Menü Kapat

Ünite 8: Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası (1923-1938)

Atatürk Dönemi’nde (1923-1938) Dünya ve
Türkiye

Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı 1923-
1938 yılları arası genel olarak “Atatürk Dönemi” olarak
adlandırılmıştır. Bu dönemlerden ilki, Cumhuriyet’in
ilanından Türkiye’nin uluslararası bir kuruluş olan
Milletler Cemiyetine o günkü ifadeyle Cemiyet-i Akvâma
üye olduğu tarihe kadar olan dönemdir (1923-1932 yılları
arası). İkincisi ise, Türkiye’nin Milletler Cemiyetine üye
olduğu yıldan Atatürk’ün ölümüne kadar devam eden
dönemdir (1932-1938 yılları arası).

1923-1938 döneminde takip edilen dış politikayı Atatürk’ün
temel dış politika ilkeleri yönlendirmiş; millî, bağımsız,
gerçekçi, barışçı, akılcı, çağdaşlaşmadan, güvenlikten ve
ittifaklardan yana tavır alınmıştır. Atatürk’ün barışçılığı, 20
Nisan 1931’de seçim dolayısıyla yayımlamış olduğu
beyannamesinde, “Cumhuriyet Halk Fırkasının müstakar
umumi siyasetini ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ için,
çalışıyoruz.” cümlesiyle dile getirilmiştir.
1. Dünya Savaşı’nda yaşanan acılar sonrasında, kurulacak
yeni dünya düzenini ve barışı koruyacak uluslararası bir
örgütün kurulması düşüncesiyle toplanan Paris
Konferansı’nda 28 Nisan 1919’da Cemiyet-i Akvâm
(Milletler Cemiyeti)
oluşturulmuştur. Ardından, barışının
korunmasını ve silahsızlanmanın gerçekleştirilmesini
sağlamak için devletler arasında başka antlaşmalar ve
paktlar da oluşturulmuştur. Bunlardan biri Locarno
Antlaşması’dır. Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, Polonya,
Çekoslovakya ve Belçika arasında 1 Aralık 1925’te
Londra’da imzalanan bu antlaşma Almanya, Fransa ve
Belçika sınırlarının kesin ve sürekli olduğunu kabul etmiş,
uluslararası iş birliğine yeniden girmiştir. Bir diğer önemli
antlaşma da Kellogg-Briand Paktı’dır. ABD ve Fransız
Dışişleri Bakanları öncülüğünde Paris’te 27 Ağustos
1928’de imzalanan bu pakt Almanya, İngiltere, İtalya,
Japonya, Belçika, Polonya, Fransa, Çekoslovakya
tarafından kabul edilmiş, savunma savaşı dışındaki savaşları
kanun dışı sayan bu pakta aynı yıl Türkiye ve 1929’da
“Litvinov Protokolü” ile de Sovyetler Birliği katılmıştır.
Ancak, 1. Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya
düzeninden memnun olan (anti-revizyonist) ülkelerin
karşısında yer alan ve bu yeni düzenin değiştirilmesini
isteyen (revizyonist) ülkeler, uluslararası barışı tehdit eden
bir gerginlik politikası sürdürmüşlerdir. Almanya ve İtalya
faşizme ve saldırgan ilişkilere geçerek Milletler
Cemiyeti’nden çekilmiştir. Doğu’da da Japonya faşist ve
yayılmacı bir politika izlemiştir. Revizyonist gruba
Bulgaristan gibi küçük devletler de eklenmiş, bu süreç
dünyayı yeni bir büyük savaşa sürüklemiştir.
Bu dönemde Türkiye’de Cumhuriyet ilan edilmiş, halifelik
kaldırılmışı, laik devlet ve toplum düzenini kurulmuş,
karma ve birleşik eğitim-öğretime geçilmiş, Türk
modernleşmesi yolundaki gelişmeler hızla başarılmış,
faşist ülkelerde olduğu gibi kan temeline dayandırılmamış
bir “anayasal vatandaşlık” kavramı hayata geçirilmiş,
uygulanmaya çalışılan liberal, serbest piyasa ekonomisinin
tam gerçekleştirilememesi sonrasında “korumacı, devletçi,
sanayileşme modeli” başarıyla uygulanmış, sanayi
alanında çok önemli yatırımlar gerçekleştirilmiştir.
Atatürk Dönemi’ndeki uluslararası ortam Türkiye
Cumhuriyeti’ni de etkilemiş, dış politika ilkelerinin
şekillenmesine neden olmuştur.

1923-1932 Yılları Arasındaki Türk Dış Politikası

Atatürk’ün “…Türk milletine karşı, yüz yıllardan beri
hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı
zannedilmiş büyük bir suikastın, sonunda neticesiz
bırakıldığını ifade eder bir vesikadır.” dediği Lozan Barış
Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, Türkiye kendi
bağımsızlığına sınırlama getirecek olan uluslararası
bağlardan uzak kalarak, barışçı bir politika takip ederek
hem çevresindeki ülkelerle hem de özellikle Batılı
devletler ve dünya ile olan ilişkilerini de geliştirmiştir.
Ancak bu barışçı ve millî dış politikaya rağmen, bazı
zamanlar birtakım engellemelerle de karşılaşmıştır:

Türkiye-İngiltere İlişkileri ve Musul Meselesi

Lozan Barış Konferansı’nda, Türkiye ile İngiltere arasında
özel görüşmeler yoluyla halledilemeyen Musul meselesi
daha sonra konferansın resmî gündemine gelmiş, Türk
heyeti Musul’un (Musul, Kerkük ve Süleymaniye
Sancaklarından oluşan Musul Vilayeti) Türkiye’ye
bırakılması gerektiğini savunmuş, Irak’ın mandateri
(koruyucusu) sıfatıyla İngiltere Türkiye’nin bu isteğine
karşı çıkmış, İsmet Paşa’nın bölgede halk oylaması
yapılması fikri ise, İngiltere temsilcisi Lord Curzon
tarafından “Bölge halkının rey (oy) verme alışkanlığı
olmadığı” gerekçesiyle kabul görmemiştir.
Lozan Barış Konferansı’nın kesintiye uğramasına sebep
olan ve çözümü konferans sonrasına bırakılan bu konu,
İngiltere’nin baskıları sonunda karara bağlanmak üzere
Milletler Cemiyeti’ne havale edilmiş, İngiltere’nin baskın
olduğu ve Türkiye’nin henüz üye olmadığı Milletler
Cemiyeti, Musul’da bir halk oylaması yapılmasının
imkânsız olduğu gerekçesiyle Türk tezini ret ederek
Musul’un Irak’ın bir parçası sayılması gerektiğine ve
Irak’ın 25 yıl süreyle İngiltere’nin mandası altında
kalmasına karar vermiştir.

Dış politikada yalnız kalan Türkiye ile İngiltere’nin
mandası altındaki Irak arasında Ankara’da 5 Haziran
1926’da Sınır ve İyi Komşuluk Antlaşması imzalanmış,
Musul Irak’ta, dolayısıyla İngiltere’de kalmıştır.
Türkiye’nin kazancı ise, petrol gelirlerinden pay almak
olmuştur. Türkiye, antlaşma yürürlüğe girdikten sonra 25
yıl süreyle Irak petrol gelirlerinin %10’unu almıştır.

Türkiye-Fransa İlişkileri

Sakarya Zaferi’nden sonra imzalanan Ankara Antlaşması
ile Türkiye-Suriye sınırı belirlenirken İskenderun Sancağı
(Hatay) için özel bir yönetim oluşturulmuştu. Sorunlu
geçen bir komisyon çalışmasından sonra Fransa’nın
ağırdan alarak ancak 30 Mayıs 1926’da Ankara’da
imzaladığı “Dostluk ve İyi Komşuluk Sözleşmesi”,
Türkiye-Suriye sınırını belirlemiştir. Cizre-Nusaybin sınırı
konusunda çözüm ise ancak Haziran 1929’da mümkün
olabilmiştir.

Lozan’da çözümlenemeyen Osmanlı borçlarının
ödenmesi için bu dönemde çoğunluğunu Fransızların
oluşturduğu alacaklılar ile Türkiye arasında görüşmeler
başlamış, yaşanan gerginliklere rağmen 1928’de Paris’te
Türkiye Büyükelçisi ile Osmanlı Duyûn-ı Umumiyesi
(Genel Borçları) temsilcileri arasında bir antlaşma
imzalanmıştır. 1929 dünya ekonomik buhranı yüzünden
antlaşmada öngörülen borcun ödenmesinde çok sıkıntı
yaşayan Türkiye payına düşen borcu, kâğıt para cinsinden
ve taksitli olarak ödemeyi kabul etmiştir. Bu ödemeyi de
1952 yılına kadar yapacaktır.

Bu dönemde, Türk-Fransız ilişkilerinde sıkıntı yaratan bir
diğer konu da Türkiye’deki Fransız misyoner okullar
konusudur. Türkiye, bu okullardaki tarih ve coğrafya
derslerinin Türk öğretmenleri tarafından Türkçe olarak
okutulmasını istemişti. Fransa bu isteğe karşı çıkmış ancak
Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında geri adım atmak
zorunda kalmış ve Türkiye’nin isteğini kabul etmiştir.
Bu yıllarda, iki ülke arasında bir gerginlik de Fransızlar
tarafından işletilen Adana-Mersin demiryolunun
“Millîleştirme politikası” kapsamında satın alınmak
istenmesi nedeniyle yaşanmıştır. Fransa, yine başlangıçta
bu karara tepki göstermiş ama kısa bir süre sonra bu
tutumundan vazgeçmek zorunda kalmış ve Haziran
1929’da yapılan bir antlaşmayla, Adana-Mersin demir
yolunu Türkiye’ye satmıştır.

Türkiye-İtalya İlişkileri

Mondros Mütarekesi’yle girmiş olduğu Anadolu
topraklarını İkinci İnönü Savaşı’ndan sonra terk etmeye
başlaması İtalya’nın Türkiye ile ilişkilerinin iyi yönde
gelişmesini sağlamışsa da 1922 yılında iktidara gelen
Mussolini yeniden sömürgeci ve saldırgan bir politika
izlemeye başlamış, Akdeniz politikasıyla Türkiye’yi
rahatsız eden hedefler dile getirmeye başlamıştır. Adriyatik
kıyıları ile yakından ilgilenmeye başlayan İtalya, Fransa
gibi Musul meselesinde İngiltere’yi desteklemiş, hatta
Türkiye’nin kuvvet kullanarak Musul’u almak için
girişimde bulunması hâlinde, İtalya’nın da Anadolu’ya
asker çıkaracağı söylentilerini yaymıştır. Bütün bunlar,
Türkiye’de İtalya’ya karşı olan güvensizliği artırmıştır.
Türk-İngiliz-Fransız ilişkilerinin Musul meselesinin
çözümünden sonra gelişmeye başlaması, Orta Avrupa
ülkelerinin İtalya’ya karşı bloklar oluşturması ve
sömürgeciliğe karşı olduğunu açıkça ifade eden
Türkiye’nin gittikçe sertleşen tutumu İtalya’yı daha
gerçekçi bir dış politika izlemeye zorlamış, 1928 yılında
Roma’da İtalya ve Türkiye arasında bir “Tarafsızlık,
Uzlaşma ve Adlî Tasfiye Antlaşması” imzalanmıştır.
Ancak bu durum çok uzun sürmemiş, ilişkiler kısa bir süre
sonra yeniden bozulmaya başlamıştır. İtalya’nın
1930’lardan sonra sömürge siyasetine, genişleme ve
yayılma amaçlarına geri dönmesi ve Doğu Akdeniz
politikası Türkiye’yi yeniden endişelendirmiştir.

Türkiye-Sovyet Rusya İlişkileri

Türk İstiklal Savaşı sırasında Moskova Antlaşması’yla
başlayan Türk-Sovyet ittifakı, Lozan Barış Antlaşması’nın
imzalanmasından sonra da Batılı devletlerin Türkiye’ye
karşı davranışlarının etkisi altında gelişmiştir. Milletler
Cemiyetinin Musul meselesinde Türkiye’nin aleyhine olan
kararını 16 Aralık 1925’te açıklaması nedeniyle, iki devlet
birbirine daha çok yaklaşmıştır. Bunun sonucu olarak
Türkiye ile Sovyet Rusya arasında 17 Aralık 1925’te Paris’te
“Türk-Sovyet Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması”
imzalanmıştır. Her iki ülkenin çıkarları göz önüne alınarak
hazırlanılan bu antlaşmadan sonra, iki ülke arasındaki
ekonomik ve siyasi ilişkiler gelişmeye başlamıştır.
Ancak, bu dönemde Türkiye ile Sovyet Rusya arasında
bazı sorunlar da yaşanmıştır. Türkiye, Stalin’in ve Sovyet
Rusya’nın rejim ihraç etme düşüncesine başından itibaren
sıcak bakmadığı için, ilişkilerini komünizmden ayrı bir
şekilde düşünmüş, buna göre dış politika geliştirmiştir.
Ayrıca, Türkiye’nin, Lozan sonrasında Osmanlı’dan kalan
borçlar konusunda Batılı devletler ile yapmış olduğu
antlaşmalar, örnek oluşturur kaygısıyla, Sovyet Rusya
tarafından hoş karşılanmamıştır. Bundan başka, Milletler
Cemiyetini büyük devletler tarafından kendisine karşı
girişilecek bir harekette kullanılacak bir araç olarak
gördüğünden, Rusya Türkiye’nin cemiyete üye olmasını
engellemeye çalışmıştır.

Türkiye, Sovyet Rusya ile 1925 Antlaşması’nı onaylayan
ve iki yıl daha uzatan protokolü 1929’da yeniden
imzalamakla birlikte, İngiltere, Fransa ve Yunanistan ile
olan sorunlarını çözmüş ve ilişkilerini iyileştirmiştir. Bu
iyileşme Sovyetleri memnun etmese de Türkiye yoluna
devam etmiştir. Bu yüzden, Sovyet Rusya yavaş yavaş
Türkiye’nin dış politikada dayandığı tek büyük devlet
olmaktan çıkmaya başlayacaktır.

Türkiye-Yunanistan İlişkileri

Türk-Yunan Savaşı Türklerin kesin zaferiyle ve Lozan
Barış Antlaşması’yla sonuçlanmıştı fakat iki devlet arasında
çözümlenmesi gereken pek çok sorun vardı. Bunların
başında “etabli (yerleşmiş) anlaşmazlığı” yani Türkiye’de
kalan “Rumlar” ile Yunanistan’da kalan Müslüman-Türk
azınlığın mübadelesi (değişimi) sorunu gelmekteydi.
Etabli anlaşmazlığı, Lozan Barış Konferansı’nda
görüşülmüş, iki ülke arasında 30 Ocak 1923’te imzalanan
bir sözleşme ve bir protokol ile çözüme kavuşturulmuştur.
Buna göre, 1 Mayıs 1923’ten itibaren Türkiye’de kalan
Rumlar ile Yunanistan’da kalan Müslümanların
değişimine başlanacaktı. Fakat 30 Ekim 1918’den önce
İstanbul Belediyesi sınırları içerisinde “yerleşmiş”
bulunan Rumlarla, Batı Trakya’daki Müslüman-Türkler
bu değişimin dışında kalacaklardı. Bunu gerçekleştirmek
için de uluslararası bir komisyon kurulacaktı.
İstanbul’da daha çok Rum’un kalması için gayret gösteren
Yunanistan’ın bu süreçte Batı Trakya Müslüman
Türklerinin mallarına el koyarak buralara Türkiye’den
gelmiş olan Rumları yerleştirmesi, Türkiye’nin de buna
karşılık vererek İstanbul’daki Rumların mallarına el
koyması iki ülke ilişkilerini da gerginleştirmiştir. Bu
mesele, iki ülke siyasi ilişkilerini tümden etkilemeye
başlayınca sorunu siyasi açıdan çözmek amacıyla, Türkiye
ile Yunanistan arasında 1 Aralık 1926’da Atina’da bir
antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşmayla, iki ülke
azınlıklarının taşınır ve taşınmaz malları hakkında yeni
bazı kurallar saptanmış ve düzenleme yapılmış ancak
meseleler tamamen halledilememiştir.
İtalya, 1930 yılında Doğu Akdeniz’de bir dostluk ve
güvenlik sistemi kurmak istemiş, Atatürk ve Yunanistan
Başbakanı Elefteros Venizeleos bu politikanın hayata
geçirilmesinde olumlu bir yaklaşım sergilemiş, bu da
Türk-Yunan ilişkilerindeki gerginliği ortadan kaldırmıştır.
Bu gelişme üzerine Türkiye ve Yunanistan, İtalya’nın da
desteğiyle, “değişim” sorununu çözümlemek için 10
Haziran 1930’da Ankara’da bir antlaşma imzalamışlardır.
Bu antlaşmayla; doğum yerleri ne olursa olsun, İstanbul
Rumları ile Batı Trakya Müslüman-Türklerinin hepsi
“yerleşmiş” sayılmış, bunların malları konusunda da
düzenleme yapılmıştır.

Türkiye-ABD İlişkileri

Amerika, Lozan Barış Konferansı’na “gözlemci” olarak
katıldığı halde, bütün konferans sırasında hemen her
sorunda tartışmalara aktif olarak katılmış, Lord Curzon’un
Türk delegasyonu ile anlaşmazlık yaşadığı durumlarda,
Rum Patrikhanesi, Ermeni, Boğazlar sorunlarında
tamamen İngiltere’yi desteklemiştir. Lozan Barış
Konferansı sona erdikten sonra, ABD konferansa
gözlemci gönderdiği ve ortaya çıkan antlaşmayı doğrudan
imzalama durumunda olmadığı için, ABD heyeti ile Türk
heyeti arasında 6 Ağustos 1923’te tarafların Lozan Barış
Antlaşması’nı kabul ettiklerini içeren bir “Genel
Antlaşma” imzalanmıştır. Ancak Lozan Barış Antlaşması
Ermenilerin isteklerine ve kapitülasyonlara geçit
vermediğinden, ABD’deki Ermeni lobisi ve Türkiye’deki
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e eğitim-öğretim çalışmalarını
yürüten misyonerlerin büyük bir kamuoyu oluşturması
yüzünden, ABD Kongresi antlaşmanın onayı için gerekli
üçte iki (2/3) çoğunluğu sağlayamamış, imzalanan
antlaşma reddedilmiştir. Bu nedenle, ABD’nin Lozan
Barış Antlaşması’nı hâlen resmen tanımadığı söylenebilir.
ABD ile ilişkilerinin gündemini belirleyen gelişmelerden
biri de Kellog-Briand Paktı’dır. 1929 yılında yürürlüğe
giren pakta Türkiye’nin de üye yapılması ABD’nin
Ankara Büyükelçisi Grew tarafından istense de Washinton
bu teklifi kabul etmemiş ama Türkiye böyle bir pakta,
savunduğu dış politika ilkeleri bakımından katılmak
istemiş, herhangi bir çekince koymamıştır. Bunun üzerine
Türkiye pakta dâhil edilmiş ve antlaşma 19 Ocak 1929’da
TBMM’de onaylanmıştır. Bu pakt, II. Dünya Savaşı’nın
çıkışına kadar varlığını devam ettirmiştir.

Özellikle 1927 yılından itibaren, siyasi konularda zaman
zaman anlaşmazlıklar yaşanmasına rağmen, giderek
gelişen Türk-ABD ilişkilerinin temelini ekonomik ve
ticari ilişkiler oluşturmuştur. Bu ilişkiler sonrasında
Türkiye’deki Amerikan yatırımları yaklaşık 13 milyon
dolara ulaşmıştır. Giderek artan ekonomik ve ticari
ilişkiler 1930 yılından itibaren Türkiye’nin ekmekte
olduğu afyon yüzünden etkilenmeye başlamıştır. ABD,
Türkiye’yi afyon ekimi ve kaçakçılığı konusunda gerekli
önlemleri almamakla ve bu maddenin merkezi olmakla
suçlamış, Türk Hükûmeti 1931 yılında afyon işleme
fabrikalarını kapatarak gerilimi azaltmıştır.

Türkiye-Almanya İlişkileri

I. Dünya Savaşı sonrasında kesintiye uğrayan Türkiye
Almanya ilişkileri Lozan Barış Antlaşması’nın
imzalanmasının ardından tekrar hareketlenmiş, Osmanlı
Devleti’nin son döneminde dostluk düzeyine çıkarılmış
ilişkileri yeniden başlatma kararındaki Almanya ile 3 Mart
1924’te Ankara’da “Türk-Alman Dostluk Antlaşması”
imzalanmış, bu da Türkiye ile Almanya arasındaki
ekonomik ve ticari ilişkilerin gelişmesine neden olmuştur.
Versay Antlaşması gereği Almanya ülkesinde silah, savaş
araç gereci üretemediğinden, silahlanmayla ilgili araştırma
ve teknolojik çalışmaları ülke dışında yapmak istemiştir. Bu
yüzden, bu dönemde Türk-Alman ekonomik, ticari ve
askerî alandaki ilişkiler hız kazanmıştır. Bu kapsamda;
Ağustos 1925’te Kayseri’de bir uçak fabrikasının kurulması
konusunda anlaşma imzalanmıştır. Firma mali güçlük
içinde olduğundan, projeye Almanya destek vermiş,
sonunda bu projeyi Türk-Alman ortaklığı olan “Teyyare ve
Motor Türk Anonim Şirketi üstlenmiştir. Fabrikanın yapımı
1 yıl sürmüş ve 6 Ekim 1926’da Kayseri’de uçak üretimine
başlanmıştır. Ayrıca, Türkiye ile Almanya arasındaki hava
ulaşım sistemi gelişme göstermiş, Lufthansa Hava Yolu
Şirketi ile yapılan anlaşmayla 1930 yılından itibaren
İstanbul-Berlin seferleri başlamıştır.

Türkiye-Afganistan İlişkileri

Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, Türkiye ile Afganistan
arasındaki ilişkiler daha da gelişmiştir. Atatürk’ün devlet ve
toplum hayatındaki modernleşme anlayışını, projelerini,
inkılaplarını örnek alan, bunları ülkesinde gerçekleştirmeye
çalışan Afgan Kralı Amanullah Han, bazı ülkelerin
Ankara’yı başkent olarak görmedikleri, tanımadıkları,
tanımaya çekindikleri bir dönemde hem başkent Ankara’yı
hem de yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ilk ziyaret eden devlet
başkanı olmuştur. Bu ziyaret sırasında Ankara’da 25 Mayıs
1928’de “Türk-Afgan Dostluk ve İş birliği Antlaşması”
imzalanmış, sonrasında Afganistan’a gönderilen subay,
öğretmen, doktor sayısı çoğaltılmış ve aralarında herhangi
bir çıkar çatışması olmayan iki ülke arasında “ebedî”
dostluk kurulmuştur.

Türkiye-İran İlişkileri

Yeni bir Türk devletinin, rejimin, çağdaşlaşma hareketinin
temellerinin atıldığı sırada, İran’da da fiilen ülkeyi
yöneten savunma bakanı Rıza Han aynı şekilde bir rejim
ve çağdaşlaşma hareketi başlatmış, Türkiye, İran için
“model ülke” konumuna yükselmişti.
Bununla birlikte, Türk-İran sınır bölgesinde yaşayan
kabile ve aşiretlerin kontrol edilememesinden kaynaklanan
sınır meseleleri, iki ülke arasındaki ilişkileri
gerginleştirmiş, hatta daha ileri giderek diplomatik
ilişkilerin kesilmesi noktasına varmıştı. 22 Nisan 1926’da
imzalanan Güvenlik ve Dostluk Antlaşması ve 15 Haziran
1928’de imzalanan ek protokol ile de çözülemeyen sınır
anlaşmazlıkları, Tahran’da 23 Ocak 1932’de imzalanan iki
ayrı antlaşma ile kesin olarak çözümlenmiştir. Bu
bağlamda, sınırda kargaşayı önlemek ve güvenliği
sağlamayı kolaylaştırmak için, “Küçük Ağrı Krizi” olarak
bilinen kriz çözülmüş, Ağrı bölgesindeki Türk-İran
sınırında bazı değişiklikler yapılmıştır. Ağrı Dağı’nın
tamamının Türkiye topraklarına katılması karşılığında
İran’a Van sınırında bir toprak parçası (Kotur) verilmiştir.
Böylece Türk-İran ilişkileri iyi yönde gelişmeye başlamış,
bu ilişkiyi daha da artırmak ve “Dostluk ve kardeşlik
bağlarını güçlendirmek” amacıyla, Ankara’da 5 Kasım
1932’de Türkiye-İran Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.
1932-1938 Yılları Arasında Türk Dış Politikası
1. Dünya Savaşı sonrasında mevcut durumu değiştirmek
isteyen revizyonist grup sürekli olarak saldırgan bir dış
politika izlerken statükonun korunmasını isteyen
antirevizyonist grup yatıştırma ve ödün verme politikası takip
etmiştir. Bu gelişme karşısında Türkiye, pek çok güçlükle
elde etmiş olduğu kazanımları korumak istediği, dünyada
barışın korunmasını hedef alan bir dış politika anlayışını
benimsemiş olduğu ve kuvvetli müttefiki olan Sovyet
Rusya’nın da bu gruba yüzünü dönmesi nedeniyle,
statükocu yani değişim istemeyen gruba yönelmiştir. Bu
yöneliş belli bir süre sonra Türkiye’yi Milletler Cemiyeti
üyeliğine götürecektir. Ancak, Türkiye, Atatürk’ün isteği
üzerine, Milletler Cemiyetine kendi başvuru yaparak
değil, cemiyet tarafından davet edilerek girmek istemiştir.
Sonunda; Milletler Cemiyeti, İspanya temsilcilerinin
teklifi, Yunanistan temsilcisinin desteği ile Türkiye’nin
cemiyete davetini öngören bir karar tasarısını kabul
etmiştir. Milletler Cemiyetinin 18 Temmuz 1932’de kırk
üç üyesinin ittifakla almış olduğu kararla, Türkiye
Milletler Cemiyetinin üyesi olmuştur.

1932-1938 döneminde Türkiye’nin başka devletlerle
ilişkileri şöyle özetlenebilir:

Türkiye-İngiltere İlişkileri
Almanya’nın ve İtalya’nın bu dönemdeki Doğu ve
Akdeniz politikası, özellikle İtalya’nın 1935 yılında
Habeşistan (Etiyopya)’a saldırması, Türkiye-İngiltere
ilişkilerin hızlı bir şekilde gelişmesini sağlamıştır. Ayrıca,
İngiltere Montreux Boğazlar Konferansı’nda Türkiye’nin
tezlerine destek vermiş, ayrı bir boğazlar sözleşmesinin
imzalanmasını sağlamıştır.

Bu dönemde ortaya çıkan yakınlaşma sonrasında, İngiltere
Kralı VIII. Edward 1936’da Çanakkale ve İstanbul’u
ziyaret etmiş, Atatürk ile bir görüşme yapmıştır. Bu siyasi
yakınlaşma 1937 yılından sonra ekonomik alanda da
kendini göstermeye başlamıştır. Ayrıca, Türkiye, yakın
ilişki gereği, 1937 yılında yapılan Nyon Konferansı’nda
İngiltere’yi desteklemiş, 1939’da yani 2. Dünya
Savaşı’nın hemen başında da İngiltere, Fransa Karşılıklı
Yardım Antlaşması imzalayarak statükocu yani düzenin
değişimini istemeyen ülkelerin yanında yer almıştır.

Türkiye-Fransa İlişkileri ve Hatay Meselesi

Bu dönemde Türkiye-Fransa ilişkilerini etkileyen en
önemli sorun İskenderun Sancağı (Hatay) meselesidir.
1921-1939 yılları arasında süren bu sorunun çözümü için
Türkiye 19 yıl mücadele vermiştir. Sürecin gelişmesindeki
aşamalar şöyle özetlenebilir:
Millî Mücadele devam ederken Fransa ile 20 Ekim 1921’de
imzalanan Ankara Antlaşması ile İskenderun Sancağı
(Hatay), Fransa’nın mandası altındaki Suriye’ye bırakılmış,
fakat bu sancağa özel bir statü verilmiş, buradaki Türklerin
hakları korunmuştur. Türkiye bu topraklardan hiçbir zaman
vazgeçmemiş, Atatürk 5 Mart 1923 yılında ziyaret ettiği
Adana’da kendisini karşılamak için Antakya’dan gelenlere
“Kırk asırlık Türk Yurdu düşman elinde esir kalamaz.”
diyerek, bunu açık bir şekilde ortaya koymuştur.
Türkiye ile Fransa arasındaki Lozan’dan arta kalan
sorunlar, 1933 yılına gelindiğinde çözüme kavuşturulmuş,
göreceli bir yakınlaşma kurulmuştur.

Fransa, Suriye ve Lübnan üzerindeki mandaterliğini 1936
yılında kaldırınca İskenderun Sancağı (Hatay) dâhil, bütün
haklarını ve yetkilerini Suriye hükûmetine devretmiştir.
Atatürk’ün Hatay’a bağımsızlık verilmesini isteyen ısrarlı
ve akılcı politikası sonucunda, Milletler Cemiyeti’nde 29
Mayıs 1937’de kabul edilen yeni anayasayla İskenderun
Sancağına ayrı bir statü verilmiştir.

Türkiye, Hatay’ın yeni statüsünün hemen uygulanmasını
istemiş, Fransa’nın bazı güçlükler çıkarması üzerine
ilişkiler kopma noktasına gelmiş, Türkiye sınıra asker
yığmıştır. Hatta Atatürk, Fransız büyükelçisine “Hatay
benim şahsi davamdır. Şakaya gelmeyeceğini
bilmelisiniz.” diyerek kararlılığını göstermiştir.
Fransa ve Türkiye gözetiminde yapılan seçimler
sonucunda Ağustos 1938’de seçimler yapılmış, Türk
milletvekillerinin çoğunluğu sağladığı Sancak Meclisi’nin
kararıyla 2 Eylül 1938’te Hatay Cumhuriyeti kurulmuştur.
Hatay Millet Meclisi 23 Haziran 1939’da yapmış olduğu
toplantıda Türkiye’ye katılma kararı almış, Hatay Devleti’ne
son verilmiştir. Türkiye de 7 Temmuz 1939’da “Hatay ilini”
kurarak bağlanma işlemini tamamlamış, 23 Temmuz
1939’da yapılan tören ile Hatay Türkiye’ye katılmıştır.

Türkiye-İtalya İlişkileri

Türk-İtalyan ilişkileri 1934 yılı başından itibaren
bozulmaya başlamıştır. Bunun nedeni, İtalya’nın Doğu
Akdeniz, Orta Doğu ve Balkanlara dönük yayılma siyaseti
ve isteğidir. Türkiye’nin davetine rağmen, İtalya
Montreux Boğazlar Konferansı’na katılmamış, 1936
yılında elindeki On iki Ada’yı, özellikle Leros Adası’nı
silahlandırmaya başlaması, Türkiye-İtalya ilişkilerinde
gerginliği uç noktaya taşımıştır.
Bu gerginlik, İtalya’nın 1928 Antlaşması’na bağlı
olduğunu, Temmuz 1936’da Türkiye’ye bildirene kadar
sürmüş, İngiltere’nin 2 Ocak 1937’de Akdeniz sorununda
anlaşmaya varması ile bir anlamda son bulmuş, yeniden
yakınlaşma sağlanmıştır. Bu yakınlaşma sonrasında,
1937’de Milano’da iki ülke dışişleri bakanları İtalya’nın
Montreux Sözleşmesi’ni kabul etmesi, İtalyan
uyruklularına ve misyonerlerine ait malların durumu,
İtalyan okulları ve ticaret serbestliği gibi konularda
görüşmüş, çözümlenen bazı konular, iki ülke arasındaki
gergin olan ilişkileri yumuşatmış, özellikle ticari ilişkilerin
artmasına neden olmuştur.

Türkiye-ABD İlişkileri

Bu dönemde Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde
yaşanan en önemli gelişmelerden biri ABD Genelkurmay
Başkanı General McArthur’un 2528 Eylül 1932 tarihleri
arasında Türkiye’yi ziyaret etmesidir. Bu üst düzey ziyaret
sonrasında Türk-Amerikan ilişkileri iyi yönde gelişme
göstermiştir. Bu bağlamda, ABD’ye gönderilen maliye
eski bakanlarından Şükrü Saraçoğlu, ABD’de çeşitli iş
çevreleriyle görüşmüş, bankacılıkta kullanılmak üzere
kredi kullanımı imkânlarını araştırmış, pamuk işleme
tesisleri kurma konularında destek istemiştir. Ayrıca,
ABD’den Türkiye’ye uzmanlar gönderilmesi, çeşitli
konularda ve alanlarda raporlar hazırlaması istenmiştir.
Atatürk önderliğindeki Türkiye’nin takip etmiş olduğu dış
politika, özellikle 1932 yılından itibaren uluslararası
alanda kendini hissettirmesi, çağdaşlaşma hareketlerinin
olumlu sonuçlar vermeye başlaması, ekonomik ve ticari
alandaki gelişim vb. nedenlerle ABD yönetimi Türkiye’ye
karşı ilgisini daha da artırmıştır. Bu ilgi ve dostane bir
şekilde devam eden Türk-ABD ilişkileri, 1933 yılında
ABD’de Franklin D. Roosevelt’in başkanlık koltuğuna
oturmasından sonra artarak devam etmiştir. 1933 yılında
başlayan ve devam eden Atatürk-Roosevelt iyi ilişkileri
Türk-Amerikan ilişkilerine de aynı şekilde yansımıştır.
1937 yılından itibaren ABD Büyükelçisi Ankara’da
sürekli olarak oturmaya başlamış, bu da bir anlamda
ABD’nin Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra koymuş
olduğu çekinceleri ortadan kaldırdığı anlamı taşımıştır.

Türkiye-Almanya İlişkileri

Hitler yönetimindeki Almanya’nın yayılmacı
politikalarında Türkiye üzerinde emelleri olan İtalya’yı
yanına alması, Türkiye’de önce ekonomik sonra siyasi
alanda nüfuz mücadelesine girmesi, bir Balkan-Orta Doğu
ve Akdeniz ülkesi olan Türkiye’yi rahatsız etmiştir.
Türkiye’nin Balkan Paktı öncesinde Balkan devletleri ile
yapmış olduğu görüşmeler de Almanları rahatsız etmiştir.
Devlet başkanları arasındaki iletişim nedeniyle Almanya,
1934 yılından itibaren Türkiye ile sıkı ilişkiye girmiş,
ekonomik gücünü kullanarak Türkiye-Sovyet Rusya ve
Türkiye-İngiltere ilişkilerinde gerginlik yaratmak ve
Türkiye’yi revizyonist yani değişim isteyen gruba çekmek
istemiştir. Almanya, bu dönem dış politikasında önemli bir
gelişme olarak değerlendirilen Montreux (Montrö) Boğazlar
Konferansı’na katılmamış, hatta imzalanan sözleşmeyi de
tanımadığını açıklamıştır. Türkiye de Almanya ile siyasi
ilişkilerden daha çok ekonomik ilişkilerini sürdürmeyi
yeğlemiş, 25 Temmuz 1938’de Berlin’de imzalanan
Türkiye-Almanya Ticaret Antlaşması, ekonomik ve ticari
ilişkilerin gelişmesini sağlamıştır.

Türkiye-Sovyet Rusya İlişkileri

Türkiye, 1930 yılından sonra statükocu devletlere
yönelmiş olduğundan, Sovyet Rusya, Türkiye’nin dış
politikada dayandığı tek büyük devlet olmaktan çıkmıştı.
Ancak Türkiye sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınmasını
tamamlamak için Sovyet Rusya ile iyi ilişkilerini devam
ettirmiştir.
Karşılıklı ziyaretlerle pekiştirilen ekonomik ve siyasi
ilişkiler sayesinde iki ülke1933’ten sonra sıkı bir iş birliği
sürecine girmişlerdir. Sovyet Rusya’nın da Milletler
Cemiyetine 1934 yılında üye olmasından sonra, iki ülke
arasında doğabilecek muhtemel bir çatışma önlenmiş,
ilişkiler âdeta zirve noktasına çıkmıştır. Bu süreçte, Sovyet
Rusya Türkiye’nin ekonomik kalkınması için para,
teknoloji ve uzman yardımında bulunması için yeni bir
antlaşma imzalanmış, Sovyet Rusya’nın Türkiye’ye 8
milyon dolarlık faizsiz ve 20 yıl içerisinde tarım
ürünleriyle geri ödemeli kredi vermesi, uzman ve teknoloji
yardımında bulunması sağlanmıştır. Bu bağlamda; 1934’te
Kayseri’de, 1937’de Nazilli’de dokuma fabrikaları
açılmış, Türkiye’nin sanayileşmesinin temelini oluşturan
ve ekonomik kalkınmasında büyük bir paya sahip olan I.
Beş Yıllık Plan, Rusya’dan gelen uzmanlar tarafından
hazırlanmıştır.

Türk-Rus ilişkileri 1934 yılından itibaren aşağı inmeye
başlamıştır. Sovyet Rusya Balkan Paktı’na karşı çıkmış,
Türkiye’nin vermiş olduğu güvenceler ile rahatlamıştır.
Her iki ülke de ilişkileri koparmamaya özen göstermiştir.
1936 yılına gelindiğinde, Türkiye’nin İngiltere ile iş
birliğini geliştirmesi nedeniyle, bazı sorunlar ortaya
çıkmaya başlamıştır. Rusya’nın Boğazları Türkiye ile
birlikte savunmak istemesi bir dönüm noktası olmuş,
yollar ayrılmıştır.
Bütün bunlara rağmen Türkiye, dış politikasında hem
Sovyet Rusya hem de Batılı güçler ile iyi ilişkiler
içerisinde olabilmek amacıyla çaba göstermiştir.
Atatürk’ün ölümünden sonra ve II. Dünya Savaşı’nın
hemen öncesinden itibaren Sovyet Rusya’nın dış
politikasında değişim yaşanmıştır. Bu yüzden, Türkiye
savaş öncesinde Fransa ve İngiltere’ye yaklaşırken Sovyet
Rusya ile mesafeli ilişki yürütmek durumunda kalmıştır.

Türkiye-Balkan Ülkeleri İlişkileri ve Balkan Antantı
1930 yılına gelindiğinde Türkiye-Yunanistan
yakınlaşmasının gerçekleşmesi, Balkan Antantı’nın
kurulmasında bir anlamda altyapı vazifesi görmüştür. Bu
gelişmeler üzerine Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan,
Romanya, Arnavutluk ve Bulgaristan’ın katılımıyla
Atina’da 5 Ekim 1930’da Birinci Balkan Konferansı
toplanmıştır. Sırasıyla, 20-26 Ekim 1931’de İstanbul’da,
23-26 Ekim 1932’de Bükreş’te, 5-11 Kasım 1933’te
Selanik’te Balkan Konferansları düzenlenmiştir.
Bu konferanslarda, Balkan ülkeleri arasında çeşitli
alanlarda iş birliği yapılması kararlaştırılmıştır. Fakat
özellikle Arnavutluk ve Bulgaristan’ın dolaylı olarak
Balkanların statüsünün değiştirilmesini istemesi nedeniyle
siyasi birlik kurulamamıştır. Bu süreçte Türkiye sırasıyla
Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya ile dostluk
antlaşmaları imzalamıştır. Böylece, Türkiye’nin yapmış
olduğu bu antlaşmalarla, aslında dört Balkan devleti
aralarında dolaylı olarak anlaşmışlardır. Bu nedenle, bu
ikili antlaşmalar Balkan Antantı’nın temelini
oluşturmuştur. Fakat bütün ısrarlara rağmen, Bulgaristan
bu ittifak sisteminin dışında kalmak istemiştir.
Balkan Antantı, hem Balkanlardaki durumun korunmasına
yani dünya barışına hem de Balkan ülkeleri arasındaki iş
birliğine katkı sağlamıştır. Atatürk, bu antantın
kurulmasından sonra güçlenmesi için çaba harcamıştır.
Ancak büyük devletlerin ekonomik ve siyasi açıdan
ülkeleri kendi yanlarına çekme politikaları 1936’dan
itibaren antantı zayıflatmıştır.

Boğazlar Meselesi ve Montreux (Montrö) Boğazlar
Sözleşmesi

Lozan’da Türkiye ile I. Dünya Savaşı’nın galipleri
arasında imzalanan Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’nin
Boğazlar üzerinde tam olarak egemenliğini, İstanbul’un,
Boğazların, Marmara Denizi’nin güvenliğini sağlamamış,
bazı kısıtlamalar içermiştir. Anti-revizyonist cephe
ülkelerinin dünya barışını tehlikeye sokacak girişimlerinin
yaşandığı bir dönemde, silahtan arındırılmış ve
uluslararası komisyonunun yönetmiş olduğu Boğazlar
konusu Türkiye’yi endişeye düşürmüştür.
Türkiye bu ortamı doğru değerlendirmiş, 11 Nisan
1936’da Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf olan ülkelere
bir nota vermiş, Boğazların silahtan arındırılması ve
uluslararası komisyonun kurulmasını öngören Boğazlar
Sözleşmesi’nin değiştirilmesini istemiştir. Bu istek, İtalya
dışındaki bütün taraf ülkeler tarafından olumlu
karşılanmıştır. Türkiye’nin bu değişiklik isteğini
görüşmek üzere, Türkiye, İngiltere, Fransa, Bulgaristan,
Yunanistan, Romanya, Sovyet Rusya, Japonya, Romanya
ve Yugoslavya temsilcileri 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin
Montreux şehrinde bir araya gelmişlerdir. Türkiye
konferansta on üç maddeden oluşan tezini açıklamış,
Boğazlar üzerinde tam egemenlik istemiştir. İki ay süren
görüşmeler sonrasında özellikle İngiltere’nin, Sovyet
Rusya’nın Boğazlarda bazı ayrıcalıklar elde etmesini
önlemek amacıyla, Türkiye’nin tezine destek olması
nedeniyle, 20 Temmuz 1936’da Montreux (Montrö)
Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştır.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle; Boğazlar Komisyonu ve
Boğazların askerden arındırılması ilkesi kaldırılmış, askerî
hâle getirilebileceği hükme bağlanmıştır. Ticaret gemileri
için tam serbestlik sağlanmıştır. Ayrıca, Boğazlardan geçiş
ve deniz taşımacılığı Türkiye’nin ve Karadeniz’e kıyısı
olan ülkelerin güvenliği korunacak şekilde düzenlenmiştir.
Karadeniz’de kıyısı olmayan devletler, Karadeniz’e
geçebilecek savaş gemilerinin cinsi, tonajı ve büyüklüğüne
kısıtlama getirilmiştir. Ancak Karadeniz’e kıyısı olan
ülkelerin savaş gemileri için serbestlik sağlanmıştır.
Türkiye-Orta Doğu İlişkileri ve Sâdâbât Paktı
Dünyadaki gerginlik ve İtalya’nın saldırgan dış politikası
nedeniyle, Orta Doğu’daki tehlikelere karşı bölgede barışı,
dengeyi ve istikrarı korumak için bir güvenlik sistemi
kurmak ihtiyacı duyulmuştur.

Türkiye, İran ve Irak’ın bölgesel iş birliğine gitmesinin en
önemli nedeni, İtalya’nın takip etmiş olduğu Orta Doğu,
Doğu Akdeniz ve Balkan politikasıdır. İtalya, 1935 yılında
Habeşistan (Etiopya)’a saldırınca yeni bir tehlike ortaya
çıkmış, Doğu Akdeniz’de İtalya tehlikesini daha belirgin
hâle getirmiş, tedbir alınmasını gerekli kılmıştır. Bu da
Türkiye ile diğer Orta Doğu ülkelerini harekete geçirmiş,
bölgesel iş birliğinin daha da güçlendirilmesini gündeme
getirmiştir. Bu nedenle, Türkiye, İran ve Irak arasında 2
Ekim 1935’te Cenevre’de üçlü bir antlaşma parafe
edilmiş, antlaşmaya Afganistan’ın dahil edilmesine Sovyet
Rusya’nın karşı çıkmaması sağlandıktan, İngiltere’nin de
bu konuda oluru alındıktan sonra, Kasım 1935’te
Afganistan da bu antlaşmaya katılmıştır.

Türkiye’nin öncülüğünde yapılan bu çalışmalar, İran-Irak
anlaşmazlığı, Türkiye-İran arasındaki bazı sorunlar
yüzünden hemen sonuç vermemiş, engeller ortadan
kalktıktan sonra, Türkiye, İran, Irak ve Afganistan 8
Temmuz 1937’de Tahran’da Sâdâbât Sarayı’nda bir araya
gelmişler, “Sâdâbât Paktı” adını alacak olan Saldırmazlık
Antlaşması’nı imzalamışlardır. 25 Haziran 1938’de
yürürlüğe giren beş yıl süreli Saldırmazlık Antlaşması’yla
taraflar; dostluk ilişkilerini devam ettirme, birbirlerine
karşı saldırmama ve birbirlerinin iç işlerine karışmama,
Kellog-Briand Paktı’na uyma konusunda söz vermişlerdir.
Böylece, Türkiye, Batı’da Balkan Paktı, Doğu’da Sâdâbât
Paktı ile her iki tarafta ve bölgede barışı, dengeyi ve
istikrarı korumak için bir güvenlik sistemi kurmuştur.

Diğer Orta Doğu Ülkeleriyle İlişkiler

Mısır ile 7 Nisan 1937’de Dostluk Antlaşması imza
edilmiş, 31 Mayıs-8 Haziran 1937’de Ürdün Emiri
Abdullah, Atatürk’ün Ankara’da konuğu olmuştur. Suriye
ve Lübnan, Fransa’nın yönetimi altında olduğu için
ilişkiler bu ülkeler üzerinden yürütülmüş, Arap dünyası ile
mevcut ilişkilerde daima bir Avrupalı koruyucu devletin
bulunması, Arap dünyasının tam bağımsız olamaması
nedeniyle, Türkiye bu ülkelere dönük politikalarında çok
ihtiyatlı davranmak durumunda kalmıştır.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!