Menü Kapat

Ünite 9: İnanç ve Davranış İlişkisi

“İman edenler ancak, Allah’a ve Peygamberine inanan,
sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve
canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru kimselerin ta
kendileridir” (el-Hucurât 49/15). Ayette inancın her türlü
kuşkudan uzak olması ve davranış boyutu açısından
inananların doğru sözlü olmalarının zorunluluğu
vurgulanmaktadır.

Ayetlerde geçen “vecel” ile güvenmek/dayanmak
anlamına gelen “tevekkül” kavramları işlevsel anlamda
kalbin amellerinden; namaz ve zekât ise organların
amellerindendir.
Davranışlar insanın niyet ve özgür iradesine bağlı olarak
yaptığı amaçlı ve bilinçli eylemlerdir.
Sözlükte iş, çalışma, fiil, çaba gibi anlamlara gelen
amel/davranış, dinî kaynaklarda “emir, tavsiye ve
yasaklara konu olan, sonunda ceza ve mükâfat bulunan
tutum ve davranış” anlamına gelir.

İslam inancında iyi insan, dini ve ahlaki anlamda
olabildiğince kusurları asgari düzeye inmiş kimsedir.
İyiliği umulan, kötülüğünden de güvende olunun bu
insanlar, yaratılmışların en iyisidir.

İnancın Pratik Değeri

Hûd 11/7; el-Kehf 18/7; el-Mülk 67/2 ayetlerinde ,
Allah’ın ; yeri ve gökleri, dünya nimetlerini, hayatı ve
ölümü, hangilerinin daha güzel davranışta bulunacakları
hususunda insanları denemek için yarattığı vurgulanmıştır.
Davranış sözcüğü “inanç”tan bağımsız olarak kullanıldığı
zaman insanın hem iyi ve hem de kötü eylemlerini kapsar,
Kur’an’da inanç kavramıyla birlikte yer aldığında sadece
“iyi eylemleri” ifade eder (el-Bakara 2/62; Sebe’ 34/37;
et-Tegâbün 64/9), “iyi davranış” dinin yapılmasını emir
ve tavsiye ettiği iyi, doğru, faydalı ve sevap kazanmaya
neden olan bütün eylemlere denir.

Mükelleflerin dini-ahlâki sorumlulukları olan ibadetler
başta olmak üzere toplum yararına gerçekleştirilen her
türlü olumlu sosyal faaliyetleri ve uygulamaları içine
almasına inancın tezahürü denilir.

Kur’an-ı Kerîm’de “inanç ve iyi davranış” ilişkisi

‘’İbrahim 14/24-25’’ ayetlerinde tasvir edilir: “Görmedin
mi Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir
söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir.
Bu ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt
alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir”.
İnançlı olmanın bir gereği olarak, daima yararlı
davranışlar üretmesi istenir, imanın Kur’an-ı Kerîm’de
imanla birlikte sürekli iyi davranış üzerinde durulmuş,
ikisi bir arada zikredilmiştir.
Kötü ve çirkin davranışlar , dinde yapılması yasaklanan
veya hoş karşılanmayan yanlış, zararlı ve günaha yol açan
davranışlardır.

Bir davranış, Kur’an-ı Kerîm’e ve Nebevî Sünnete uygun
düşüyorsa, o iyi davranıştır ,evrensel ölçekte iyi davranış,
Allah’ın dinine ve akla aykırı düşmeyen, dünyada övgü,
âhirette de mükâfatı gerektirecek olan her türlü davranış
şekilleridir.
İyi davranışlardan amaç, insanın iç dünyasını kemâle
doğru değiştirmesidir.

Dinî Davranış Bakımından İnsanlar

Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar, Allah’ı
görüyor gibi içtenlikle hareket edenler, günah işleyenler
ve riyâkâr davrananlar şeklinde, dinî davranış bakımından
insanları dört gruba ayırabiliriz.
Sorumluluk Bilinci Taşıyanlar; Bu niteliğe sahip olan
mü’minler takvâ sahibi olup gündelik hayatlarında
dinlerine ve dindarlıklarına zarar verebilecek olan kötü
davranışlardan kendilerini korudukları gibi daima uyanık
bir tavır içinde olurlar.
Günahtan korunma anlamında takvâya sahip dindarlar
özellikle Allah’a ortak koşmaya götürecek her türlü söz ve
davranıştan uzak dururlar ve küçük ve büyük günahlardan
kaçınırlar.

İçtenlikle Hareket Edenler; Bu insanlar ihsân sahibidir
İhsan mertebesi İslâm’ın kemalindendir. İnanç ve davranış
güzelliğine sahip olan muhsin yani ihsan sahibi, Allah’ı
görüyormuş gibi davranışlarında titizlik gösteren kimsedir.
Allah’la birlikte olmak, Allah’ın bizden istedikleri
sorumlulukları içtenlikle yerine getirmek ve
yasakladıklarından da içtenlikle kaçınmak anlamına gelir.
Günah İşleyenler; Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen
veya yasaklarına uymayan kişilere günahkâr veya fâsık
denir. Kelime olarak “bir şeyden çıkan” anlamına gelen
fâsık kavramı, din dilinde iman ettiği halde bile bile Yüce
Allah’a ve Peygamber’e itaat etmeyen, dinî görevlerini
terk eden ve günah fiillerini işleyenlere denir. Buna göre
her kâfir fâsıktır, ancak her fâsık kâfir yani inançsız
değildir.
İslam inancında, “fâsıklık” vasfından kurtulmanın yegâne
yolu öncelikle inanç ve iyi davranış bütünlüğüne sahip
olmak, sonra da Yüce Allah’ın hoşnut olmadığı fiil ve
davranışlardan uzak durmaya çalışırken eğer günaha
bulaşırsa günahlardan dolayı bağışlanma dilemektir.
Riyakâr Davrananlar; Ahiret ameliyle dünya menfaati
gözetmeye ‘’riyâ’ denir. Söz, beden ve servet yoluyla
yapılan ibadetlerde gösterişe yer veren kimseye riyakâr
veya mürai denilir. İslam inancında bunun adı “gizli
şirktir” (Tirmizi, “Hudud” 24).
Riyakâr her ne kadar kalben inandığı için mü’minse de
davranışlarını ihlâs ve samimiyet içinde yapmadığından
dolayı amelleri Allah katında makbul değildir. (el-Bakara
2/264).

İnanç ve Davranış İlişkisinin Boyutları

Bütün hareket ve eylemlerimizin bir dıştaki yansımasını
hazırlayan ve harekete geçiren iç boyut, inanç olgusudur.
Dil ve sair organlar vasıtasıyla varlık sahnesine çıkarılan
bütün bilinçli fiiller zahiri/dış boyutları olan davranışlardır
ve bunlara bedenin davranışları denilir.
İmanın temel rüknünün kalple tasdik olması iç boyutu
ilgilendirirken, tasdikin organlarla yansıması olan
davranışlar da dış boyutu ilgilendirmektedir , İslâm dini,
inancın temel şartı olan iç tasdikle yetinmez, aksine
davranışla birlikte onu olgunlaştırmak için sürekli teşvikte
bulunur.

Kişi nübüvvetin gerekliliğine iman etmeyip sadece
getirilen ilahî öğretinin değerler boyutuna vurgu yaparsa iç
boyuttan soyutlandığı için Allah katında bir anlam ifade
etmez.
Kur’an’da iç ve dış arasındaki tutarsızlığa “nifak” denir.
Bilindiği gibi nifak, bir kimsenin dille inançlı olduğunu
dışavurup içindeki gerçek inkârını gizlemesidir.
Bazı âyetlerde anlatılan ikiyüzlü dediğimiz kimseler dış
boyut açısından Müslüman portresi çizmelerine karşın iç
boyut açısından kalblerinde tasdik olmadığı için yalancı
konumuna düşmüşlerdir.

İslam’ın şartlarından biri olan beş vakit namazın farz
oluşuna inanmak bir inanç konusudur, farziyetinin inkâr
edilmesi bir tür inançsızlığa yola açar. Buna karşılık bir
kimse namazın farz oluşuna inanmadığı halde namaz
kılarsa burada dış boyut yerine getirilmiş olur ama iç
boyut bulunmadığından bu kimsenin yaptığı davranış
manevi kazançlar getirmez.
Niyet ve amel bütünlüğü de samimi dindarlığın bir
gereğidir.

Aşırılık ve Gerilik Arasında Denge Anlayışı

Davranışı tamamen inancın bir parçası sayan kesimler,
ibadetleri tam olarak yerine getirmeyen kimseleri kâfir
sayacak kadar ileri gitmişlerdir bu sebeple ,zaman zaman
toplumsal barış bozulmuş, müslümanlar arasında birlik
ruhu zaafa uğramıştır.

Eylemi, inancın bir parçası saymayan üstelik de günahın
imana zarar veremeyeceği inancını benimseyen
anlayışların egemen olduğu dönemlerde ise helal ve haram
duyarlılığı nisbeten kaybolmuştur.
Dengeli bir bakış açısı benimseyen ekoller ise İslâm’ın
asgarisinin kalbi tasdik olduğunu söylemekle birlikte,
olabildiğince davranışın gerekliliğine kuvvetli bir şekilde
vurgu yapmışlardır.İslam’ın bireylerden istediği de
inanmanın yanında farzları yerine getirmek ve
haramlardan kaçınmaktır. Bu durum farzların bir kısmını
eksik yapanın İslâm’dan çıkmasını gerektirmediği gibi
onu müslüman toplumdan dışlamayı haklı kılmaz.
inanç konularında dengeli bir bakış açısını benimseyen
Ehl-i sünnet mensupları, “davranış inancın değil, inanç,
davranışın şartıdır” kuralını koymuşlar, davranışı inancın
bir sonucu olarak görmüşlerdir. İnançlı olduğu halde gerek
tembellikten, gerek nefsanî arzulardan, gerek sosyoekonomik ve
gerekse sosyo-kültürel şartlardan dolayı
davranışlarını ihmal eden kimseler dinden çıkmazlar,
günahkan mü’min olurlar.

İnancın Korunması ve Davranışlardaki Süreklilik

İnanç’ın varlığını devam ettirmesi ibadet ve taat gibi
davranışların sürekliliğine bağlıdır.
Davranışlar hem inancı kuvvetli hale getirir, hem de
mü’minin âhiret azabından kurtulmasına ve ebedi
mutluluğa kavuşmasına vesile olur.
Tasdikin özel yeri kalptir, dil onun tercümanıdır. Kalb ile
olan her tasdik aynı zamanda inkâr ve itirazları reddedip
her seferinde daha güçlü bir şekilde bağlanmak demektir.
Bu yüzden iman, hakikî olarak kalbin tasdik etmesi,
mecâzi olarak da tasdikin gereklerini organlarla yerine
getirmektir.
İman ve İslâm kelimeleri yanyana geldiklerinde, iman
sözcüğünün anlam alanı sınırlanır. O zaman iman kalbin iç
eylemi olur.

Davranış İnancın Bir Parçası Değildir

İnanç ve davranış ilişkilerine Kur’an ve Sünnet ışığında
bakıldığında dini emir ve yasaklardan oluşan davranışları
inancın doğrudan bir parçası değil, onunla bağlantılı ama
farklı bir olgu olarak görmek mümkündür.
Kur’an-ı Kerîm’de inanç ve davranışın arası Türkçe’de
‘ve’ anlamına gelen Arap dilindeki ‘vav’ bağlacıyla
birbirinden ayrılmıştır.

Ayetlerde davranışlar, inanç üzerine atfedilmiş, yani ilave
edilmiş olduğundan ikisi ayrı olgu olarak ele alınmak
durumundadır. Arapça dil kurallarına göre atfedilen şey
kendisi üzerine atıf yapılandan başka bir şeydir. âyetlerde
geçen inançtan maksat kalb ile tasdik etmektir. Bu da
gösteriyor ki, inanç ile davranış ayrı ayrı şeylerdir.
Kur’an-ı Kerîm’de yeni bir davranış emredilmeden ya da
henüz bir davranış ortada yokken bile “iman edenler”
şeklinde hitap tarzlarına rastlamak mümkündür.
Kur’an-ı Kerîm’de geçen bazı âyetlerde büyük günah
inançla birlikte zikredilmiştir.El-Hucurât 49/9 âyette
büyük günah olan öldürme fiilini işleyenlerden
“mü’minler” diye bahsedilmiştir. Eğer davranışlar
inançtan bir parça olsaydı iyi davranışı olmayanın inancı
da olmaması gerekirdi.

Öte yandan mütevatir hadisle büyük günahların
bağışlanma ihtimalinin bulunduğu bilinmektedir. Hz.
Peygamberden gelen birçok rivayette de “Allah’tan başka
ilah yoktur, diyen kimselerin cennete girecekleri (Buharî
“Bed’ü’l-halk” 6; “İman” 33) ifade edilmiştir.

Günahları ne kadar büyük olursa olsun, helal olduğuna
inanmadıkça hiçbir müslüman işlediği herhangi bir günah
sebebiyle inançsız sayılamaz. Bütün bunlar iman ile
amelin temelde ayrı olduğunu göstermektedir.
İnsan ibadet ve yararlı davranışlarda bulunmazsa kalben
onlara olan bağlılığı da yavaş yavaş zayıflamaya ve
sönmeye başlar. Bundan dolayı bazı âlimler imanın
sonuçları olan söz ve davranışları “mecâzi iman”
bağlamında ele alarak imanın artma ve eksilmesini Allah’a
itaat ve isyanla temellendirmişlerdir.
Mecazî iman” kalbin tasdikiyle gerçekleşen iman değil
davranışlarla ortaya çıkan durumdur.

Kur’an-ı Kerîm’de doğru yolu bulanların doğruluklarının
artması, sürdürülür iyi davranışlara bağlanmıştır: “Allah
doğruya erenlerin hidayetini artırır. Kalıcı salih ameller
Rabbinin katında sevap bakımından da daha hayırlıdır,
sonuç itibariyle de” (Meryem 19/76).

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!