Menü Kapat

Ünite 8: Toplumsal Âhlak

İnsan, bedeni ve ruhuyla bütünlük arz eden bir varlıktır. O,
bedenî ve ruhî eğilimleriyle bir bakıma bir “istekler ve
eğilimler” varlığıdır. Ancak onun bu istek ve eğilimlerini
nasıl gerçekleştireceği, son derece önemlidir. İşte bu
nokta, insanın ahlâkî boyutunu oluşturur. Ahlâk, bizden
arzu ve isteklerimizi makul ve mutedil biçimde
gerçekleştirmemizi ister. Nitekim ahlâkî erdemler böyle
ortaya çıkar. Öte yandan, insan toplumsal bir varlıktır.
İnsan kavramının türediği “üns” kökü bile, “beraber
yaşama” anlamıyla bize onun “toplumsal” yönünü
hatırlatır. Zaten ahlâkî erdemler de insan ancak bir
topluluk içinde yaşarken gerçekleşir. İnsan yalnız başına
yaşarken “erdemli” olamaz. Çünkü iyilik ya da kötülük
yapma imkânı yoktur. İnsan “toplumsal” bir varlık olunca,
onun toplumda, başkalarına karşı uyması gereken birtakım
ilkeler vardır. İşte bu ilkeler “toplumsal ahlâk” olarak
adlandırılır. Bu ilkelerde din, ahlâk ve hukuk birbirine
destek verir.

Toplumsal Varlık Olarak İnsan

İnsanın Varlık Yapısı ve Ahlâkî Boyutu
Felsefî antropoloji insanı “biyopsişik” bir varlık olarak
niteler. İnsanın hem bedenî, hem de ruhî ihtiyaçları vardır.
İnsan ruh-beden bütünlüğünden oluşan bir varlıktır.
Bedenî yönü ve ihtiyaçları onun günlük hayatının
devamını sağlar, onu dünyaya bağlar. Ruhî yönü ise onun
moral ve manevî dünyasını oluşturur, onu ahirete bağlar;
yaptıklarının hesabını ahirette mutlaka vereceğini bilerek
davranmaya zorlar.

İnsanoğlu bedenî isteklerinin tutkunu olursa, hayvanî
düzeyde kalır, insanlığını gerçekleştiremez. Sadece rûhî ve
manevî isteklerini önemserse, dünya ile olan bağı zayıflar,
maddî anlamda güçsüzleşir, ezilmeye ve sömürülmeye
mahkûm olur. İnsanın, bu iki yönü arasında ve bu iki
yönüne ilişkin istek ve arzularında dengeyi gerçekleştirme
çabası, onun ahlâkî yönünü oluşturur.
Allah hiçbir kuluna, bedenî yönüne ilişkin, örneğin “Ey
kulum! Senin gözlerin niçin mavi idi?” ya da “Boyun
niçin kısa idi?” şeklinde bir soru sormayacaktır. Ama
“Ahlâkını niçin düzeltmedin? Kötü alışkanlıklarından
niçin vazgeçmedin?” diye soracaktır.

İnsanın ahlâkî yönünün, kendisine yönelik, topluma,
devlete, hatta çevreye yönelik boyutları vardır. Ahlâk,
daha çok, bizim başkalarıyla olan ilişkilerimizde ortaya
çıkar. İnsanın, öncelikle Allah’a karşı görevleri vardır;
O’na ibadet etmek ve şükretmek, O’na karşı bir hata
ettiğinde tevbe etmek kulun sadece dinî değil, aynı
zamanda ahlâkî görevleridir.
İnsanın, kendisine karşı da görevleri vardır; Allah’ın
emanet olarak verdiği bedeni ve bedenî yeteneklerini
doğru kullanmak, sağlığını korumak, insanlık şerefine leke
getirecek kötü davranışlardan uzak durmak, dinini, canını,
malını, namusunu ve şerefini korumak, “iyi insan”
olmak… Bunlara “bireysel ahlâk” denir.

İnsanın Toplumsal Boyutu

İnsan, kavram olarak bile “üns” kökünden türemiştir. Üns;
ünsiyet etmek, başkalarıyla ilişki kurmak, insanlarla
beraber yaşamak demektir.
Aristo’ya göre, insan iyi geçinmeye yetenekli, yani
yaratılıştan medenî bir varlıktır. Kınalızâde Ali Efendi’ye
göre de insan, “doğası gereği” toplumsal bir varlıktır. O da
“insan”ın, bazılarının zannettiği gibi “nisyan (unutma)”
kökünden değil, “üns” kökünden geldiğini söyler.
Temeddün” kavramı da, “çeşitli mesleklere mensup
insanların, ihtiyaçlarını yardımlaşarak karşılamak suretiyle
bir arada yaşadıkları yer” anlamındaki “medine”den
türemiştir.

Dinimizde beş vakit namazın cemaatle kılınmasının teşvik
edilmesi, haftada bir kılınan cuma namazının farz oluşu,
yılda iki kez kılınan bayram namazları, zekât ve bütün
İslâm Dünyasından temsilcilerin katılımıyla gerçekleşen
“büyük kongre” mahiyetindeki hac vb. ibadetlerin de
amacı, insan ilişkilerini geliştirmeye ve sosyal bağları
güçlendirmeye yöneliktir. Toplumsal hayatta değişmeyen
şey; hangi dönemde yaşarsa yaşasın, insanın bazı görev ve
sorumluluklarının olduğudur. Buna “toplumsal ahlâk”
denir.
Mü’min, toplum içinde yaşarken, bütün yapıp-etmeleriyle
topluma yararlı olmak ve çevresini de yararlı kılmakla
sorumlu tutulmuştur.
Toplumsal Ahlâk İlkeleri
Toplumsal hayatta da insan ilişkilerini düzenleyen, din,
hukuk ve ahlâktır. Bu üç alan (din, hukuk ve ahlâk), bir
üçgenin birbirini tamamlayan üç kenarı gibidir. Hırsızlık,
dinî açıdan “haram”, hukuk açısından “yasak”, ahlâken de
“kötü” bir davranıştır. İslâm medeniyeti bir “hayır ve vakıf
medeniyeti”dir. İslâm ahlâkının ben merkezli değildir.
İslam ahlakında, Îsar ;başkasını kendine tercih etme
vardır.

Toplumsal ahlâk ilkelerinden bazıları; ; doğruluk,
yardımlaşma ve dayanışma, başkalarıyla iyi geçinmek,
büyükleri saymak, küçükleri sevmek, iyiliği tavsiye
etmek, kötülükten sakındırmak, kardeşlik, dostluk ve
arkadaşlık, komşuları ve akrabayı gözetmek ‘tir.
Doğruluk
Doğruluk, insan ilişkilerinde her konuda din, ahlâk ve
hukuk kurallarını gözetmek, hile ve haksızlıktan uzak
durmak, yalan söylememektir.
Doğruluk, İslâm ahlâk ilkelerinin en kapsayıcı olanıdır.
İslâm’ın bir özel anlamı da “sırât-ı müstakîm (doğru
yol)”dir.
Doğruluk, dinimizin de imandan sonra en fazla
önemsediği, insan kişiliğini çok yönlü kuşatan ilkelerden
biridir. Bunun için Müslümanlar her gün beş vakit
namazlarında Yüce Allah’a “bize doğru yolu göster.”
(Fâtiha /1: 6) diye dua ederler.
İnsanı yücelten, gerçek anlamıyla “insan” yapan şey;
doğruluğu ilke edinen bir yaşam tarzı benimsemesi ve
öyle yaşamasıdır.

İnandığı, düşündüğü, bildiği ve tanık olduğu gerçekleri,
olduğu gibi, eksiksiz ve fazlasız ifade etmek, doğru
kimselerin özelliğidir. Verdiği sözü yerine getirmek,
yerine getiremeyeceği sözler vermemek de doğruluğun
gereğidir.
Kant ahlâkî emirleri “şartlı (hipotetik) ve şartsız
(kategorik) emir” şeklinde ikiye ayırırken, ahlâkta şartsız
emrin önemli olduğunu vurgulamıştır.
İnsan, özünde, sözünde ve davranışlarında doğru
olmalıdır. Hz. Peygamber, kendisini Hûd sûresinin
yaşlandırdığını söylemektedir. “Niçin?” diye
sorulduğunda, “Çünkü o sûrede ‘emrolunduğun gibi
dosdoğru ol!’ ayeti (Hûd /11: 112) var.” buyurmuştur.
Bazen bazı gerçeklerin gizlenmesi, ahlâkî açıdan bir
çelişki değil, aksine bir görev olarak görülür bunlar :
a. Bir kimsenin, sadece kendisine söylenmiş olan
veya görevi gereği bildiği bir sırrı başkasına
söylemesi, doğru değildir.
b. Ülkeye veya millete zarar verecek bir bilginin,
düşmanlara verilmesi doğru değildir.
c. İki kişinin arasını açacak, bir ailenin dağılmasına
sebep olacak bir gerçeği söylemek doğru değildir.

Yardımlaşma ve Dayanışma

Yardım, bir insana kendi gayretiyle elde edemeyeceği bir
imkânı elde etmesinde veya karşılayamayacağı bir ihtiyacı
karşılamasında veya defedemeyeceği bir belayı başından
savmasında ona sözle, fiziki olarak veya daha başka bir
vasıta ile destek olmaktır. . Yardımlaşma, yardımın
karşılıklı olarak gerçekleşmesidir. Kur’ân’da ve hadislerde
yardımlaşma sadece teşvik edilmemiş, aynı zamanda emre
Yardımlaşmanın en güzel örneğini Hz. Peygamber
vermiştir. O, hicret ettiğinde Mekke’den gelenlerle
Medînelileri kardeş ilân etmiştir. Medîneliler Mekkeli
kardeşlerine her konuda yardımcı olmuşlar ve kendilerine,
“yardım edenler, yardımcı olanlar” anlamında “ensar”
denmiştir.

Kur’ân ışığında, yardım edilecekler: anne-baba ve
yakınlar, fakirler, yetimler, yolda kalmış yolcular, esirler,
köleler, borçlular, ihtiyaç sahibi muhacirler ve kalbi
İslâm’a ısındırılmak istenen kimseler.
Zekât, yardımlaşmanın en güzel örneği ve uygulaması,
yardımlaşmanın ibadet niteliğini almış şeklidir.
Manevî yardımlaşma şekilleri: Üzgün ve canı sıkkın birine
moral vermek, sınava girecek arkadaşımıza başarılar
dilemek, yakınını kaybeden birini teselli edip yeniden
hayata bağlamak, haksızlık karşısında susmayıp haklıyı
desteklemek gibi.
Vakıflar Allah rızası için, iyi niyetlerle, farklı alanlarda
insanlara yardım amacıyla kurulmuştur. Vakfedilen mal,
arazi ya da bina vb. Allah rızası için, toplum yararına
kullanılmak üzere bağışlanır. Bağışlanan şey, bir bakıma
ölümsüzleşmiş, toplum yararına kullanılan sürekli bir
hayır (sadaka-i câriye) haline gelmiştir.
Vakıflar, İslâm medeniyetinde toplumsal yardımlaşma ve
dayanışmanın sembolü olmuş, Hz. Peygamber
döneminden beri yüzyıllar boyu hizmet vermiştir.
İslâm medeniyeti adeta bir hayır medeniyetidir. Vakıflar
ise, hayrın ve yardımlaşmanın kurumlaşmış ve somut
olarak ortaya çıkmış halidir.

Başkalarıyla İyi Geçinmek

Annemiz ve babamız, kardeşlerimiz, büyüklerimiz olmak
üzere bütün aile yakınlarımız, komşularımız ve
arkadaşlarımız herkesle iyi geçinmek, karşılıklı sevgi,
saygı ve anlayış içinde olmak ve onlarla iyi ilişkiler
kurmak, dinî ve ahlâkî görevlerimizdendir.
Herkesin düşüncesine saygıyla yaklaşmak, insanî büyük
bir erdemdir. Sahip olduğumuz Allah inancı ve sevgisi de,
bize insanları sevmeyi, onlarla iyi geçinmeyi, kimseyi hor
görmemeyi gerektirir.

İslâm” kavramının kökü olan “silm”, huzur, barış, esenlik
ve güvenlik demektir. Müslüman ise, huzur ve barış
içinde, güvenilir olan kimsedir.
Hz. Peygamber de Müslümanı; “Başkalarıyla iyi geçinen
(ülfet eden) ve kendisiyle iyi geçinilen (ülfet edilen)
kimse” olarak tanımlamış, “insanlarla iyi geçinmeyen
(ülfet etmeyen) ve kendisiyle iyi geçinilemeyen (ülfet
edilmeyen) kimsede hayır olmadığını” söylemiştir.
Büyükleri Saymak, Küçükleri Sevmek
İnsan ilişkileri sevgi ve saygı temeli üzerine kurulur.
Yaşlılardan ilgi ve saygıyı esirgemek, onların moral
dünyasının zayıflamasına, daha çabuk yıpranmalarına
neden olur. Büyüklere gerektiğinde yer vermek, onların
huzurunda kemâl-i edeple oturmak, sohbetlerini dinleyip,
bilgilerinden ve hayat tecrübelerinden yararlanmak,
onların olgun kişiliklerini ve güzel davranışlarını örnek
almak, İslâmî edep ve ahlâkın gereğidir.
Sevgi ve şefkat, çocukların en önemli gıdasıdır. Sevgiyle
büyüyen bir çocuk kolay kolay suç işleyemez, başkasına
zarar veremez. Büyüklerin yürekten, gönüllü olarak
verdikleri sevgi, yaşlılık döneminde “saygı” şeklinde
onlara geri döner. Aslında saygı da “sevgi” demektir.
“Büyüklere karşı olan sevginin adı, saygıdır.” denilebilir.
Peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur ;
“Herhangi bir genç, yaşından dolayı bir ihtiyara saygı
gösterirse, Allah da ona yaşlandığında saygı gösterip
hizmet edecek kimseler yaratır.” (Tirmizî, “el-Birr ve’sSıla”, 75)
Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, toplumu birbirine
kaynaştıran en önemli toplumsal değerlerimizden biridir.
İyiliği Tavsiye Etmek, Kötülükten Sakındırmak
Kur’an-ı Kerîm emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker
(iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak) şeklinde ifade
eder. Bu ilke ile toplum adeta bir “kontrol mekanizması”
oluşturmuştur. Kur’an-ı Kerîm’de iyiliği tavsiye,
kötülükten sakındırma konusunda pek çok âyet vardır.
Kur’an, bu ahlâk ilkesinden, inananların güzel ve önemli
bir özelliği olarak övgüyle bahseder: “Onlar, Allah’a ve
ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten
menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi
insanlardandır.” (Âl-i İmran/3: 114) .
Hz. Peygamber de pek çok hadîsinde insanlara iyi ve
güzel şeyleri tavsiye etmemizi, toplumda bir kötülük
gördüğümüzde, onu en uygun bir şekilde düzeltmemizi
istemiştir.

Hz. Peygamber’in “emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker”
faaliyetleri toplum hayatının bütün cephelerini kapsamış,
ancak daha sonraları meşguliyetleri artınca, vasıflı bazı
kişileri esnaf ve sanatkârların işlerini denetlemek,
toplumun ahlâk düzenini kontrol etmekle
görevlendirmiştir.
Kardeşlik
Kardeşliğin yaygınlaşmasıyla, toplumda insan ilişkileri
daha sıcak ve samimi bir nitelik kazanır, birlik ve
beraberlik ruhu gelişir, problemler daha kolay çözülür.
İslâm kardeşliği, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in daha
özel vurgu yaptığı ve üzerinde ısrarla durduğu “inanç
kardeşliği”dir. Bu kardeşliğin temeli Mekke’de atıldı,
Medine’de gelişti ve kurumsallaştı. Mekke’de
Müslümanlar, Hz. Peygamber’in oluşturduğu bu kardeşlik
ruhu ile birbirine kenetlendi. Bu, insanlığın gördüğü en
güzel ve örnek “kardeşlik” olmuştur.
İslâm, insanlar arasındaki kan bağını önemsemekle
beraber, üstünlüğü takvâya, gönül birliğine ve din
kardeşliğine vermiştir.

Hz. Peygamber, Müslümanları bir bedene benzetir.
Onların birbirini sevmesini, birbirine merhamet etmesini,
birbirini korumasını ister. Bir Müslümanın, din kardeşiyle
üç günden fazla küs durması doğru değildir. Yine bir din
kardeşini küçümseyip hor görmek, bir mü’min için günah
olarak yeter.
Kur’an-ı Kerîm’de Hucurât sûresinde bir bakıma İslâm
kardeşliğinin ilkeleri özet olarak ortaya konur.
Akraba İlişkileri
Anne ve baba tarafından kan bağıyla bağlı olduğumuz
yakınlarımıza “akraba” denir. Akrabalarımızı ziyaret
edip, hal ve hatırlarını sormak, onları sevip saymak da
ahlâkî görevlerimizdendir. Akrabalarımızla olan ilişki,
İslâm dinî literatüründe “sıla-i rahim” kavramı ile ifade
edilir. Sıla-i rahim, kısaca “akrabalık bağı” demektir.
Peygamberimiz, teyzeyi anne; amca ve dayıyı da baba
yerinde görmüş, onlara ona göre değer vermemizi
istemiştir.

Komşuluk İlişkileri

Aile ve akrabalarımızdan sonra yakın ilişki içinde
bulunduğumuz kişiler, komşularımızdır. İçinde
yaşadığımız modern dünya ve çağdaş yaşam tarzı, her ne
kadar komşuluk ilişkilerindeki eski canlılığın
kaybolmasına neden olmuşsa da komşuluk ilişkilerine eski
dinamizmini yeniden kazandırmak zorundayız.
Peygamberimiz ; “Cebrail, bana komşuya iyilik yapmayı
(ve onunla iyi geçinmeyi) o kadar tavsiye etti ki, onu bana
mirasçı yapacak zannettim diye buyururken, dinimizin
komşuya verdiği değeri ifade etmiştir.

Komşumun kişi üzerindeki hakları konusunda , Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur ;
a. “Hastalanırsa ziyaretine gidersin.
b. Ödünç bir şey isterse verirsin.
c. Darda kalırsa yardım edersin.
d. Başına bir felâket gelirse teselli edersin.
e. Bir nimete kavuşur, sevindirici bir gelişme olursa
tebrik eder, sevincini paylaşırsın.
f. Vefat ederse cenazesine katılırsın.
g. Evinin çatısını onunkinden yüksek yapma ki
onun rüzgârını kesmeyesin.

Dostluk İlişkileri

Dostluk ve arkadaşlık, toplumsal bir varlık olan insanın en
önemli ihtiyacıdır. Kindî ve İbn Miskeveyh dost
kavramını; “Sen demek olan bir başkası” şeklinde
tanımlar. Aristo, “insan iyi durumda da, kötü durumda da
dosta ihtiyaç hisseder. Kötü durumda iken dostlarının
yardımına, iyi durumda iken de onların yakınlığına ve
iyilikte bulunabileceği kimselere ihtiyaç duyar.” der.
Öyleyse dostluk, insanın her durumda aradığı bir şeydir.

Sokrates de, “Dostluk konusunun küçük olduğunu
zanneden kimsenin kendisi küçüktür. Bence dostluğun
değeri ve önemi, Karun’un altınlarından, kralların
hazinelerinden, insanların elde etmek için yarıştıkları
mücevherlerden daha büyüktür. Bunlar kesinlikle dostluğa
denk olamaz. Bunların hiçbiri yardımına güvendiğin
dostunun yerini tutmaz.” der. Bu ifadeler gerçek dostluğun
insan için ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!