Menü Kapat

Ünite 9: Mehdilik İnancı Temelinde Oluşan Geç Dönem Mezhepler – Ahmedilik – Bâbîlik-Bahâîlik

MEHDİLİK
Sözlükte “hidayete erdirilmiş ve kendisine doğru yol
gösterilmiş kimse” anlamına gelen mehdi, ahir zamanda
ortaya çıkması beklenen bir kurtarıcıyı nitelemek için
kullanılan bir kavramdır. Mehdilik, farklı adlar altında
kendisini göstermekle birlikte hemen hemen bütün
dinlerde ve kültürlerde yer etmiş ortak bir olgudur.
Sünni kaynaklarda mehdilik konusu ile ilgili genellikle şu
hususların ön plana çıktığı görülmektedir: Mehdi, kıyamet
kopmadan önce dünyaya gelecek ve Mekke’de
mehdiliğini ilan edecektir. Onun gelişi aynı zamanda
kıyametin büyük alametlerinden biri olacaktır. Yedi yıl
sürecek idaresi sırasında zulme son verip yeryüzünü
adaletle dolduracak, barışın tüm dünyaya egemen olmasını
ve herkesin Müslüman olmasını sağlayacaktır. İdaresinin
sonunda da mesih, yani Hz. İsa gökten Şam Emevî
Camii’nin doğu tarafındaki beyaz minareye inecek ve
Deccal’i öldürecektir. Müslümanların imamı
konumundaki mehdi, idaresini Hz. İsa’ya bırakmak
isteyecek, ancak o bunu kabul etmeyerek mehdinin
arkasında namaza duracaktır. Cizyeyi kaldıracak, Yahudi
ve Hıristiyanları İslâm’a davet edecek, kendisine
inanmayanları da öldürecektir. Mesih yeryüzünde kırk
sene kadar kalacak, sonra vefat edecektir. Başka bir
yoruma göre de mehdi, idaresini Hz. İsa’ya teslim edecek
ve kırklı yaşlarda vefat edecektir.

Mehdi inancının Şiîlik’teki yansıması ise daha özel ve
kendine özgü bir karaktere sahiptir. Zira Şiîlik’te mehdi
inancı, temel iman esaslarından biri olan imamet
anlayışının önemli bir parçası olarak görülmektedir. Bu
yüzden başlangıçtan itibaren mehdi konusu, genellikle Şiî
çevrelerce sahiplenilmiştir. Ancak üçüncü asra kadar
mehdinin kim olduğu konusu net değildir. Mehdi kavramı
Şiî çevrelerde ilk defa Hz. Ali’nin Hz. Fâtıma’dan
olmayan oğlu Muhamed b. el-Hanefiyye ile ilişkili olarak
kullanılmaya başlanmış, daha sonra oğlu Ebû Haşim ve
Abdullah b. Muâviye için de benzer nitelemelerde
bulunulmuştur (Hakyemez, 2004, s. 133).
Mehdilik kavramı, İmâmiyye (İsnâaşeriyye) Şîası ile
birlikte farklı bir içerik kazanmıştır. İmâmiyye mezhebi on
ikinci imamın beklenen kurtarıcı olduğunu ileri sürmüş ve
mehdiliği onun önemli bir vasfı haline getirmiştir. Bu
yüzden beklenen mehdi inancı, zamanla Şiîliğin temel
inanç esaslarından biri haline gelmiştir. Buna göre
beklenen kurtarıcı, yani mehdi, on ikinci imam olan
Muhammed b. Hasan el-Askerî’dir. (el-Kummî, 1978, s.
124)

AHMEDİLİK

Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî (1835-1908) tarafından
Hindistan Pencap- Kâdiyân’da XIX. yüzyılın sonlarına
doğru kurulan bir dini hareket olan Ahmedîlik, Mirzaîlik
ve Kâdiyânîlik adlarıyla da anılmaktadır. Hareketin
kurucusu ve bağlıları, kendileri için Ahmediyye ismini
kullanmışlar, resmi makamlarca da bu isimle
anılmışlardır. Ancak İslâm dünyasında tanımlandıkları
isim, genellikle Kâdiyâniyye olmuştur.

Ahmedîliğin Sosyo-Kültürel Arka Planı

Ahmedîlik 19. yüzyılın ikinci yarısında Hindistan alt
kıtasında kurulmuş bir harekettir. Söz konusu zaman
diliminde Hindistan, siyasi, kültürel, dini ve iktisadi
açıdan oldukça çalkantılı bir bölgedir. Osmanlı
İmparatorluğu’nun Batılı devletler karşısında siyasî ve
iktisadi gücünü yitirmesi, İslâm coğrafyasının büyük bir
kısmı için sıkıntılı bir sürecin başlangıcı oldu. İslâm
topraklarının batılı devletler tarafından sömürge haline
getirilmek istenmesi, buralarda siyasî ve iktisadi temelli
ciddi gerilimlerin yaşanmasına yol açtı.
Hindistan bu gerilimin en fazla yaşandığı bölgelerden
birisiydi. Her şeyden önce bölge birçok etnik unsurun ve
dinin bir arada yaşadığı çok kültürlü bir yapıya sahipti. Bu
çoğulcu yapı, tarihin belirli dönemlerinde dinler ve
mezhepler arasında veya farklı etnik unsurlar arasındaki
çatışmaların ana sebebiydi. Bölgede yaşanan din ve kültür
eksenli sosyal değişmenin tonu, diğer bölgelerle
kıyaslandığında yüksekti ve yaşanan siyasî mücadelelerin
zeminini oluşturuyordu.

İslâm, Hindistan bölgesine sufiler aracılığıyla taşındı. Bu
durum özünde mistik bir din anlayışını ihtiva eden
Hinduizm’le İslâm arasında ve her iki dinin temsilcileri
arasında bir yakınlaşmayı beraberinde getirdi. Ancak
ilerleyen süreçte Müslümanlarla Hindular arasındaki
yakınlaşma Müslüman sufilerin Hind mistiklerinden
etkilenmelerine ve aşırı inzivacı ve zühtçü, dış dünyaya
tümüyle kapalı ve hurafelerle dolu bir din anlayışını
benimsemelerine sebebiyet verdi. Buna 16.. yüzyılda
Ekber Şah’ın Hinduizm ile İslâm’ı da içine alacak şekilde
eklektik bir din olarak “Dîn-i İlahî”yi kurma çabaları da
eklenince bölgede ıslah talepleri artmaya başladı. İmam
Rabbanî olarak bilinen Ahmed Serhendî (1563–1624), bu
yapıya sistematik olarak karşı çıkan ilk ve en önemli kişi
oldu. Onun temel gayesi, tümüyle uyuşmuş ve silikleşmiş
bir sufilik anlayışının ıslahı üzerinde toplanmaktaydı.
Onun bu girişimi ve çabası, kendisinden bir asır sonra Şah
Veliyyullah Dihlevî (1703–1776) tarafından daha da
sistematik hale getirildi.

Ahmedîliğin Kuruluşu ve Tarihsel Gelişimi

Ahmediliğin kurucusu Gulam Ahmed, İslâm’ı savunmak
amacıyla Berâhin-i Ahmedîyye adında geniş hacimli bir
eser yazmayı gündemine aldı. 1880 yılında ilk iki cildini
yayınladığı bu eserde diğer dinlere, özellikle de
Hıristiyanlara karşı İslâm’ın geniş kapsamlı bir
savunusuna girişti. Bu savunu, gerek entelektüel
çevrelerde gerekse halk tabanında ciddi yankı buldu.
Ancak Gulam Ahmed, eserinin ilk iki cildinde yalnızca
bununla yetinmedi; ilerleyen süreçte ortaya atacağı kimi
iddiaları için zemin oluşturmaya çalıştı. Bu kapsamda
kendisinin bir müceddid olduğunu çağrıştıracak kimi
ilham ve kerametlerine, fazilet ve ayrıcalıklarına dikkat
çekti. İçinde bulunduğu toplumun, karizmatik bir kurtarıcı
düşüncesini içselleştirdiği bir ortamda onun bu imaları
çevresindeki destek halkasının giderek büyümesine
yardımcı oldu.

Bu destek, eserinin üçüncü ve dördüncü ciltlerinin
içeriklerine de yansıdı ve kendisine müceddidlik iddiasını
daha net bir şekilde ve yüksek sesle dile getirebileceği
psiko-sosyal bir çerçeve sundu.
Mirza Gulam Ahmed, hareketin kurumsal bir niteliğe
kavuşturulmasıyla birlikte müceddidlik iddiasının
çerçevesini daha da genişletti. O öncelikle mehdilik
konusuna el attı; ve konuyu daha geniş bir bağlamda ele
aldı. Ona göre Hz. İsa çarmıha gerildiğinde ölmemiştir;
öldüğü düşünülerek cesedinin bırakıldığı mağarada
iyileşmiş ve daha sonra da Keşmir bölgesine gelmiştir.
Burada uzun süre faaliyetlerde bulunmuş ve nihayet yüz
yaşını aşkın bir haldeyken vefat etmiştir. Gulam Ahmed
Hz. İsa’nın öldüğünü kesin bir şekilde temellendirmeye
çalışmaktadır. O bu doğrultuda Hz. İsa’nın göğe
yükseltildiğini (ref’) bildiren Âl-i İmran suresinin 55.
ayetine farklı bir yorum getirmekte ve Hz. İsa’nın
öldükten sonra Allah katına yükseltildiğini ileri
sürmektedir. Ona göre göğe yükseltme maddi değil,
manevi bir olay olarak görülmek durumundadır. (Fığlalı,
2004, s. 264)

Gulam Ahmed’in kendisinin her iki (Müslümümanlık ve
Hristiyanlık) dinin mensuplarının beklediği mehdi olduğu
iddiası, taraftar sayısının artmasıyla birlikte 1902 yılında
farklı bir noktaya taşındı. O yalnızca mehdi olmadığını,
dahası bir nebî ve resul olduğunu iddia etti. “Kendisinin
Allah’ın zıllî (gölge) bir nebîsi olduğunu, ancak kesinlikle
yeni bir şeriat getirmediğini belirten Gulam Ahmed,
nebiliğinin yalnızca Hz. Peygamber’in manevi
yansımasından ibaret bulunduğunu, bu bakımdan kendisi
için söylenen ve eserlerinde rastlanan nebi ve resul gibi
sıfatların mecazi anlamda anlaşılması gerektiğini söyler”
(Fığlalı, 2004, s. 204). 1904 yılında ise kendisinin
Hinduların beklediği kurtarıcı Krişna olduğunu ileri sürdü.
Gulam Ahmed’in ölümünün ardından grup ikiye ayrıldı ve
dünyanın çeşitli noktalarına yayıldılar. Pakistan’da
Pakistan Parlamentosu’nun 1974 yılında aldığı bir kararla
Ahmedîliğin “İslâm dışı azınlık” olarak kabul edilmesiyle
birlikte, hareketin uluslararası tanınmışlığı daha da
artmıştır. Günümüzde İngiltere, Hollanda, Almanya,
Danimarka, İspanya ve İsviçre gibi Avrupa ülkelerinde,
başta Amerika olmak üzere kuzey ve güney tüm Amerika
kıtasında, Asya’da ve Afrika’nın pek çok bölgesinde
faaliyetler yürüten hareketin, 2 ile 10 milyon arasında bir
taraftar kitlesine sahip olduğu kaydedilmektedir.

Ahmedîliğin Temel Görüşleri

Ahmedîlik klasik anlamda tam bir mezhep hüviyeti
taşımamaktadır; çünkü İslâm dininin doğrudan doğruya
itikatla ilgili konularına giren meseleleri hakkında değil,
kıyamet ve ahir zaman rivayetleri ile ilgili ikincil
derecedeki birtakım hususlar üzerinde durmaktadır.
Hareketin temel görüşleri, Mirza Gulam Ahmed’in
mesihlik, mehdilik, nebilik gibi iddiaları çevresinde
şekillenmiştir. Ancak bu noktadaki iddiaların ve
görüşlerin, kendi bağlıları arasında bile oldukça az taban
bulduğunu belirtmek gerekir.

BÂBÎLİK-BAHÂÎLİK

Bâbîlik-Bahâîlik, tıpkı Ahmedîlik gibi, 19. Yüzyılda,
beklenen kurtarıcı söyleminin yüksek sesle dile getirildiği
bir kaos ortamı üzerinde şekillenmiş dini bir harekettir.
Ahmedîlik, Hint alt kıtasında ve Sünni İslâm anlayışı
ekseninde oluşmuş bir hareket iken, Bâbîlik-Bahâîlik
İran’da daha çok Şiî İslâm anlayışı merkezinde gelişmiştir.
Şirazlı Mirza Ali Muhammed Bab’ın kurucusu olduğu
hareketin arka planında İmâmiyye Şîası’nın tasavvufi bir
yorumu niteliğindeki Şeyhîlik tarikati yatmaktadır. Her ne
kadar Bâbîlik ve Bahâîlik şeklinde iki ayrı isim kullanıyor
olsak da, birbirinin devamı olmaları tek bir başlık altında
birlikte ele alınmalarını gerekli kılmaktadır.

Bâbîlik-Bahâîliğin Dini –Kültürel Arka Planı

Bâbîlik-Bahâîlik hareketinin geliştiği ortam, 19. yüzyıl
İran’ıdır. İran bu asırda İngiltere, Fransa ve Rusya gibi
güçlü devletlerin ekonomik, askeri ve siyasî açıdan
giriştikleri yayılma politikasının odağında yer alan bir ülke
oldu.
Etnik açıdan oldukça karışık bir bölge olmasının yanı sıra,
İran, dini anlamda da pek çok farklı eğilime ev sahipliği
yapmaktaydı. Bununla birlikte İmâmiyye Şiîliği halkın
büyük çoğunluğunun mezhebi konumundaydı.
Özellikle bu mezhebe mensubiyet ve İmâmiyye Şîası
içerisinde 18. Asırda oluşan Şeyhîlik hareketi,

BâbîlikBahâîliğin sosyo-kültürel arka planını oluşturmaktaydı.

Bâbîlik-Bahâîliğin doğru anlaşılabilmesi için
İmâmiyye’nin beklenen imam anlayışının bilinmesi ve
Şeyhîliğin İmâmiyye içerisindeki konumunun tespit
edilmesi gerekmektedir.

Bâbîlik-Bahâîliğin Kuruluşu ve Tarihsel Gelişimi

Mirza Ali Muhammed tarafından kurulan Bâbîlik,
Şeyhîlik tarikatının sosyal mirası üzerine oturdu. Mirza
Ali, bu tarikatın bir üyesi ve Kazım Reştî’nin önde gelen
müritlerinden birisiydi. Beklenen imamın ortaya çıkışının
artık an meselesi olduğunu ve ancak kendisi öldükten
sonra ortaya çıkacağını ileri süren Kazım Reştî’nin ölümü,
söz konusu beklenen imamla ilgili beklentileri daha da
artırdı. Mirza Ali Muhammed tarikatın taraftarları arasında
oluşan bu beklentiyi kendi amaçları doğrultusunda iyi
kullanmasını bildi. O, Kazım Reştî’nin görüşleri ışığında,
kendisinin mehdiye açılan kapı, yani bâb olduğunu ilan
etti ve 1844 Şiraz’da Bâbîliğin temellerini atmış oldu.
Mirza Ali Muhammed’in, bâblığını temellendirirken
ortaya koyduğu yaklaşımın arkasında, Hıristiyanlıktaki bin
yıl (milenyum) inancının yattığı gözlenmektedir. Mirza
Ali, bin yıl hesabını Hz. Muhammed’in hicretiyle değil, on
ikinci imamın Küçük Gaybet’e girdiği hicri 260 yılıyla
başlatır. Daha sonra son sefîrin hicri 328’deki ölümü ve
Büyük Gaybet’in başlamasıyla, gâib imama açılan kapı
kapanmıştır. Bu kapının yeniden açılması, onun Küçük
Gaybet’e girdiği tarihten tam bin yıl sonra
gerçekleşecektir. Bu tarih, Mirza Ali’nin bâblığını ilan
ettiği hicri 1260 (miladi 1844) yılına denk düşmektedir.
Mirza Ali Muhammed mehdiye açılan bâb olduğu
yönündeki iddialarını zamanla daha ileri bir noktaya
taşıdı. İçinde bulunduğu ortamın psiko-sosyal durumunu
da iyi değerlendirerek kendisinin beklenen mehdi
olduğunu iddia etti. Onun bu görüşü, İran şahlığının
baskıcı politikaları altında ezilen halk nezdinde, özellikle
de Şeyhîlik tarikatının sosyal tabanında büyük yankı
uyandırdı. 1845 yılından itibaren görevlendirdiği dâîler
vasıtasıyla Şiraz, Tahran, Isfahan ve Tebriz gibi büyük
şehirlerde taraftar buldu.

Mirza Ali Muhammed, hareketin İran’ın büyük
şehirlerinde taban bulmasından aldığı cesaretle iddialarını
daha ileri bir boyuta taşıdı ve kendisinin Allah tarafından
insanlara gönderilen bir peygamber olduğunu ileri sürdü.
El-Beyan adı altında kaleme aldığı eserini, bu yeni
peygamberliğin kutsal kitabı olarak niteledi ve Kur’ân’dan
üstün oluşunu temellendirmeye çalıştı. O kendisinin
peygamberliği ile birlikte Kur’ân’ın neshedildiğini,
dolayısıyla İslâm şeriatının emir ve yasaklarının
kaldırıldığını ve el-Beyan ile yeni hükümlerin getirildiğini
ileri sürdü. (Fığlalı, 1991, s. 465)

Mirza Ali’nin bu iddiaları, cahil halk kitleleri arasında
belirli ölçüde taban bulmasına karşın, aralarında
yöneticilerin ve alimlerin de bulunduğu önemli bir kesimi
rahatsız etti. 1850 yılında Tebriz’de Şah Nâsırüddin’in
huzurunda, âlim ve fakihlerle yaptığı münazara onun için
bir anlamda sonun başlangıcı oldu. Bu yüzden hakkında
soruşturma açıldı ve küfre düştüğü yönünde fetva verildi.
Bu doğrultuda bir müddet hapis hayatı geçirdi; 1266 /
1850 yılında da kurşuna dizilerek öldürüldü.
Taraftarları Mirza Ali Muhammed’in ölümünden Şah
Nâsırüddin’i sorumlu tuttular ve 1852 yılında Şah’a karşı
başarısız bir suikast girişiminde bulundular. Tarikatın pek
çok üyesi bu sebepten ya öldürüldü ya da sürgün edildi.
Mirza Ali’nin öğrencisi ve müridlerinden olan Subh-i Ezel
Mirza Yahya ve Bahâîliğin kurucusu olan kardeşi Mirza
Hüseyin Ali de hapsedilenler arasındaydı; ancak
İngilizlerin ve Rusların baskısıyla öldürülmekten
kurtuldular ve Bağdat’a sürgün edildiler. Halkın
istememesi üzerine de önce İstanbul’a, daha sonra da
Edirne’ye sürgün edildiler. Bu süreç, artık Bâbîliğin
Bahâîliğe dönüştüğü zaman dilimi olması bakımından
önemlidir.

Mirza Hüseyin’in ölümü sonrasında yerine Abdülbahâ
unvanıyla halef tayin ettiği büyük oğlu Abbas Efendi
hareketin başına geçti. 1908 yılında Abbas Efendi,
meşruiyetin ilanıyla birlikte Osmanlı idaresinin
baskısından kurtulan Bahâîliğin kurumsal yapılanması ve
farklı bölgelere yayılması noktasında önemli çabalar
gösterdi. Bu kapsamda Mısır, Avrupa ve Amerika’da
kapsamlı faaliyetler yürütüldü. İsrâil’in Hayfa kenti,
Bahâîliğin merkezi olarak seçildi ve I. Dünya Savaşı
sırasında oluşan siyasî konjonktürün de etkisiyle Bahâîlik
faaliyet alanını iyice genişletti.

Abbas Efendi’nin 1921 yılında ölmesiyle, hareketin başına
ilk torunu olan Şevki Efendi geçti. Yaşının genç olması ve
Amerika Bahâîlerinden bir hanımla evli olması, Şevki
Efendi’nin Bahâîliğin tüm dünyada yayılması noktasında
geniş kapsamlı faaliyetler gerçekleştirmesine yardımcı
oldu. Şevki Efendi, çocuğu olmadığından, Bahâîliğin
kendisinden sonra idaresini “baş koruyucular” olarak
nitelendirdiği 27 kişilik yardımcı heyetine havale etti.
Onun 1957 yılında ölmesi üzerine hareket, İsrâil’in Hayfa
kentindeki Umûmî Adalet Evi (Universal House of
Justice) adıyla kurulan teşkilat bünyesinde söz konusu
yardımcıların kontrolünde varlığını sürdürdü. İslâm’dan
bağını kopararak bağımsız bir dini harekete dönüştü.
Günümüzde özellikle İran, Amerika, Avrupa, Afrika ve
Pakistan’da faaliyetlerde bulunan Bahâîliğin, tüm dünyada
dört milyon civarında taraftarının olduğu
kaydedilmektedir.

Bâbîlik-Bahâîliğin Temel Görüşleri

Bâbîlik-Bahâîlik İslâm sınırlarını zorlayan bir takım
görüşlere ve yaklaşım tarzlarına sahip olması sebebiyle
İslâm kültüründen kaynaklanan ancak İslâm dairesinden
çıkan bir mezhep olarak görülmüştür. Ancak mezhebin
taraftarları, Bâbîlik-Bahâîliği yeni bir din olarak
temellendirmeye çalışmışlardır. Mezhebin yeni olarak ön
plana çıkardığı dini hüküm ve esasların, Yahudilik,
Hıristiyanlık’tan izler taşımakla birlikte, temelde
İslâmiyet’ten alındığı görülmektedir (Fığlalı, 1994, s. 91).
Bâbîlik-Bahâîliğin inanç ve ibadet esaslarının temelinde,
kendisini “beklenen imama açılan bir kapı” yani bâb
olarak niteleyen Mirza Ali Muhammed’in görüşleri
yatmaktadır. Bahâullah Mirza Hüseyin döneminde bile
onun görüşleri, herhangi bir eksiltmeye maruz kalmadan
varlığının korudu. Mirza Ali’nin görüşleri üç evrede
şekillendi: O öncelikle beklenen imama açılan kapı
olduğunu iddia etti. İkinci aşamada beklenen mehdilik
iddiasında bulundu; son olarak da mehdinin yeni bir
peygamber olması gerektiğini ileri sürerek peygamberlik
iddiasında bulundu.

Bâb Mirza Ali’ye göre her bir harfin ve sayının ayrı bir
özelliği ve değeri vardır. Bu noktada 19 sayısı Bâbîlik ve
Bahâîlikte kutsal kabul edilir. Buna göre bir yıl 19 ay, bir
ay da 19 gündür. Mezhep mensupları her 19 gün sonunda
19 yoldaşına ikramda bulunmak zorundadır. Bir Bâbînin
sahip olabileceği kitap sayısı 19’la sınırlıdır.
Bâb Mirza Ali’den sonra Bâbîlik, Mirza Hüseyin Ali’nin
önderliğinde Bahâîlik adı altında devam etmiştir.
Bahâîliğin ikinci ve üçüncü kuşak temsilcileri sayesinde
hareket, hem kurumsallaşma sürecini tamamlamış hem de
görüşleri daha keskin kalıplar içerisinde belirgin hale
getirilmiştir.

Bahâîlik sürecinde eklenen görüşler, daha çok Bahâullah
Mirza Hüseyin Ali’nin eserlerinde dile getirdikleri
hususlar olmuştur. Özellikle onun el-İkan ve el-Akdes
isimli eserleri vahiy mahsülü olduğu iddiasıyla kutsal
kitap olarak kaleme alınmış eserlerdir. Ayrıca
Bahâullah’ın, Arapça ve Farsça olarak vahyedildiğini
iddia ettiği on dokuz sureden ibaret Kelimât-ı
Meknûne’sinin yanı sıra Tarâzât, Kelimât-ı Firdevsiyye
gibi kutsal kabul edilen eserleri de bulunmaktadır.
Meşriku’l-Envar adıyla dokuz cepheli olarak kurulan ve
dünyanın yedi kıtasında bulunan yapılar, Bahâîlerin ana
mabetlerini oluşturmaktadır. Ancak bu yapılar yalnızca
mabetle sınırlı değildir; çevresinde sosyal ve eğitimsel
faaliyetlerin gerçekleştirilebileceği çeşitli organizasyonlar
da bulunmaktadır. İngiltere, Almanya, İsviçre, Türkistan
ve Amerika gibi ülkelerde Bahâîlik’le ilgili yayınlar
yapılmaktadır. Amerika’da iki yılda bir Bahâî World
(Bahâî Dünyası) adıyla yayınlanan bir yıllıkları
bulunmaktadır.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!