MenüKapat

Ünite 8: Hz. Ömer Dönemi

Hz. Ömer’in Halife Seçilmesi
Hz. Ömer’in fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber,
onu bu iş için biraz sert mizaçlı bulanlar da oldu. Ancak
Hz. Ebû Bekir onlara hilafet için Ömer’in uygun olduğunu
söyledi. Hz. Ömer’i kendisinden sonra halife olarak
belirlediğini ifade eden bir yazı kaleme aldırdı ve bu
ahitnameyi halka okuttu. Halk da kabul edince Hz. Ömer
ikinci halife oldu. (634)

Hz. Ömer Halife seçilince insanlar kendisine “Halîfetü
Halîfeti Resûlillah” (Resûlullah’ın halifesinin halifesi)
diye hitap etmeye başladı. O, bunu kabul etmeyip; “Siz
müminlersiniz, ben de sizin emirinizim” diyerek kendisine,
müminlerin idarecisi olduğuna vurgu bakımından
“Emîru’l-Mü’minîn” denmesini istedi. İslâm tarihinde
“Emîrü’l-mü’minîn” tabiri ilk defa Hz. Ömer için
kullanılmıştır.

Yönetim Anlayışı

Hz. Ömer yönetimde insanların sosyal konumuna ve
zenginliğine itibar etmezdi. Dostluk ve akrabalık, suçluları
sorguya çekmesine ve gerektiğinde cezalandırmasına
engel olmazdı. Namazlardan sonra mescitte oturur, halkın
şikâyet ve arzularını dinlerdi. Geceleri dışarı çıkarak
dolaşır ve muhtaçların ihtiyacını karşılamaya çalışırdı.
Rastladığı kimselere devletin ve halkın durumunu sorardı.
Hz. Ömer’in başkasının görüş ve düşüncelerini dinler,
tarihte başarılı olmuş kimselerin tecrübelerinden ve
uygulamalarından yararlanırdı.

Devlet malı konusunda çok titiz davranır, buradan yapılan
harcamaların milletin yararına olmasına dikkat ederdi.
Kendisi maaşını beytülmalden alırdı. Fakat buradan
Müslümanların en az pay alanı idi. Maaşıyla çoğu zaman
ihtiyacını karşılayamazdı.
Hz. Ömer, bir görevli tayin ettiği zaman, muhacir ve
ensardan oluşan bir grubu şahit tutarak onun için bir
sözleşme yazar ve ona beygire binmemesi, yönetiminden
sorumlu olduğu kimselerin orta hallilerinin güçlerinin
yetmediği yiyecekleri yememesi, ince giymemesi ve
halkın ihtiyacından önce başka bir işle meşgul olmamasını
şart koşardı.

Hz. Ömer bid’at ve hurafelere karşı tavır takınır ve
bunların önlenmesi için gerekli tedbirleri alırdı.
Hz. Ömer ölüm döşeğinde iken kendisine yerine birini
bırakması teklif edilince ilk Müslümanlardan
Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman, Hz. Ali, Talha bin
Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam ve Sa‘d b. Ebû Vakkas’dan
oluşan altı kişilik şûranın toplanarak üç gün içerisinde
aralarından birini halife seçmelerini istedi.

Yönetimde Takip Ettiği Yöntem
İstişare

Halifenin bu dönemde yargı ve yürütme yetkilerini elinde
topladığı kabul edilmektedir. Bütün bu hizmetleri yerine
getirmeye çalışan Hz. Ömer, Kur’an-ı Kerim’de yer alan
şûra esasını (Al-i İmran 3/1 59; Şura 42/38) en iyi biçimde
işletmiştir.
Hz. Peygamber’in en fazla istişarede bulunduğu sahabiler
arasında yer alan Hz. Ömer, hilafeti döneminde karşı
karşıya kaldığı bütün konularda Müslümanların
görüşlerine başvurmuştur.
Hz. Ömer Suriye, Mısır ve Irak’ta gerçekleştirilen
fetihlerle birlikte ele geçirilen toprakların hukukî
durumunun tespiti ve buralardan gelen ganimet mallarının
taksimi ile ilgili kararını yaptığı görüşmeler sonucunda
vermiştir.
Hz. Ömer sadece Medine’deki ashabla değil, ihtiyaç
olduğu takdirde uzak eyaletlerdeki halk ve yöneticilerle de
istişarede bulunmuştur.
Hz. Ömer, yöneticilerini de istişareye teşvik etmiş,
onlardan gerek kendisiyle, gerekse yanlarında bulunan
tecrübeli kişilerle görüşme yapmadan karar vermemelerini
istemiştir. O İran üzerine gönderdiği ilk ordu komutanı
Ebû Ubeyd es-Sakafî’ye; “Peygamber’in ashabının
sözlerini dinle, onlarla daima istişare et. Başkalarının da
fikirlerine müracaat et. Hiç bir kararda aceleci olma”
demiştir.
Hz. Ömer’in istişare ettiği şura üyeleri arasında kadınlar
da vardır.

Denetim

Hz. Ömer, sorumluluk makamında olanları denetlerdi. Bu
uygulama, idarecilerin keyfi icraatlarını önlediği gibi, aynı
zamanda halkın yönetime olan güvenini de sağladı.
Halkın yöneticileri denetlemesi için onları bu konuda
cesaretlendiren Hz. Ömer’in bu konuda şöyle dediği
nakledilmektedir: “Ey müslümanlar! Âmiller size musallat
olmak, malınızı yağmalamak için gönderilmiyor. Eğer
âmillerden biri yanlışlar yaparak size kötü davranırsa bana
haber veriniz ki gerekeni yapayım.”
Hz. Ömer, cepheye gönderdiği orduları da sürekli kontrol
etmiş, kurduğu haberleşme ağı sayesinde ordu
komutanlarının bütün uygulamalarından haberdar
olmuştur.
Hz. Ömer, Müslümanlardan sadece yöneticilerini değil,
bizzat halife olarak şahsını da denetlemelerini istemiştir.
Hz. Ömer, Mısır valisi Amr b. Âs’ın valiliği esnasında çok
mal edindiği duyumunu alınca Muhammed b. Mesleme’yi
göndermek suretiyle onun mal varlığının yarısına el
koymuş ve hazineye intikal ettirmiştir.
Hz. Ömer’in; “Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah
bunu Ömer’den sorar diye korkarım” sözleri, onun
sorumluluk duygusunu en güzel ifade eden tarihî bir
cümledir.

Fetihler

Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah’ın vefatından hemen sonra
Ridde hareketlerini yaklaşık altı ay içinde bastırdı. Hz.
Ömer devrinden önce müslümanlar başarılı askerî harekât
gerçekleştirdi. Hz. Ömer’e düşen, bu siyaseti devam
ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye’nin
fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan
İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu.

Irak Cephesi

Hz. Ömer, halkın biatını kabul ederken onlara Irak
cephesindeki İslam ordusuna yardım etmeleri için çağrıda
bulundu. Ebû Ubeyd, önce bazı başarılar gösterdi ise de
“Köprü Savaşı” diye bilinen savaşta Fırat nehrinin
doğusuna geçip fillerle takviye edilmiş bir İran ordusu
karşısına çıkınca ağır bir yenilgiye uğradı ve şehid oldu
(13/634).

İki yıl sonra Sa’d b. Ebû Vakkas komutasındaki İslam
ordusunun, Rüstem komutasındaki İran ordusunu Kâdisiye
savaşında yenmesiyle ‘‘Köprü Savaşı’’ yenilgisinin izleri
silinebildi. Kâdisiye Savaşı’nda Sâsânî kumandanı
Rüstem müslümanlar tarafından öldürüldü ve büyük bir
bozguna uğrayan Sâsânî ordusu dağıldı (15/636). Kâdisiye
Savaşı İslâm tarihinin en önemli zaferlerinden biridir. Bu
meydan savaşıyla Kuzey Irak ve İran’ın kapıları
müslümanlara açılmış, İran ordusu ağır bir yenilgiye
uğratılmış ve Kisrâ III. Yezdicerd, saraylarını İslam
ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştır.
Kâdisiye’den kaçan Sâsânî ordusunun bir kısmı ile
Kisra’nın yönlendirdiği birlikler Celûla yöresinde
toplandı. Bölgeye giden 12.000 kişilik İslâm ordusu,
Sâsânî ordusunu yenerek burayı da ele geçirdi. Daha sonra
Hüzistan, Musul ve Erdebil’i ele geçiren müslümanlar
Nihavend zaferiyle Irak’ın fethini büyük ölçüde
tamamlamış oldular. İran’ın batısında Hemedan şehrinin
60 km. kadar güneyinde yer alan Nihavend yakınlarında
cereyan eden bu büyük savaşta 30.000 kişilik İslâm
ordusunun kumandanlığına Nu‘mân b. Mukarrin tayin
edilmişti. Kumandanlığını Fîrûzân’ın yaptığı Sâsânî
askerlerinin sayısı konusunda 60.000 ila 150.000 arasında
değişen rakamlar verilmektedir. Sâsânî ordusu ayrıca çok
sayıda file sahipti. Üç gün süren savaşın son gününde
Nu‘mân b. Mukarrin şehid düştü; kumandanlığı Hz.
Ömer’in daha önce emrettiği gibi Huzeyfe b. Yemân
üstlendi. Savaş neticesinde Sâsânî ordusu tamamen
dağıldı. Savaşın ardından Nihavend’i kuşatan
müslümanlar şehri ele geçirdiler (21/642). Nihâvend
savaşı İslâm tarihinde önemli dönüm noktalarından biridir.
Sâsânîler burada uğradıkları ağır yenilginin ardından bir
daha toparlanamadılar.

Suriye Cephesi

12 Hz. Ömer, göreve geldikten sonra Bizans
İmparatorluğu’na karşı Suriye cephesindeki savaşlara da
ara verilmeden devam edilmesini istedi. Hz. Ebû Bekir
döneminde kazanılan Ecnadeyn zaferinden (13/634) sonra
Hz. Ömer devrinde yapılan Fihl Savaşı’nda da
Müslümanlar, Bizans kuvvetlerine büyük zayiat
verdirdiler (23 Ocak 635).

Müslümanların başarıları üzerine Bizans İmparatoru
Herakleios, hıristiyan Araplar’ın ve Ermeniler’in katıldığı
50.000 ila 100.000 kişi arasında olduğu tahmin edilen bir
ordu hazırlayarak ardarda yaşanan bu yenilgilere bir son
vermeyi düşündü. Bizans’ın yaptığı savaş hazırlıklarını
öğrenen Hâlid b. Velîd, Humus ve Dımaşk’taki kuvvetleri
de çağırdı ve sayıları 25.000’i aşan askerleriyle Yermük
vadisine geldi. Savaşmadan beklenen üç aydan sonra 12
Receb 15 (20 Ağustos 636) günü yapılan meydan
savaşında Bizans ordusu çok ağır bir yenilgiye uğradı ve
bölgedeki bütün şehirler müslümanların eline geçti.
Yermük Savaşı’ndan sonra, Suriye Bizans’ın elinden çıktı
ve İslam devletinin sınırları Toroslar’a dayandı. Bizans
İmparatoru Herakleios, sınır bölgelerinde yaşayan halkı
müslümanların tehdit ve saldırılarından korumak üzere iç
kısımlara çekerek geniş bir sahayı boş bıraktı. Öte yandan
Filistin’in fethine devam edildi ve Kudüs kuşatıldı. Patrik
Sophronios şehrin anahtarlarını o sırada inceleme ve
görüşmelerde bulunmak için Suriye’ye gelen ve Cabiye’de
bulunan Hz. Ömer’e teslim etmek istediğini belirtti. Halife
bizzat Kudüs’e giderek halka eman verip kendileriyle bir
antlaşma yaptı (17/638).

Mısır ve Kuzey Afrika Cephesi

Hz. Ömer, Suriye ve Filistin’de mağlup olan bazı Bizanslı
komutan ve askerlerin Mısır’a kaçtığını ve Mısır’ın
fethinin gerekli olduğunu söyleyen Amr b. Âs’ın görüşünü
benimseyerek Mısır’ın fethine izin verdi. Amr, 642 yılında
fethi tamamladı. Başarısından dolayı Amr’a “Mısır fatihi”
ünvanı verildi ve Hz. Ömer tarafından Mısır’a vali tayin
edildi.

Fetihlerden Sonra Yapılanlar

Fethedilen yerlerdeki insanlar eğer savaşsız antlaşma
yapmayı kabul etmişlerse sözlerine sadık kaldıkları sürece
esir ve köle muamelesine tabi tutulmayacaklardır. İslam’ı
kabul ettiklerinde Müslümanlarla aynı haklara sahip
olacaklarına, eski dinlerinde kalmak istediklerinde cizye
ödemek şartıyla zimmî statüsüne girerek can ve mal
güvenliğine kavuşacaklarına, kendilerine din ve vicdan
hürriyeti tanınıp mabetlerine dokunulmayacağına ve
ibadetlerine karışılmayacağına dair kendileriyle
antlaşmalar yapılmıştır.

Hz. Ömer, savaşarak ele geçirilen yerlerde yaşayan halkın
da barış yoluyla ele geçirilen yerlerin halkı gibi zimmî
statüsünde kabul edilmesini ve ziraata elverişli
topraklarının ödeyecekleri haraç karşılığında kendilerine
bırakılmasını istemiştir.
Hz. Ömer Döneminde Vilayetlerin İdaresi
Fethedilen yerlerin artması ve yeni şehirlerin kurulması
sebebiyle sayıları çoğalan valilerin tayinine ayrı bir önem
veren Hz. Ömer, vali olarak atamayı düşündüğü
kimselerin durumlarını sahabilerle istişare etmeye ve
adayları ehil kimseler arasından seçmeye itina gösterirdi.
Raşid Halifeler döneminde Hz. Peygamber devrinde
olduğu gibi ordu komutanlarına “emîrü’l-ceyş” veya
“emîrü’l-cünd” adı veriliyor, vilayetlerin idaresini yürüten
valilere de çok defa “emîr” ve bazen “âmil” deniliyordu.

Vali ve Diğer Görevliler

Valiler görevli bulundukları vilayette halifenin otoritesini
temsil ediyorlardı. Vali, namazlarda imamlık yapar,
mescitlerde halka İslam esaslarını öğretir, şehirde emniyet
ve asayişi sağlar, adlî işleri yürütür ve suçluları
cezalandırırdı. Savaş sırasında orduyu düzenlemek ve
savaşı idare etmek, fetihlerden sonra ele geçen yerlerin
halkı ile antlaşmalar yapmak, vergileri toplamak, devlet
görevlilerinin maaşlarını dağıtmak, ganimetleri taksim
etmek ve beytülmal hissesini Medine’ye göndermek,
esirlerin durumunu karara bağlamak, müslümanları yeni
yerleşim merkezlerine ve eski şehirlere yerleştirmek gibi
görevleri yine valiler yürütürdü.
Vilayetlerde valinin yanında kâtip, divan kâtibi, haraç
âmili, sâhibü’ş-şurta, beytülmal âmili ve ordu kumandanı
gibi devlet görevlileri bulunuyordu.
Hz. Ömer zamanındaki büyük vilayetler Hicaz, Yemen,
Bahreyn, Şam (Suriye), Irak ve Fars ile Mısır idi. Kazaî ve
malî işleri, genel idareden ayıran Hz. Ömer, divan
teşkilatını kurdu.
Görev yerlerine gitmeden önce vali ve âmillerin bütün mal
ve servetleri kaydedilirdi. İleride aşırı miktarda servet
artışı olanlar sorguya çekilerek durumları araştırılır, bazen
servetlerinin bir kısmına el konulurdu.

Adalet ve Kaza

Kazaî işleri kadılar, malî işleri haraç âmilleri yürütüyordu.
Vilayetlere ilk kadı tayinini Hz. Ömer yaptı. Bazen vali de
kadı tayin ederdi. Bu sistem dört halife dönemi sonuna
kadar böyle devam etti.
Hz. Ömer, birçok vilayette adlî ve malî işleri genel
idareden ayırıp buralara doğrudan kendisine bağlı kadı ve
vergi memurları göndermeye başladı.
Hz. Ömer, Dımaşk Valisi Muaviye’ye gönderdiği
yargılama hukukuyla ilgili yazılı talimatlarla İslâm
tarihinde mümtaz bir yer kazanmıştır. Hz. Ömer’in,
kadının tarafsızlığını, tarafların delil getirme
yükümlülüklerini, hâkimin yanlış kararından dönmesini,
Kitap ve Sünnet’te bulunmayan hususlarda kıyasa
başvurulmasını ve yalancılığı anlaşılıncaya kadar her
müslümanın şahit kabul edilmesi gerektiğini belirtmesi bu
konuda önemli bir gelişmedir.

Mali Yapı

Hz. Ömer devrinde gerçekleştirilen fetihler sonucu ele
geçirilen ganimetlerde büyük bir artış olmuştu.
Devletin Gelirleri
Gayri müslim tebaanın erkeklerinden can ve mal emniyeti
ile inanç hürriyetini sağlama karşılığında cizye adıyla baş
vergisi alınırdı. Bu vergi, Hz. Peygamber devrinde
alınmaya başlandı ve Hz. Ömer devrinde de devam etti.
Gayri Müslim topraklardan alınan vergiye harac denir. Bu
vergi Hz. Ömer zamanında konuldu. Gayr-i Müslimlerden
savaş yoluyla alınan her türlü mal ve esirlere ganimet
denir. Bu ganimetin beşte biri “humus” adıyla hazineye
alınır.

Bir yere ticaret için gelen tacirden Hz. Ömer vergi alırdı.
Müslüman’dan kırkta bir, zımmîden (antlaşmalı gayri
müslim vatandaş) yirmide bir, harbîden (antlaşması
bulunmayan başka ülkenin gayri müslim vatandaşı) onda
bir vergi alınırdı. Bu vergi İslam devleti sınırlarından giren
ve çıkan mallar ile devletin çeşitli bölgeleri arasında
nakledilen mallardan alınırdı.
Müslüman zenginlerin mallarından genelde kırkta bir
oranında alınan zekât da devletin önemli gelirleri
arasındadır. Müslüman çiftçiler, arazilerden elde ettikleri
ürünlerden emekleri dikkate alınarak onda bir ya da
yirmide bir oranında bir vergi öderler.

Devletin Giderleri

Hz. Ömer’in Beytülmal gelirlerinden olan zekâtı Tevbe
suresinin altmışıncı ayetinde belirtildiği gibi dağıttığı,
ancak kalbleri İslam’a ısındırılacak kimselerin artık
kalmadığını düşünerek İslam’a yeni girenlere fakir
değilseler zekât malı vermediği anlaşılmaktadır.
Divan Teşkilatı
Hz. Ömer, Irak, İran, Suriye, el-Cezire, Filistin ve Mısır’ın
fethiyle birlikte İslam devleti hâkimiyeti altına giren
topraklarda yaşayan gayri müslimlerin verdikleri ve “fey”
adı altında toplanan cizye, haraç ve ticaret malları
vergileri sonucunda artan gelirleri müslümanlara dağıtmak
üzere bir teşkilat düşünmüştür.
Hz. Ömer, fey gelirlerini beytülmalde toplayarak senede
bir defa “atiyye” adı altında dağıtmayı uygun buldu.
İnsanların isimleri “levh” denilen sayfalara yazıldı. Divan
kütüklerinin kaydına Hâşim oğullarından Bedir savaşına
katılanlarla başlandı.
Bu ilk divana bazıları Divanü’l-Cünd (ordu divanı) adını
vermişlerse de bunu yalnızca divan diye adlandıranlar
çoğunluktadır. Hz. Ömer feyden hisse alacak Medine
halkını, fetihlere katılmış kuvvetler ve aileleriyle birlikte
kabile esasına göre divan defterlerine kaydettirmiş, buna
bir kısım mevâ1î de dâhil edilmişti.
Irak, Suriye ve daha sonra Mısır’da da divan defterleri
hazırlandı.
Devletten devamlı atiyye almanın şartı hicret ve cihattır.
Mekke fethinden sonra hicretin yerini cihad aldı. Hz.
Ömer, cihada katılmayanlara fey gelirlerinden atiyye
vermemiştir.

Medeniyet Ve Kültür

Hz. Peygamber’den sonra İslam devletinin merkezde
halife, vilayetlerde valilerle yönetilen bir siyasî ve idarî
yapıya sahip olduğu bilinmektedir. Halkın seçimiyle
işbaşına gelen Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer’i halef bıraktı.
İslam’daki kıdem, yüksek ahlak, liyakat ve Hz.
Peygamber’e yakınlık o toplumda halife olmak için
önemli kriterler oldu. Bu dönemde halifenin halkı
yönetmek ile namazda imamlık yapmak gibi dini
hizmetleri yürütme görevi de vardı.
Hz. Ebû Bekir kendisine “halifetullah” değil “halifetü
resülillah” denilmesini istediğine göre Râşid halifeler
döneminde halifeler, iktidarın kaynağının müslümanlar
olduğunu kabul etmişlerdir.
Halifelerin görevleri, adaleti sağlamak, devleti yönetmek,
halkın dinî ve dünyevî işlerini yürütmek şeklinde
özetlenebilir.

Bayındırlık Hizmetleri

Müslümanlar, ele geçirdikleri şehirlerde bazen eski
mabedleri tamamen veya kısmen camiye çeviriyorlar,
bazen de yeni camiler yapıyorlardı. Barış yoluyla ele
geçen şehirlerde ise eski mabedlere dokunulmamıştır. Hz.
Ömer bizzat kendisine teslim olan Kudüs’te mabedlere
dokunmamış, çöplük haline getirilen Mescid-i Aksa’nın
yerini buldurarak buraya büyük bir cami yapılmasını
emretmiştir.
Bayındırlık hizmetleri arasında ziraata elverişli toprakların
sulanması için kanal sistemlerinin kurulmasını zikretmek
gerekir.
Amr b. Âs da Nil nehrini Kızıldenize birleştiren 69 mil
uzunluğunda bir kanal açtırmıştır. Bu kanala “Emirü’lmü’minîn nehri” adı verilmiştir. Bu kanal sayesinde
Medine’ye erzak göndermek mümkün oldu. Nil’den
hareket eden gemiler, bu kanaldan geçerek Kızıldeniz’e
ulaşır, oradan Cidde’ye inerlerdi.

Şehirlerin Kuruluşu

Ele geçirilen Irak ve İran topraklarını tek merkezden idare
etmek imkânsız hale gelmeye başlayınca bu bölge iki ayrı
merkezden idare edilmek üzere Basra ve Kûfe şehirleri
kuruldu.
Askerî amaçlı yeni şehirlerin merkezinde caminin yanı
sıra valiler için bir konak ve halkın ihtiyaçları için çarşı
yapılmış, arkasından kabilelere göre ayrılan yerlere
mahalleler kurulmuştur. Kûfe ve Basra şehirlerinde
beytülmal binası, aynî ve nakdî vergi gelirlerinin
saklandığı dârü’r-rızk, şehirlerin kenarında dârü’l-berîd
(posta evi) ve askerî kışlaların her birinde geniş kapasiteli
at ahırları inşa edildi ve mezarlık sahaları ayrıldı.

Eğitim Öğretim

Kur’ân-ı Kerim’in mushaf haline getirilmesi hususunda
Hz. Ebû Bekir’i ikna eden Hz. Ömer, bütün İslam
beldelerindeki valilere mescid ve mekteplerde eğitim ve
öğretime Kur’ân’la başlanmasını emretmiş, bu maksatla
çeşitli vilayetlere Medine’den bazı sahabîleri göndermiş,
onlara maaş bağlamıştır.
Hz. Ömer tarafından Kûfe’de görevlendirilen Abdullah b.
Mes‘ûd, burada verdiği kıraat ve tefsir dersleriyle Kûfe
ekolünün temellerini atmış, özellikle Irak’ta ehl-i re’y
(akla ve yoruma önem veren akım) hareketinin
doğmasında etkili olmuştur.

Hz. Ömer hadislerin rivayeti konusunda çok titizlenirdi.
Hz. Peygamber’den bizzat duymadığı bir hadisi rivayet
eden sahabîlerden bunu Rasûlullah’ın söylediğine dair
şahit getirmelerini isterdi.
Hz. Ömer’in İslam’ı doğru anlama ve yorumlamada
ictihad yapması Müslümanlara örnek olmuştur. Onun bazı
ictihadları şunlardır:
1. Irak topraklarına farklı bir statü getirip onları
ganimet olarak gazilere dağıtmadı.
2. Kıtlık yılında hırsızlara had cezası uygulamadı.
3. Sarhoşluk suçunun sünnette belirlenen cezasını
arttırdı.
4. Aynı anda söylenen üç talakı üç ayrı zamanda
söylenmiş talak gibi saydı.
5. Teravih namazının camide toplu olarak
kılınmasını başlattı.

Hicrî Takvimin Kabulü

Hz. Ömer devrinde gerçekleşen fetihler neticesinde Basra
ve Aden körfezleri yoluyla Hint-Çin, Hire şehrinin
yakınına kurulan Kûfe yoluyla da Arabistan, SuriyeFilistin-Anadolu, İran, Orta Asya, Mısır ve Doğu Akdeniz
arasında eskiden beri devam eden ticaret yolları
müslümanların eline geçmiş oldu.
Ticarî hayatın canlanması sonucunda kullanımı çoğalan
senetlerde tarih tesbiti ihtiyacı gibi gerekçelerle Hz. Ömer,
hicreti takvim başlangıcı olarak kabul etti ve böylece hicri
takvim yürürlüğe girdi. Hz. Ali’nin teklifi üzerine 16 yılı
Rebîülevvelinde (Nisan 637) (17 ve 18 yılı olduğuna dair
rivayetler de vardır) hicrî takvimin kullanılmaya
başlanması kararlaştırılmış ve muharrem ayı hicret
takviminin ilk ayı olarak kabul edilmiştir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!