MenüKapat

Ünite 9: Tarih Düşüncesi – Birûni – İbn Miskeveyh – İbn Haldun

Tarih düşüncesi tarihte olan olayları sebep-sonuç ilişkileri
içerisinde aklî olarak açıklamayı hedefler. Tarihi hadiseleri
tesadüfî olaylar akışı yerine rasyonel bir şekilde açıklamaya
çalışır. Siyasi örgütlenmelerin ortaya çıkışını,
tarihteki büyük değişikliklerin ortaya çıkışını, devletler ile
medeniyetlerin nasıl ve niçin yükselip düştüklerini, farklı
yaşam biçimlerini, bunların devletin gücüyle ilişkisini,
üretim biçimlerini, toplumda adalet ve mutluluğun nasıl
gerçekleşeceğini açıklamaya çalışır.

Birûni

İslâm’da tarih düşüncesinin önemli isimleri arasında
saymamız gereken ilk kişi Ebü’r-Reyhân Muhammed b.
Ahmed el-Bîrûnîdir (ö. 453/1061 [?]). Kendisi Astronomi,
matematik, fizik, tıp, coğrafya, tarih ve dinler tarihi başta
olmak üzere çeşitli alanlarda önemli eserler vermiştir.
Bîrûnî, Ebû Bekir er-Râzî’nin klinik gözlem ve deneye
dayalı tecrübî yaklaşımını kendisine daha yakın bulmuştur.
Birunî’nin gözlem, deney ve ilmi objektifliğe verdiği önem
onun tarih anlayışında da etkili olmuştur.

Kendisi Hârizmce, Soğdca, Arapça, Farsça, Grekçe,
İbranî’ce, Süryânîce ve Sanskritçe bilmekteydi. Yaşam
tecrübesi bakımından Bîrûnî’nin Hindistan’la, diğer din ve
kültürlerle ilgisi de önemlidir. Bîrûnî çok çeşitli dinler ve
felsefelerle mukayeseli olarak uğraşmıştır. Grek, İran ve
Hint kültürlerinin belli başlı klasiklerini derinden incelemiş
ve çeşitli pozitif bilim dallarında çağının standartlarının çok
üstünde bir bilgi seviyesine ulaşmıştır.

Bîrûnî el-Âsârü’l-bâkiye ani’l-kurûni’l-hâliye isimli
eserinde geçmiş olayları sadece bir kronoloji biçiminde
değil, toplum yapıları, dinsel inançlar ve uygarlık açısından
da inceler. Yine Gazneli Mahmud’un seferi sırasında
yazdığı Tahkîk mâ li’1-Hind adlı eserinde bambaşka bir dinî
atmosferi ve kültür âlemini tanıma gayreti içine girmiştir.
Eser antropolojik bir yaklaşıma sahip olup açık seçik bir
yöntemi vardır. Grek dini ve felsefeleri, Hristiyan
mezhepleri, Maniheizm ve Hinduizm arasında mukayeseler
yapar ve ilmî objektifliğini sürekli korur.

Bîrûnî tarihsel olayları birleştirerek yorumlamış,
sentezlemiş ve aktarılan tarihsel bilginin bizzat kendisini
eleştirmiştir. Farklı kaynaklardan gelen haberleri
birbirleriyle mukayese ederek yanlış olanı tespit etmiştir.
Bîrûnî haberleri kendi dönemindeki akıl ve bilimin verileri
çerçevesinde inceler. İbn Haldun’u önceleyecek bir şekilde,
evrende belirli yasaların bulunduğuna inanır.

Hint medeniyetinin düşüşünü gören Bîrûnî milletlerin ve
medeniyetlerin yükseliş ve düşüş sürecini analiz eder. Ona
göre bu süreç bir düzen içerisinde olur. Tarih yasalar
çerçevesinde döngüsel olarak işler. İnsanlarda olduğu gibi
milletlerin de başına yokoluşa benzer haller gelir. Durum
böylece devam eder. Bîrûnî’ye göre tüm milletler için bu
yükseliş ve düşüş süreci döngüseldir.

Bîrûnî’nin tarih düşüncesinin köşe taşlarını özetleyecek
olursak:

1. Bîrûnî geleneksel rivayetçi tarih anlayışından
farklılaşarak tarihi aklî bir birikim ve çerçeve içinde
anlar.
2. Tarihsel rivayetleri eleştirmeyi metodik olarak
kullanır.
3. Birikimin arka planı olarak İslâm kültüründen, Hint
medeniyetinden, Yunan Felsefe geleneğinden ve
bunların İslâm dünyasındaki temsilcisi olan Farabi’den
istifade etmiştir.
4. Yöntem olarak mukayeseli tarih anlayışını kullanır.
Mukayese sürecinde gözlemlerine başvurur.

İbn Miskeveyh

Tarih, felsefe, matematik ve tıp alanlarında eser vermiştir.
Ahlâk felsefesinde öncü olup kendisinden sonraki
Müslüman ahlâkçıları etkilemiştir.
İbn Miskeveyh’e göre tarih sadece rivayetleri nakletmek
değildir. Aynı zamanda yorumdur. Tarihçi sadece olayların
tasviriyle yetinmemeli; lakin felsefi bir görüşle, onları hali
hazırdaki sebepleri olan beşeri menfaatler çerçevesinde
yorumlamalıdır. Tarih sadece durağan ve birbirlerinden
koparılmış olayların kaydedilmesi ve toplanılması değildir.
O doğadan farklı olarak insanın aklının, ruhunun ve medeni
ve kültürel birikiminin de devrede olması sebebiyle
dinamik bir süreçtir.

İbn Miskeveyh’e göre tabiatta olduğu gibi tarihte de
tesadüfe yer yoktur (Bedevi, 1990, s. 97). Tarihteki olaylar
belli sebep-sonuç ilişkileri içerisinde anlaşılıp açıklanabilir.
Tarih milletlerin sebepler zincirine dayanan belgesidir. Bir
belge yorumlanırken devrin ahlâk, iktisat ve toplum
psikolojisiyle ilişkileri kurulmalıdır. Tarihî olaylar
birbirinin benzeri olarak tekerrür eder; benzer sebepler
benzer sonuçlar doğurur. Ancak bu görüş, İbn
Miskeveyh’in determinist bir tarih anlayışı sergilediği
anlamına gelmez.
Ona göre tarih, esas anlamını insan zihninden aldığı için
insan zihninin gelişimine ve değişimine paralel biçimde
değişken ve hareketlidir. İbn Miskeveyh’in tarih yazımı ile
ilgili önemli bir dipnot da şudur: Tecâribü’l-ümem’de Hz.
Muhammed dâhil hiçbir peygamberin tarihine yer vermez.

İbn Haldun

İbn Haldun 1 Ramazan 732’de (27 Mayıs 1332) Tunus’ta
doğdu.
Yetiştiği siyasî ve içtimaî ortam İbn Haldun’un ilmî
kişiliğinin oluşması bakımından büyük önem taşır.
Devletin en üst kademelerinde bulunma hırsı takibata
uğramasına, sürgün ve hapsedilmesine sebep olmuştur.
Sıkıntılı bazı dönemleri olmakla birlikte çoğunlukla saray
ve konaklarda refah içinde itibarlı bir hayat sürmüştür.

Diğer taraftan sık sık kabileler arasında gözlemlerde
bulunarak bedevî kabile hayatını yakından tanımıştır. Ünlü
Mukaddime’sini, tarih düşüncesine dair görüşlerini ve
umran ilmini böyle bir bilgi ve deney birikimiyle yazmıştır.
İbn Haldun’un tarih anlayışının, “zahirî görünüşü itibariyle
eski zamanlardan, devletlerden ve önceki çağlarda
meydana gelen olaylardan haber vermekten daha fazla bir
şey” olmadığını söylediği klasik tarih anlayışından
farklılaştığını dikkatle vurgulamamız gerekmektedir. Onun
gözünde tarih ilmi, sadece olayların kaydedilip
aktarılmasından ve rivayet edilmesinden ibaret olmayıp,
artık teorik ve kavramsal bir çalışmaya dönüşmüştür.
İbn Haldun’a göre tarih, sadece geçmiş zaman içerisinde
olan olayların dış görünüşleriyle tasvir edip anlatmak
olmamalıdır. Hâlbuki tarih aynı zamanda, iç sebepleri
bakımından “tarih; düşünmek, hakikati araştırmak ve
olayların sebeplerini bulup ortaya çıkarmaktır. Olan
şeylerin ilkeleri incedir, hadiselerin keyfiyet ve sebepleri
hakkındaki bilgi derindir. İşte bunun için tarih asil ve
hikmette soylu bir ilimdir.

İbn Haldun’un yeni oluşturduğu tarih anlayışı taklitçi ve
asalak tarihçiler diye betimlediği diğer bir grup tarihçiyi
eleştirisinde de kendini gösterir. İbn Haldun’a göre
“Ümranın bir takım tabiatları vardır. Haberlerin buna
uygun olup olmadığı araştırılıp ayırt edilmelidir”.
Yeni tarih anlayışı ve buna bağlı olarak ümran ilmi rivayet
aktarımı olmaktan ziyade aklî, hikemi yani felsefi bir
disiplin olarak kurulmaktadır. Toplumun değişim doğasının
bulunduğu ve bu değişim hallerinin bedevi-medeni,
asabiyet, mülk, ümran gibi teorik kavramlar etrafında
açıklanabileceği iddiası sergilenmektedir.

İbn Haldun Mukaddime isimli eserinde, her şeyden önce
ümran olarak isimlendirdiği yeni bir ilim ve perspektif inşa
eder. Ümran ilmi her ne kadar kelâm, fıkıh, siyaset
felsefesi, İran nasihatname geleneği gibi farklı
disiplinlerden istifade ederek oluşturulsa da,
vurgulamalarından anlaşıldığı üzere temelde tarih
disiplinin bir uzantısı şeklindedir.

Bu ilim, âlemin ümranından ibaret olan insan toplumunu ve
ona tabiatı gereği arız olan halleri, bu hallerin zorunlu
sonuçlarından ibaret olan tarihi ve tarihin hakikatini konu
edinmektedir. Ümran ilminin amacı, insanları taklitten
kurtarıp daha önce olmuş bitmiş olanla daha sonra olacak
olanın anlaşılması konusunda bir bakış açısı
kazandırmaktır.

Bu bilim toplumun zorunlu hallerini ele alır. Böylece
insanın tarih içinde toplumsal varlık oluşunu ve toplumsal
değişimi inceleme konusu yapar. İbn Haldûn’un “insanın
alışkanlıklarının onun ikinci tabiatı olması” sözünde de
işaret ettiği üzere, sosyal ve siyasî yapılara paralel olarak
insan tabiatının da değişime uğradığını belirtir.
İbn Haldun iki tür varlık alanından bahseder. Birincisi
unsurlar âlemidir. Bu alanı araştırmak fiziğin ve kısmende
metafiziğin görevidir. İkincisi ise havadis yani olaylar
âlemidir. Yani tarihte ve bugün ortaya çıkan topluluklar,
insanların ihtiyaçlarını giderme yolları, siyasal yönetimler,
bunların yükseliş ve düşüşleri, şehirler, şehirlerde üretilen
zanaat ve sanatlar, ilimler ve benzeri bir çok konu havadis
alemini oluşturmaktadır. İnsan akıl ve irade sahibi olması
sebebiyle unsurlar âleminden ayrılır.

İnsanların birlikte yaşama özelliğinden asabiyet, mülk,
devlet, bedevi ile şehirli yaşam, kazanç, geçim yolları,
sanaatlar, ilimler gibi birçok olgu ortaya çıkar. İbn Haldun
siyasal organisazyonların sona ermesiyle belli insan
toplulukların meydana getirdiği ümranın yok olduğunu
tespit eder. Ümran akıl ve irade varlığı insanın bir üretimi
ve eseridir. Ümranın ahvalinin değişmesiyle tarihîtoplumsal varlık da değişime uğrar.
İbn Haldun ümran ilminin konusu olan tarihî-toplumsal
alanını doğal varlık alanından tamamen ayrı olduğunun
farkındadır. Bu ayrım birincisinin itibarî oluşundan
kaynaklanır. Bu alanının asabiyet, mülk, güç gibi temel
unsurları insanların kabullerine dayanmaktadır. Fakat
insanların kabulleriyle ümranın halleri var olduktan sonra
doğadaki varlıklar gibi sürekli geçerli hale gelirler. Geriye
dönüş de mümkün değildir. Oluşan siyasi ve sosyal yapılar
insanlara kendilerini zorunlu olarak kabul ettirirler. İnsanın
doğal hali ve bu haldeki özgürlük ile sonradan kazanılmış
tabiatlar ve bunların ortaya çıkarmış olduğu sınırlanmışlık
arasında bir çatışma halinin bulunduğunu da İbn Haldun
tespit eder.

Rivayetçi tarihçi ile umran ilmine sahip tarihçi arasında
ayrım yapar:

 Rivayetçi tarihçi rivayetleri tahkik etmeden
aktarır. Tarihi olaylarda sebep sonuç ilişkisi
kurmaz. Tarihi rivayet ilimleri içerisinde ele alır.
Tarihi olayları tikel olarak ele alır, ilkeleri
soruşturmaz.
 Umran ilmine sahip tarihçi rivayetleri umran ilmi
zemininde tahkik eder. Tarihi olaylar arasında
sebep sonuç ilişkisi kurar. Tarihi Hikemi ilimler
arasında değerlendirir. Tarihi olaylardaki genel
ilkeleri tespit etmeye çalışır.

İbn Haldun insanların hayvani bir yönünün bulunduğunu ve
birbirlerine zarar verdiklerini, aralarında çatışma halinin
bulunabildiğini, bundan dolayı da bir otoriteye ihtiyaç
duyduklarını belirtir.
İbn Haldun göre İnsanların toplum halinde yaşam formları
ise temelde bedevi (göçebe) ve hadarî (yerleşik şehirli)
olmak üzere iki çeşittir. Onun ayırımının temelini
insanların ihtiyaçları ve bu ihtiyaçları karşılama biçim ve
yöntemleri oluşturur.
İbn Haldun fıkıh literatüründen de istifade ederek insanların
ihtiyaçlarını üçe ayırır. Bunlar 1) zarurî, 2) hâcî ve 3)
kemali ihtiyaçlardır.

İbn Haldun’un İhtiyaçlar Şeması yukarıdan aşağıya şu
şekildedir;

 Kemali ihtiyaçlar
 Haci ihtiyaçlar
 Zaruri ihtiyaçlar.

Bedevî yaşam temelde tabiatın sunduğu imkânlara dayanır.
Göçebeler doğanın verdikleri üzerinde hemen hemen hiçbir
işlem yapmadan ihtiyaçlarını giderirler. İbn Haldun’a göre
göçebelik insanların birlikte yaşama biçimlerinin ilk ve
öncelikli şeklidir.

İbn Haldun’un en özgün katkılarından birisi insanların
temel yaşam biçimleriyle onların karakterleri arasındaki
ilişkiyi gözlemleyip kavramsallaştırmasıdır. Göçebelikle
hayat mücadelesi çift yönlü olarak gerçekleşir: İlki yiyecek,
içecek gibi insanın zorunlu biyolojik ihtiyaçlarının temini;
ikincisi ise dış tehditler ile düşmanlardan korunma yani
güvenlik.

İhtiyaçlarını karşılamalarına bağlı olarak oluşan yaşam
şartlarının göçebelerde oluşturduğu temel özellikler
şunlardır:

1. Özgürlüğe düşkünlük,
2. Güçlü asabiyet,
3. Doğal ve dayanıklı olmaları
4. İşlerini kendileri görmeleri,
5. Cesaret,
6. İyiliğe daha meyyal olmaları.
Şehirlilerin temel özellikleri ise şunlardır:
1. Bağımlılık ve sınırlanmışlık,
2. Zayıf asabiyet,
3. Rahat yaşama alışmışlık, kırılganlık ve tembellik
4. İş bölümü ve uzmanlık,
5. Korkaklık,
6. İyiliklere duyarsızlık.

Göçebeler sadece zorunlu ihtiyaçları düşünürken yerleşik
kültüre geçenler, giyim için elbise, ikamet için ev gibi hacî
ihtiyaçlara da yönelirler. Bu noktada üretkenliği arttırmak
için iş bölümü zorunludur.
İbn Haldun şehirlere hâkim olan siyasal yönetim
biçimlerinin de insanlar üzerinde kalıcı huy değişikliklerine
neden olduğunu belirtir. İbn Haldun yöneticilerden
kaynaklanan zulümleri ise istisna görür.
İbn Haldun insanları toplum halinde yaşayışlarını,
devletlerin yükseliş ve düşüşlerini dolayısıyla da tarihin
oluşumunda açıklayıcı kavramlardan bir tanesi de
asabiyettir. Asabiyet insanın kendi akrabalarına karşı
duyduğu yakınlık ve bağlılıktır. İbn Haldun’a göre Yüce
Allah bu dayanışma duygusu ve bağlılığı insanın fıtratına
koymuştur.

İbn Haldun’a göre gerçek ve ilk asabiyet kan bağına
dayanır. Fakat asabiyet itibari bir halle de gerçekleşebilir.
Özellikle insan nüfusunun yoğun olduğu yerlerde durum
böyledir. Ayrıca İbn Haldun asabiyeti kan bağı ile
sınırlamaz. Asabiyetin sığınma, velayet ve sözleşme olmak
üzere manevi olarak üretilebildiği kanaatindedir.
İbn Haldun’un asabiyetin etrafında ikinci kullandığı
kavram kaynaşmadır. Asabiyet sadece neseple değil aynı
zamanda kaynaşmayla da oluşur. Kaynaşma ise birlikte
yaşama, beraber savunma, sürekli iletişim, beraber yetişme,
ölüm ve hastalık gibi acıları paylaşmayla oluşur.
İbn Haldun göçebe toplulukların asabiyetlerinin güçlü olup
siyasal ve ihtiyaçlarını temin etme bakımından sosyal
yapıları bir kıvama geldiğinde doğal olarak “mülk” sahibi
olmayı hedeflediklerini belirtir.

İbn Haldun’a göre tarihî-toplumsal varlık alanı aynı
zamanda bir güç oluşturma ve güç talebi alanıdır. Toplum
olarak yaşamak güce dayanır, güç de hâkimiyeti birlikte
getirir. Hâkimiyet gücü arttırır, artan güç daha fazla
hâkimiyet talep eder; bu durum şartlar ve zamanın imkân
verdiği ölçüde sürer.

Ona göre mülkün ve iktidarın sürekliliği asabiyet ve gerekli
ahlâkî özelliklerin hem sultanda hem de asabiyete mensup
üyelerde gerçekleşmesi zorunludur.
Devlet ve mülkün sağladığı nimetlerle lüks ve rahat dönemi
ortaya çıkar. Refah sayesinde nüfus ve asabiyette bir artış
görüldüğü gibi kölelerin sayısında, sanatlarda ve akli
ilimlerde bir artış olur.
İbn Haldun devletlerin yükseliş ve düşüş devirlerini tavırlar
nazariyesi ile açıklar. Devletler yaşam süreçleri boyunca
farklı tavır, dönem ve hallerden geçerler. İbn Haldun sebep
sonuç ilişkisi içerisinde tüm devletlerin bu hallerden
geçtiğini bildirir.

İbn Haldun’un tavırlar (aşamalar) nazariyesi, onun tarihî
toplumsal varlık alanını nasıl kavradığının önemli bir
misalini teşkil etmektedir.

1. Kuruluş ve zafer aşaması: Buna göre bir devletin
kuruluş devri onun ilk aşamasını ifade eder.
2. Gücün şahsileşmesi dönemi: Bu süreçte iktidar tek bir
kişinin veya ailenin elinde toplanır.
3. İmar dönemi: Bu aşamada siyasi istikrar sağlanır.
Vergiler düzenli olarak toplanır. Asker sınıfına ve
ülkenin imarına odaklanılır. Yönetimde görev alanlar
büyük bağış ve hediyelerle mükâfatlandırılır. İnsanlar
servet edinmeye başlar. Ülkede yüksek binalar ve
prestijli yapılar yapılmaya başlar.
4. Sulh ve istikrar dönemi: Bu dönemde atalardan
devralınan gelenek ve kurumlar muhafaza edilmeye
çalışılır. Gelenek ve kurumların ortaya çıkaran
sebepler ve hedeflenen amaçlar unutulur.
5. Çözülme ve yokoluş devresi: İktidarı elinde tutanlar
keyfîlik bataklığına saplanırlar. Hükümdar kendi ve
çevresinin zevklerini tatmin etmek için hazineyi
tamamen tüketir. Hem siyasal yapı hem de sosyal yapı
tamamen kokuşur. Asabiyet tamamen ortadan kalkar.
Ahlaki yapılar tükenir.

İbn Haldun, muhtemelen zamanın yaygın anlayışına uygun
olarak, doğuşları ve devamlılıklarının sürdürülebilmesi
bakımından ilimleri bir tür sanat olarak kabul eder.
İlimlerin neşet edebilmesi, gelişip ilerleyebilmesi ise ancak
ümranın büyümesi ile mümkündür.

İbn Haldun’un felsefe ile açıklamalarına gelince
Mukaddime’nin iki ayrı yerinde ayrı başlıklar altında aklî
ilimleri yani felsefeyi ele alır. Mukaddime’nin beşinci
bölümünün on üçüncü kısmında, kelâm ve tasavvuftan
sonra insanın ilmi çalışmalarının bir parçası olarak felsefeyi
ele alır. İnsanın düşünce gücüne sahip olması sebebiyle aklî
ilimlere sahip olmasının son derece doğal
olduğunu ve onların bütün insanlar için ortak olduğunu
belirtir. Felsefe ve hikmet olarak isimlendirilen aklî ilimler
evrenseldir ve ümranın başlangıcından beri bu ilimler
vardırlar.

İbn Haldun Meşşâî filozofların taksimini takip ederek,
felsefi ilimleri dört ana kısma ayırır.

1. İlki akıl yürütme ile bilinenlerden bilinmeyenleri
çıkarırken zihni yanlış yapmaktan koruyan mantık
ilmidir.
2. İbn Haldun aklî ilimlerden ikinci olarak fizik
bilimlerini zikreder.
3. Düşünürümüz üçüncü olarak duyu ötesi manevî
hususları inceleyen disiplini, ilm-i ilâhi, ilahiyat
şeklinde isimlendirir.
4. Son olarak andığı ise nicelikleri kendisine konu edinen
matematik ilimlerdir.

İbn Haldun daha sonra felsefenin İslâm öncesi tarihsel
serüvenini özetler. İbn Haldun’un gözüyle felsefeye en çok
fazla değer veren İslâm öncesi iki millet İranlılar ve
Yunanlılar idi. İbn Haldun, Yunan ve İran öncesi ilim ve
düşüncenin çizgisini Süryaniler ve çağdaşları Kıptîler ve
sonrada Keldanîler (Babilliler) şeklinde belirtir.

İbn Haldun’a göre Müslümanların dinin ilk çıkışında basit
ve sade bir yaşantıları vardı ve ilimlerle sanatların öneminin
farkında değillerdi. Gerçekleştirdikleri fetihler sonucu İran
ve Rum beldelerini hâkimiyetleri altına alıp
zenginleşmişler ve mülklerini güçlendirmişlerdi.
Saltanatları ve hanedanlıkları yavaş yavaş yerleşip, en
üstün düzeyde medeniyetten paylarını alınca ilim ve
sanatların çok çeşitli şubelerini gerçekleştirdiler. Böylece
felsefî ilimleri de iyice öğrenmeyi arzu ettiler. Fakat İbn
Haldun büyük ölçekli devletlerin var oluşlarını devam
ettirmesinde aklî ilimlerin önemini pek vurgulamaz.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!