MenüKapat

Ünite10: Çağdaş İslâmi Akımlar – İhya Hareketleri

XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslâm âlemi,
siyaset ve iktisat başta olmak üzere hemen hemen her
sahada bir gerileme süreci içerisine girdi. İlim ve fikir
sahasında ilk asırların dinamizmi kaybolmuş, taklitçi bir
anlayış zihinlere hâkim olmuştu. Olumsuz gidişatı
durdurmak, Müslümanları ve onların siyasal iktidarlarını
tarihteki ihtişamlı dönemlerine geri döndürmek, yani
Müslümanlığı, Müslümanları ve onların kurumlarını ihya
ve ıslah etmek için dönemin bazı ilim ve fikir adamları
siyasal ve entelektüel faaliyetler içerisine girdiler. Bazı
faaliyetler şahsi olmaktan çıktı ve 20. yüzyılda İslâm
dünyasının düşünce ve siyasetinde hayli etkili olan
organize hareketlere dönüştü. Fakat bunların hepsi aynı
özelliklere sahip değildi. Bir kısmı Müslümanlığın
geleneksel mirasına tutundu ve yenilenmeye mesafeli
durdu. Bir kısmı ise geleneği ciddi biçimde sorguladı,
hatta reddetti ve modern bir reformculuğa girişti. Bazı
akım ve hareketler ise bu iki tarz arasını bağdaştırıcı bir
çizgi geliştirdi. Söz konusu çağdaş akımlar, hareketler ve
diğer oluşumlar bu ünitemizin konularını oluşturmaktadır.

İSLÂM DÜNYASINDA İHYA HAREKETLERİ

İhyacı olarak adlandırılan şahsiyet ve hareketlerin ortak
gayesi, kitap ve sünnet çizgisinden saptığını düşündükleri
İslâm ümmetini bu sahih kaynaklara geri döndürmek,
inanç ve düşünceleri bidat ve hurafelerden temizlemekti.
Bu gaye aynı zamanda bir yenilenmeyi, tazelenmeyi
hedefliyordu. Bu yüzden ihyanın yanı sıra yenileme
anlamında tecdid terimi kullanıldı. Yine içten içe bir
düzelmeyi, bozulanları onarmayı, noksanlıkları gidermeyi
amaçlıyordu. Bu mananın karşılığı olarak da ıslah terimi
istihdam edildi.
İhya, tecdid, ıslah faaliyeti olarak bilinen veya daha
yaygın şekliyle İslâmcılık olarak isimlendirilen söz
konusu hareketi şu şekilde tarif etmek mümkündür.

Hazırlayıcı Nedenler

Avrupa merkezli batı medeniyeti, rönesans ve reform
hareketleriyle kendisini büyük ölçüde yenilemişti.
Hıristiyan dogmatizminin toplumsal, kültürel ve siyasal
alanda güç kaybetmesi, sanayi devrimini kolaylaştırmış,
bu gelişmeyle batı, teknik ve ekonomik bakımdan İslâm
dünyasına kıyasla büyük mesafeler almıştı. Bu üstünlük
karşısında Müslüman ülkeler batılı emperyal devletlerin
istilasına maruz kaldılar. 1798’de Napolyon’un Mısır’ı
işgaliyle başlayan süreç, 1852’de Hint alt kıtasının İngiliz
himayesine girmesiyle devam etti. Kuzey Afrika ülkeleri,
Fransa ve İtalya’nın işgaline maruz kaldı. 1882’de Mısır
İngilizlerin eline geçti. Osmanlı Devleti kapitülasyon
anlaşmalarıyla birçok ekonomik imtiyazı batılı güçlere
devretti. Girmiş olduğu harplerin ve Fransız İhtilali’nin
ateşlediği milliyetçilik hareketlerinin etkisiyle önemli
topraklarını kaybetti. Bu yenilgiler bir taraftan batı
emperyalizmine karşı düşmanlık doğuruyor, diğer taraftan
ise bir özeleştirinin eşlik ettiği “yeniden istikrara
kavuşmak, galip devletleri taklit etmekle mümkündür”
fikrine güç kazandırıyordu. Batıda bulunan elçilerin, aydın
ve öğrencilerin arasında beliren batı hayranlığı, bir
aşağılık duygusunu besliyor, kendine yabancılaşma
atmosferi toplumun önemli kesiminde etkisini
gösteriyordu. Başta pozitivizm olmak üzere çeşitli
Aydınlanma ideolojileri eğitimli Müslümanlar arasında
revaç bulmaktaydı. Oryantalizm ve misyonerlik
faaliyetleri Müslümanların özgüvenini ciddi olarak tehdit
etmekteydi. Onları kendi özlerinden, kültür ve
medeniyetlerinden utanır veya en azından kuşkulanır hale
getirmekteydi. Sömürge yönetimleri altında hürriyetlerini
kaybetmiş kitlelerin bu zararlı cereyanlar karşısında
direnmesi hayli zor olsa da “ ilk İslâmcılar” diye bilinen
kimi şahsiyetler, aktivist bir tavırla ilmi, kültürel ve siyasi
bir takım gayretlerin içerisine girdiler. İstiklalini
kaybetmemiş ülkelerde de benzer çabalar mevcuttu.
Çoğunlukla baskıcı yönetimlerle idare edilen bu ülkelerde
insan hakları, anayasal düzen, eğitim reformu gibi modern
meseleler, bazı baskı ve kısıtlamaları göğüslemek
pahasına tartışılmaya başlandı.

İhyacılığın/İslâmcılığın Temel Meseleleri

İslamcılığın temel meselelerini aşağıdaki gibi sıralamak
mümkündür:
“İslâm’ı hayata yeniden hakim kılma” teklifi, İslâmcı
aydınların söyleminde önemli bir yer tutmaktaydı.
Müslümanların gerilemesinin sebebi, çoğu İslâmcının
kanaatine göre İslâm’ın hakikatinden uzaklaşılmış
olmasıydı. Çözüm, gerçek İslâm’a yönelmek, yani
İslâmlaşmaktı. Bunun için öncelikle Hz. Peygamber
dönemine, diğer bir deyişle asr-ı saâdete dönmek ve temel
kaynaklara, Kur’ân ve sünnete başvurmak lazımdı.
Sonraki görev ise, asr-ı saâdetin ardından ortaya çıkmış
geleneklerin gözden geçirilmesi ve ıslah edilmesiydi.
İslâmiyet’in modern ihtiyaçları karşılayacak evrensel bir
siyasi-sosyal muhtevaya sahip olduğu fikri, İslâmcıların
sıklıkla vurguladıkları bir tez olmuştur. İslâmiyet’in
modern dünyadaki bu kapsayıcılığı, kaynağını kutsaldan
almakla birlikte akılla da kavranıp temellendirilebilir. Zira
İslâm, akla uygun bir dindir.
Müslümanlar batıyı üstün kılan ilmi, medeni ve teknik
usulleri alarak kendi toplumlarını kalkındırmak
zorundadır. Zaten batı medeniyeti bugünkü yüksek
seviyesine daha önce Müslümanlardan öğrendikleriyle
ulaşmıştır. Hz. Peygamber’in “hikmet müminin yitik
malıdır, nerede bulursa onu alır” sözü referans alınmalıdır.
Fakat bu yararlanma faaliyeti seçmeci (eklektik) bir tarzda
yapılmalıdır.

Gelenekle hesaplaşma bağlamında İslâmcılar, genel olarak
tasavvuf ve tarikatlara menfi bakmışlardır.
İslâmcılar, eğitim-öğretimin ıslahı üzerinde önemle
durmuşlardır. Onlara göre, medrese sistemini değiştirmek,
ıslah etmek, pratik hiçbir faydası olmayan veya devri
geçmiş dersler yerine günün ihtiyaçlarına cevap verecek
konuları okutmak, felsefenin ve pozitif bilimlerin tahsiline
önem vermek gerekmekteydi (Kara, 1995, s. 77).
İslâmcılara göre ittihad-ı İslâm, yani Panislâmizm adını da
verdikleri Müslümanların siyasal birliği, İslâm âleminin
geri kalmasını ve sömürgecilerin istilasını engelleyecek
tek çareydi. II. Abdülhamid bunu bir devlet politikası
haline getirdi.
Kur’ân ve sünnetin belli bir yönetim şekli ortaya
koymadığını, genel esaslar belirlemekle yetindiğini
savunan İslâmcılar, hilafet kurumunu, onu “peygamber
vekâleti” kabul eden geleneksel anlayıştan farklı olarak
“millete vekalet” şeklinde takdim ettiler.

İhyacıların/İslâmcıların Müşterek ve Farklı
Yönleri

Temel meselelerin içeriğinde İslâmcı alim ve fikir
adamlarının görüş birliği halinde olduklarını söylemek
mümkün değilse de İslâmcı kimliği teşkil eden bazı ortak
kabullerin bulunduğu kuşkusuzdur. Hemen hemen her
İslâmcı isim, İslâm dininin gelişmeye engel olmadığı, Batı
medeniyetine üstünlük sağlayan unsurların esasen
Müslümanlardan alındığı, Müslümanın sürekli çalışma
halinde olması ve güçlenmesi gerektiği, birlik ve
beraberliğin elzem olduğu gibi tezleri savunmada söz
birliği etmiş, Müslümanları tevhid prensibi temelinde saf
ve sağlam bir inanç sahibi kılmak, eğitim ve öğretimiıslah
edip taklitçiliğe savaş açmak, toplumu donuklaştıran
mevcut ahlak anlayışını değiştirerek aktif bir Müslüman
tipi ortaya çıkarmak, yeni ve kapsamlı bir cihat fikri
geliştirmek gibi ortak hedefleri benimsemiştir.
Diğer taraftan, Meselâ ihya hareketine “nereden
başlamalı” sorusuna verilen İslâmcı cevaplarda önemli
farklılıkların olduğunu görmekteyiz. Efgânî’nin bu
bağlamdaki cevabı özgürlük ve inkılâp olmuş, ömrünü
ülke ülke dolaşarak geçirmiş, gittiği yerlerde siyasal
faaliyetlere ya bizzat katılarak ya da danışmanlık yaparak
müdahale etmişti. Öğrencisi Abduh ise siyasete mesafeli
durmayı yeğlemiş, ıslahatçı bir mantıkla kurumların
iyileştirilmesi, eğitimde reforma gidilmesi, kabiliyetli
öğrenciler yetiştirilmesi, dini düşüncenin saf hale
getirilmesi, dini meselelere modern çözümler üretilmesi
türünden konular üzerine yoğunlaşmıştı. Abduh’un
öğrencisi Reşid Rıza ise hocasının ölümünden sonra onun
modernleşme yanlısı ıslahat çizgisini terkederek,
kendisine miras kalan Menâr ekolünü daha siyasal, aynı
zamanda muhafazakâr ve selefî bir çizgiye yerleştirmiştir.
İslâmcı şahsiyetlerin hangi ağırlık ve üslupta geleneği
sorguladıkları veya lâdinî mihraklara karşı reaksiyoner
olup olmadıkları, onların modernist ya da muhafazakâr
olarak değerlendirilmelerinin kıstaslarıydı. Meselâ Ahmed
Han ve Efgânî’nin ikisi de modernist ve akılcı olmasına
rağmen, Ahmed Han’ın natüralist görüşleri, Efgânî’nin
bile tahammül edemeyeceği ve reddiye yazacağı derecede
aşırı düzeylerdeydi.

Osmanlı dönemi İslâmcılarında Mustafa Sabri, Said Nursi
ve Elmalılı Hamdi’nin üçü de muhafazakâr kişiliklerdi.
Fakat ilki ictihada karşı, ikincisi ictihad yanlısı olmakla
beraber günün şartlarını elverişli bulmadığı için muhalif,
üçüncüsü ise içtihada taraftardı (Kara, 1995, s. 38–9).
Osmanlı’nın Mustafa Sabri, İskilipli Âtıf, Said Nursî gibi
muhafazakâr İslâmcıları genellikle Cumhuriyet
devrimlerine muhalif bir pozisyon almışlar; modernist
olarak vasıflanan İzmirli İsmail Hakkı, Şemseddin
Günaltay gibi isimler ise idarede önemli görevlere
getirilmişler, hatta yeni rejimin tasarruflarını savunan bir
söylem geliştirmişlerdi.

İlk İhyacılar/İslâmcılar

İhyacı/İslâmcı düşüncenin mimarları ya da öncüleri
diyebileceğimiz bazı sembol isimler:
Seyyid Ahmed Han (1817–1898): Ahmed Han, 1817’de
Delhi’de doğdu. Dini ilimler ve hukuk tahsili gördü.
İngiliz idaresi altındaki Hindistan’da uzun yıllar hâkimlik
vazifesinde bulundu. Sömürge yönetimine karşı 1857’de
başlatılan Sipahi Ayaklanması sırasında İngilizlere bağlı
kaldığı için takdir nişanına (Sir) layık görüldü. 1869’da
İngiltere’ye giderek, bulunduğu on yedi ay süresinde
İngiliz üniversite teşkilatını inceledi. Ülkesine dönüşünde
Tehzîbü’l-Ahlâk adıyla aylık bir gazete çıkararak
Müslümanları Batı kültürüne ve İngiliz hükümetine
ısındırmak için çaba gösterdi; din ile dünya işlerinin
birbirinden ayrılması ve dinin her işe karıştırılmaması
gerektiğini savundu. 1877’de Aligarh’da bir kolej kurdu.
Bu kurum onun ölümünden sonra 1920’de üniversiteye
dönüştü. 1886’da Müslümanları eğitim ve siyaset
sahalarında aydınlatmak için İslâm Eğitim Konferansı’nı
başlattı. Hayatının sonlarına doğru İngilizlerden “sör” ve
“şovalye” ünvanları alan Ahmed Han 1898’de Aligarh’da
öldü.

Cemâleddin Efgânî (1838–1897): Azerî, Fars veya Afgan
kökenli olduğu hakkında iddialar bulunan Cemâleddin
Efgânî, on sekiz yaşına kadar Kabil’de bulunmuştur.
Afganistan’ın meşhur âlimlerinden dil, tarih, din, felsefe
ve siyaset alanında dersler aldı. Daha sonra İngiliz
idaresindeki Hindistan’a geçti. Orada Avrupa bilim ve
edebiyatıyla tanıştı. Sonraki hayatında birçok ülkeyi
dolaştı. Bazıları birkaç defa olmak üzere Hicaz’a, İran’a,
Hindistan’a, Mısır’a, İstanbul’a, Londra’ya, Paris’e,
Rusya’ya seyahatler yaptı. Efgânî’nin ıslahat programında
İslâm birliği fikrinin çok önemli bir yeri vardı. Ona göre
bu birliğin başında mutlaka bir halife bulunmalıdır. Ancak
yönetim, ümmetin katılımı ve meşveret usulü ile
yürütülmelidir. Batının körü körüne taklidi Efgânî’ye göre
asla çözüm değildir. Ancak batı, güç ve hâkimiyetin
sırlarını keşfetmiş ve bunları yerli yerinde kullanarak
ilerlemiştir.

Muhammed Abduh (1849–1905): Mısırlı bir Türkmen
ailesine mensup olan Muhammed Abduh, Tanta’da
başladığı tahsil hayatını Kahire’de sürdürdü. O sırada
Mısır’da bulunan Efgânî ile tanıştı; ondan matematik,
felsefe ve kelam dersleri aldı. Bundan sona hocasının
yönlendirmesiyle sosyal ve siyasal konularla ilgilenmeye
başladı. Bu arada el-Ezher’de hocalık yaptı, gazetelerde
yazdı. Urâbî Paşa’nın İngiliz sömürgeciliğine karşı
başlattığı direniş hareketini desteklediğinden dolayı
sürgün cezasına çarptırılarak Beyrut’a gönderildi. 1883
sonlarında Efgânî’nin daveti üzerine Paris’e giderek
elUrvetü’l-Vüskâ dergisini çıkardı. Dergi kapatılınca, Mısır
ve İslâm dünyasının kısa vadeli gayretlerle
kurtarılamayacağı kanaati pekişti ve Efgânî’den farklı bir
yol izlemeye karar verdi.

Mustafa Sabri Efendi (1869–1954): Tokat doğumlu olan
Mustafa Sabri Efendi, ilmi kariyerinde Süleymaniye
Medresesi’nde hadis müderrisliğine kadar yükseldi. İslâm
İlimleri Cemiyeti’nin reisliğini yaptı. Önce Mısır’a giden
Mustafa Sabri Efendi, daha sonra geçtiği ve bir süre
ikamet ettiği Gümülcine’de çıkardığı Yarın dergisinde
İslâm dünyasındaki batılılaşma hareketini tenkit etti.
Kahire’de bu söylemini devam ettirdi. BaştanMuhammed
Abduh ve Reşid Rıza olmak üzere Ferid Vecdî, Merâğî,
Muhammed Heykel, Ali Abdürrâzık gibi bazı Mısırlı âlim
ve aydınları, İslâm dinini batı düşüncesi ve değerlerine
göre yorumladıkları için ağır bir dille eleştirdi. Tecdîd
hareketlerinde ölçünün kaçtığı inancındaydı. Modern
çözümler sunan fetvalara, akılcılık adına hissi mucizeleri
inkâr eden yaklaşımlara reddiyeler yazmaktan geri
kalmadı. Mustafa Sabri Efendi, özellikle Mısır döneminde,
modern motifler taşıyan ve Abduh’la sembolleşen İslâmcı
ekolün karşısında, modernizm karşıtı (antimodernist) –
muhafazakâr bir İslâmcı ekolün kurucu ismi oldu. Düzceli
Zâhid Kevserî (ö. 1951), Lübnanlı Yusuf Nebhânî (ö.
1932), son dönemde Suriyeliâlim Abdülfettah Ebû Ğudde
(ö. 1997) bu ekolün önemli isimleri oldular.

Osmanlı İslamcılığı ve Sonrası

Mustafa Sabri’nin de mensubu olduğu Osmanlı İslâmcılık
hareketi, ittihad-ı İslâm adı altında 1870’li yıllardan
itibaren Osmanlı devletinin hakim siyasi düşüncesi oldu.
İslamcı olarak bilinen münevverler bu ilk yıllarda siyasette
katılımcılığı savunan düşüncelerini II. Abdülhamid’in
monarşik yönetimi altında açıklama imkanı bulamadılar.
İktidara muhalif bir grup oluşturarak meşrutiyet yanlısı
faaliyetler içerisinde oldular. Fikir hareketi olarak
İslâmcılık Osmanlı ülkesinde esasen II. Meşrutiyet
sonrasında Sırât-ı Müstakîm dergisinin 14 Ağustos
1908’de yayın dünyasına girişiyle başlatılmaktadır. Sırât-ı
Müstakîm’den sonra Sebîlürreşâd, Beyânü’l-Hak, İslâm
Mecmuası, Volkan gibi dergilerde kümelenen Said Halim
Paşa, Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Şeyhülİslâm Mûsâ
Kâzım, Babanzâde Ahmed Naim, Seyyid Bey, Mehmet
Ali Aynî, Mehmed Akif, Said Nursî, Elmalılı Hamdi,
Aksekili Ahmed Hamdi, Mehmed Şemseddin (Günaltay)
gibi isimler tarafından başlatılıp geliştirildi. İktidardaki
İttihad ve Terakkî partisinin Türk milliyetçisi bir çizgiye
kayması, İslâmcı gruptan ayrılan Türkçü bir ekibin
1911’de Türk Yurdu dergisini çıkarması, Müslüman
Arnavut ve Arap unsurların Osmanlı hükümetine baş
kaldırması gibi gelişmeler sonucunda ve I. Dünya
Savaşı’nda alınan ağır yenilgi ve toprak kayıpları
sonrasında İslâmcılığın 1920’lere gelindiğinde en azından
siyasi alanda pek bir ağırlığı kalmamıştı. Fakat
İslâmcıların büyük bölümü Milli Mücadele’ye destek
verdi. Birçoğu ilk meclise mebus oldu. Cumhuriyete sıcak
baktılar. İçlerinde saltanatın ve hilafetin kaldırılmasına
destek verenler çıktı.

Laik devrimlerle beraber Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni
ideolojisinin yerleşmesi sonrasında İslâmcılar farklı
tutum ve tavırlar geliştirdiler. Yeni oluşan
maarif ve hukuk kurumlarında, siyasi organlarda ve dini
idarede görev alarak uzlaşan İslâmcılar az sayıda değildi.
Bunlar dışında Mustafa Sabri gibi muhalifler yurtdışında
kalmayı tercih etti. Elmalılı Hamdi (1878–1942) gibiler
ise uzlete çekilerek mesailerini ilmi çalışmalara hasrettiler.
Said Nursî (1878–1960) ve Süleyman Hilmi (1888–1959)
gibi isimler de bazen aktif bazen pasif tarzda cemaatleşme
gayreti içinde oldular.

GÜNÜMÜZ İSLÂM DÜNYASINDA ANA DİNİ
AKIMLAR

Günümüz İslâm dünyasının üç büyük akımı olan
gelenekçilik, ıslahatçılık ve modernizm başlıkları altında
açıklanabilir.
Gelenekçi Oluşumlar
Selefî Geleneğe Yaslanan Oluşumlar ve Vehhâbîlik
Hareketi: Hz. Peygamber’in bir hadisinde en hayırlı
nesiller olarak belirtilen, sahâbe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn
neslinin, yani selef’in (kelime anlamıyla ‘öncekiler’in)
anlamış ve yaşamış olduğu şekilde İslâmiyet’i anlamak ve
yaşamak hedefi, selefi akıma ismini veren asıl motiftir.
Dolayısıyla halef’in, yani sonraki nesillerin, Kur’ân ve
sünnetten uzaklaşarak aklileşmiş dini metotları, doğrudan
naslara başvurmak yerine itikadi ve fıkhi mezhep
kurucularına tabi olmaları, hadislere dayalı zühd ve takva
hayatını yaşamak yerine tarikat öğretileriyle bütünleşmiş
dini hayatları, Selefi akımca bid’at ve dalalet olarak
vasıflanmaktadır.

Vehhabiyye: Günümüzde genellikle selefi olmayanlar
tarafından selefi akımlar için kullanılmakta olan meşhur
bir adlandırmadır. İslâmiyet’in ilk asrına kadar tarihi
geriye giden Ehl-i Hadis geleneği üzerine Vehhabiliği
tesis eden kişi Muhammed b. Abdülvehhab’tır (1703
1792). Arabistan’ın Necd bölgesindeki Uyeyne’de, şehrin
Hanbelî kadısının oğlu olarak dünyaya gelen İbn
Abdülvehhâb, Mekke ve Medine’deki tahsilinden sonra
memleketine döndü ve önce Hureymilâ’da, daha sonra
Uyeyne’de fikirlerini yaymaya, onları kitaplaştırmaya
başladı.

Medrese Geleneğine Yaslanan Oluşumlar

Diyobendiye: cemaatin kökeni 1866’da Delhi’nin 150
km. kuzeyindeki Diyobend kasabasında Muhammed
Kâsım Nânevtevî ve Reşid Ahmed Gangûhî tarafından
kurulan Diyobend Dârülulûmu’dur. 1857’deki Sipahi
ayaklanmasında İngiliz sömürgeciliğinden büyük yara
alan Müslümanların eğitimine ağırlık verilmesi gerektiğini
düşünen bir grup alimin öncülüğünde başlatılan ve Hint alt
kıtasının neredeyse tamamına yayılan, ayrıca diğer Asya
ve Uzakdoğu Müslümanları tarafından da örnek alınan bu
medrese hareketi, Ehl-i Sünnet esasları ve Hanefî fıkhına
göre öğretimi esas almıştır. Eğitim öğretim yanında
Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinde önemli rol
oynamış, İngilizlerle işbirliği yapmamış, bazen aktif bazen
pasif tarzda bir direniş ortaya koymuş, Osmanlı hilafetini
tanıyarak Osmanlı’nın ayakta kalma davasını her alanda
savunmuştur.

Cemaat-i Tebliğ: Kökeni Diyobendîliğe dayanan ve
bugün küresel çapta faaliyetleri olan bir cemaattir.
1926’da Delhi’nin güneybatısındaki Mevat’ta cemaati
kuran Mevlâna Muhammed İlyas Kandehlevî, Diyobend
Dârülulûmu mezunudur. Medrese faaliyetlerini halkın
ıslahı için yeterli görmeyen Mevlâna İlyas ve oğlu
Mevlâna Yusuf, bugün cemaat mensuplarının bütün
dünyada uyguladıkları tebliğ yöntemlerini
geliştirmişlerdir.

Tâlibân: öğrenci anlamındaki tâlib sözcüğünün
çoğuludur ve Pakistan ile Afganistan’daki geleneksel
Diyobend medreselerinde dini eğitim gören öğrencilere
verilen isimdir. 1979 Sovyet işgaline karşı başlatılan sıcak
mücadelede yer alan ve büyük yararlılıklar gösteren
medrese öğrencileri, Sovyet ordusunun 1988’de
çekilmesinden sonra medreselerine dönmüşlerdi. Fakat
işgalden sonra Müslüman gruplar arasında baş gösteren iç
savaş Afganistan’ı istikrarsızlaştırınca, Tâliban
medreseden çıktı ve örgütlenip silahlanarak 1995 yılından
itibaren ülkenin büyük bölümünü ele geçirdi. 11 Eylül
2001 New York saldırılarından sorumlu tutulduğu için
ABD ve NATO tarafından bertaraf edilen Tâlibân, tekrar
toparlanarak sadece Afganistan’da değil, Pakistan’ın
kuzeyindeki Serhad eyaletinde hem askeri alanda hem de
halk tabanında önemli bir gücü elinde tutmayı
sürdürmektedir.

Tarikat Geleneğine Yaslanan Oluşumlar

Birelviye: Cemaat adını, kurucusu olan Ahmed Rıza Han
Birelvî’den (1856–1821) almaktadır. Bu cemaatte de
Diyobendiye’de olduğu gibi medrese-tarikat birlikteliği
mevcuttur. Farklılık şu ki, Diyobendî düşüncede medrese
geleneği baskın iken Birelviye’de tarikat geleneği
baskındır. Ahmed Rıza Han 1877’de Kâdirî şeyhi
Mârhervî’ye intisap ett. İleriki yıllarda da başka
meşâyihten Çiştiye, Sühreverdiye ve Nakşibendiye için el
alarak tarikat adabını öğrendi.

Islahatçı Oluşumlar

Islahat, genel olarak herhangi bir kurumda, usulde ya da
devlet düzeninde eskimiş, bozulmuş ya da aksayan yanları
düzeltmek, iyileştirmek, eksiklikleri tamamlamak,
bozulanları onarmak manasına gelmektedir. Islahatçılar
bozulmayı İslâmiyet’in kendisinde aramazlar. Bozulma,
Müslümanların din algısında, yaşantılarında, dini
kurumlarda, eğitim müesseselerinde, devlet düzeninde,
kısacası cemiyette, siyasette ve düşüncede olmuştur.
Islahatçı bunları düzeltmeye çalışır. Düzelmeyecek
durumdaysa radikal bir tavır sergileyerek yıkıp doğrusunu
inşa etmeyi dener. Bozulmada yanlış geleneklerin de rolü
olduğu düşünüldüğü için, düzeltme ve inşa hareketinde
geleneğe saygı duymaya, onu korumaya öncelik verilmez.
Fakat pratik bir fayda görülmediği için derin bir gelenek
sorgulamasına da gidilmez.

Kültürel Islahatçılık

Kültürel ıslahatçı oluşumlar daha çok insan unsuru
üzerine odaklanan ve tabandan tavana doğru bir ıslahat
programı öngören hareketlerdir. Eğitim öğretim, basınyayın,
sivil toplum ve insani yardım kuruluşları,
işadamları örgütleri, kültürel faaliyet yürüten dernek ve
vakıflar, öğrenci teşkilatları gibi organlar vasıtasıyla halk
tabanına ulaşıp seslerini duyurmaktadırlar. Kültürel
Islahatçılığın önemli alimlerinden biri Said Nursî (1873–
1960)’dir. Hayatının ilk döneminde anayasa ve özgürlük
hareketlerini desteklemiş, bu yüzden padişahla ters
düşmüş, çeşitli siyasal partilerde görevler almış bir İslâmcı
Osmanlı âlimiydi. Cumhuriyet’ten sonraki, kendi
ifadesiyle ‘Yeni Said’ döneminde ise siyasetten uzaklaştı
ve kendisini ilmi-kültürel çalışmalara adadı. Yeni rejimle
bazı konularda görüş ayrılığı içinde olması dolayısıyla
zorunlu ikamete tabi tutulduğu yerlerde, Nur Risaleleri adı
verilen kitaplarını yazmaya başladı. Bu eserlerinde dini
konuları, modern sorunları da dikkate alarak ele aldı.
Özellikle gençleri etkileyen çağdaş ideolojilerden
kaynaklanan imanî problemlere çözümler üretmeye çalıştı.
Bu bağlamda pozitif bilimlerin verilerinden geniş ölçüde
faydalandı.

Siyasal Islahatçılık

Siyasal İslâmcılık nitelemesiyle de karşılanan siyasal
ıslahatçılık, kültürel ıslahatçılığın aksine tavandan tabana
doğru bir ıslahat programı öngörmektedir. Bu çizgideki
oluşumlar, kültürel ıslahatçıların kullandıkları organların
yanı sıra, sendikalar, siyasal partiler veya işgale karşı
direniş örgütleri şeklindeki kurumları da devreye sokarak
iktidar talebinde bulunmaktadırlar. Siyasal ıslahatçı
hareketlerin önemli bir bölümü, yasal yollardan ve uzun
süreli bir siyasi mücadeleyi programlamış, bu süreçte
şiddet metotlarına başvurmamayı ilke edinmiştir. Bu çeşit
hareketlerin en köklüsü ve en büyüğü kuşkusuz Arap
ülkelerindeki İhvân-ı Müslimîn hareketidir.

Cemaat-i İslâmî: Hareket, Hint alt kıtasında İhvân-ı
Müslimîn’in muadili sayılabilir. Esas mesleği gazetecilik
olan fakat dini ilimlerde ihtisası bulunan ve dilimize
çevrilmiş çok sayıdaki eseriyle Türkiye’de tanınan
Ebû’lA’lânMevdûdî (1903–1979), Cemaat-i İslâmî adını verdiği
teşkilatı Lahor’da 1941 yılında kurdu. Teşkilatın gayesi,
Hindistan’dan ayrı, tamamen Müslümanların yönetiminde,
İslâm âlemine ve tüm dünyaya örnek olacak bir İslâm
devleti kurmaktı. Pakistan’ın 1956’daki ilk anayasasında
“İslâmi temellere dayanan bir toplum oluşturmayı ve
mevcut bütün kanunları Kur’ân ve sünnet ışığından
düzenlemeyi” esas alan maddelere yer verilmesi büyük
ölçüde Cemaat-i İslâmî’nin bir eseriydi.

Seyyid Kutub (1906–1966): radikal siyasal İslâmcılığın
sembol ismi olarak hatırlanmaktadır. Kahire’de yüksek
öğretmen okulundan mezuniyetinden sonra çeşitli edebiyat
dergilerinde yazdığı şiir, hikaye ve romanlarıyla
tanınmaya başlayan Kutub, hayatının ilk döneminde daha
çok sol kesimlerle irtibattaydı. Eğitim araştırmaları
yapmak için gönderildiği ABD’de fikri değişim yaşadı ve
batılı ideolojilere cephe aldı. 1953 yılında İhvân-ı
Müslimîn’e katıldı ve teşkilatın yayın dairesi başkanlığını
üstlendi. 1954’de Mısır devlet başkanı Abdünnâsır’a karşı
başarısız suikast girişiminden sorumlu tutulan İhvân
yöneticileriyle birlikte tutuklandı ve on yıl hapis yattı. Bu
sürede meşhur tefsiri Fî Zılâli’l-Kur’ân’ı yazmaya başladı.
1964’deki tahliyesinden sonra kaleme aldığı Yoldaki
İşaretler (Me’âlim fî’t-Tarîk) adlın radikal İslâmcılığın
rehber kitabı sayılan eserindeki fikirlerinden dolayı ve
İhvân’ı canlandırma faaliyeti suçlamasıyla 1965’de tekrar
tutuklandı ve idam cezasına çarptırıldı. Ceza, İslâm
dünyasından gelen yoğun tepkilere rağmen1966
Ağustos’unda infaz edildi.

Modernist Oluşumlar

Batı’da Modernizm ana hatlarıyla XIX. Yüzyılın ikinci
yarısında ve XX. yüzyılın ilk çeyreğinde hüküm
sürmüştür. Dayandığı temel düşünce, geleneksel
kurumların, sanatın, edebiyatın vs. artık zamanlarının
dolduğunu, bu nedenle bunları terk ederek çağdaş
değerlere uygun yeni bir kültür ve anlayışın geliştirilmesi
gerektiğidir. Modernizm, ticaretten felsefeye her şeyin
sorgulanmasının gerekliliğini savunur. İslâm
modernizmini, yahut İslâmda çağdaşlaşmayı bu açıklama
bağlamında tanımlayıp anlamak gerekir.
Metinselci Modernizm: Temel kaynak olarak Kur’ân’a
yapılan söz konusu güçlü vurgu, Kur’ân İslâmcılığı,
Kur’ân’a Dönüşçülük, Kur’âniyye (Kur’ânizm) gibi
isimlerle adlandırıldı.

Tarihselci Modernizm: İslâm modernizmi içindeki diğer
bir ekol ise, metinselci modernizmi “Kur’ân’ın indiği
tarihsel şartları” görmezden gelerek güncelleştirme
işlemini yaptıkları için eleştirmektedir.
Fazlurrahman (1919–1988), geleneksel medrese tahsili
ve hafızlıktan sonra Pencap Üniversitesi Arap Dili
bölümünden mezun oldu. Doktorasını Oxford
Üniversitesi’ne İbn Sina felsefesi üzerine yaptı. Durham,
Mc Gill ve en son Chicago üniversitelerinde çalıştı.
1961’de Pakistan hükümetinin davetiyle Karaçi İslâm
Araştırmaları Enstitüsü’nde misafir profesör olarak ders
verdi. Sonra bu kurumun müdürlüğüne atandı. 1968’e
kadarki bu sürede yirmiden fazla makale ve iki kitap
çıkardı. İslâm adlı eserinde İslâm düşünce tarihiyle adeta
hesaplaşıyordu.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!