MenüKapat

Ünite 8: Alevilik ve Bektaşilik – İslam İnanç Esasları

Bugün daha çok Alevîlik diye anılan yapı temelde, 10.
yüzyıldan itibaren İslam’a girmeye başlayan göçebe
Türkmen oymaklarının, bu yeni dinle, önceki bazı inanç
ve geleneklerini bir şekilde bağdaştırdıkları anlayışın
adıdır. Bu anlayış Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan
Balkanlar’a kadar uzanarak, bu arada Kürtçe konuşan
aşiretlerle de belli oranda gelişerek geniş bir coğrafi saha
ile on asırlık bir zaman dilimini içine almıştır. Söz konusu
yapı çeşitli mekan ve zaman dilimlerinde birçok farklı
isimle adlandırılmıştır. Söz gelimi, içinde geliştiği ilk
mistik yapı olması dolayısıyla ilk dönemlerde Yesevîlik,
13. yüzyılda Baba İlyas’ın önderliği dolayısıyla Babaîlik,
Hacı Bektaş Veli’yle irtibatı dolayısıyla 15. yüzyılın
ardından belli bölgelerde Bektaşîlik, Safevî tarikatı
sonrasında 15. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bazı
ocaklar açısından Kızılbaşlık, bazı bölgelerdeki
mensuplarının meşguliyetlerine bağlı olarak Tahtacılar bu
adlandırmalardan bazılarıdır. Günümüzde ise bazen
sadece Alevîlik ve Bektaşîlik bazan araya tire konularak
Alevîlik-Bektaşîlik bazen de tek kelime ile Alevîlik
biçiminde anılmaktadır.

TARİHSEL GELİŞİM

Geniş bir coğrafi mekanda, farklı hükümranlıklar halinde
varlığını sürdüren Türkler 10. yüzyıldan itibaren kitleler
halinde Müslüman olmaya başlamışlardır. İlk olarak 922
yılında İdil Bulgar Hanlığı (770-1237), ardından
Karahanlılar (840-1212), daha sonra Gazneliler (963-
1186) İslamiyet’i benimsemişlerdir. Oğuz Yabgu
devletinde bir komutan olan Selçuk Bey 985 yılında
kalabalıklarla birlikte İslâm dinini seçmiş, davet ettiği din
adamları vasıtasıyla bu dinin Oğuzlar arasında hızla
yayılmasına öncülük etmiştir. 11. yüzyılda Oğuzlar’ın
büyük çoğunluğu Müslümanlığa geçmiş, kelimenin
iştikakı ile ilgili bazı farklı değerlendirmeler bulunmakla
birlikte, Müslüman olan Türkler’e Türkmen adı
verilmiştir. Gök Tanrı inancı ve Şamanlık yahut
Kamlık’tan başka, bölgede az çok izleri bulunan
Manilik’ten Zerdüştîliğe kadar muhtelif dinlerin etkisinde
kalan Türkler, İslamlaştıktan sonra bu yeni dini önceki
inanç ve gelenekleri ile bir çeşit bağdaştırmaya tabi
tutmuşlardır. Özellikle göçebe ve yarı göçebe hayat
yaşayan oymaklar yazın yaylalarda, kışın kışlaklarda
geçen özel ve o oranda zor şartların gereği olarak İslam
dini ile ilgili olarak hem bilgi ve inançlar hem de
uygulama alanında sınırlı bir tutum içinde bulunmuşlar,
yerleşik hayat yaşayanlara göre bu alanda derinleşecek
imkan ve fırsatlardan uzak kalmışlardır. Sözü edilen
kesimler İslam’ı kendi kolektif bilinçlerine ve içinde
bulundukları sosyolojik şartlara göre yorumlayan mistik
yapılar kurmuşlar yahut bu yapılar içinde yer alarak dini
hayatlarını devam ettirmişlerdir.

İlk Dönem Tasavvufi Yapılar

Yesevilik: İlk dönemdeki tasavvufi yapıların başında
Ahmed Yesevî’ye nispetle anılan Yesevîlik gelir. Ahmed
Yesevî bugün Özbekistan (Taşkent) sınırları içindeki
Ispicab’da doğmuş ve 1166 yılında Sid-i Derya
havzasındaki Yesi (bugünkü Kazakistan’daki Türkistan)
şehrinde vefat etmiştir. Yetişmesinde Nakşibendî
geleneğinde önemli yeri olan Hâce Yusuf-ı Hemedânî ile
Arslan Baba’nın büyük rolü olmuştur.
Vefailik: Diğer bir tasavufi yapı Vefâîlik’tir. Kurucusu
Ebû’l-Vefâ’nın asıl adı Muhammed b. Muhammed Arîz
olup 1026 yılında Irak’ın Kûsan bölgesinde doğmuştur.
Tahsilinin önemli bir kısmını Bağdat’ta yaptıktan sonra
Buhara’ya gitmiş, ardından tekrar Bağdat’a dönerek Ebu
Muhammed eşŞünbükî’ye intisap etmiştir. Şeyhi
kendisine karşı gösterdiği vefadan dolayı ona Ebû’l-Vefâ
künyesini vermiştir.

Kalenderilik: Yesevîlik ve Vefâîlik’le paralel olarak aşırı
zühd ve takva temeline dayalı klasik tasavvuf telakkilerine
bir tepki niteliğinde İran ve Orta Asya’da ortaya çıkan
Kalenderîlik, müstakilbir mistik yapı olmaktan çok
kalender bir hayat tarzını benimseyen çeşitli tasavvufî
çevrelerin ortak bir adıdır. Burada Melâmetî tasavvuf
mektebinin büyük rolü olmuştur.
Haydarilik:Bu çerçevede zikredilmesi gereken son
tasavvufi yapı Haydarîlik’tir. Kutbüddin Haydar (ö. 1221
?) tarafından kurulan bu yapıya bağlanan müritler
genellikle kalendermeşrep kişilerdir. Haydarîlik
Anadolu’da 15. Yüzyıldan sonra Şemsîler, Câmîler,
Edhemîler ve Rum Abdalları gibi kendilerine benzeyen
diğer tasavvufi zümrelerle birlikte sosyal hayattan
silinmiş, bazı anlayış ve gelenekleri Bektaşîlik içinde
devam etmiştir.

Babaî Ayaklanması ve Babaîlik Hareketi

1240 yılında Selçuklu hükümdarı II. Gıyâseddin
Keyhusrev devrindeki bu isyan kısaca şöyle gelişmiştir:
Amasya yakınındaki dergâhında etrafına, daha çok eski
Türk inançlarının İslâmiyet’le yorumlanmış şeklini
tasavvufî bir hüviyetle öğreten Baba İlyâs-ı Horasânî,
sosyal ve ekonomik sıkıntılar içinde bunalan
Türkmenler’e büyük bir kurtarıcı sıfatıyla davranmış,
yetiştirdiği halifeleri çeşitli bölgelere dağıtarak isyan için
hazırlıklar yapmıştır. Halifelerinden Baba İshak
liderliğinde Kefersud bölgesinde ayaklanan Türkmenler,
önemli başarılar kazandıktan sonra Orta Anadolu’ya
intikal etmiştir. Burada da bir ölçüde başarı elde edilirken
Baba İlyas, Selçuklu kuvvetleri tarafından Amasya’da
idam edilmiş, Türkmenler’in çoğu Kırşehir’de Malya
ovasında kılıçtan geçirilmiştir. İsyan hedefine ulaşamamış
olmakla birlikte kaçıp kurtulabilen Türkmenler sıkı bir
dayanışma içine girmiş, Babaîlik hareketi ortaya çıkmıştır.

Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Rum Abdalları

Tarihi şahsiyeti itibariyle Hünkar’ın asıl adı Bektaş’tır.
Kendisi “Horasan erenleri” diye bilinen Kalenderîyye
akımına mensup sûfîlerden biridir. 13. yüzyılda Moğol
istilası sebebiyle Anadolu’ya doğru vuku bulan derviş
göçleri arasında, aynı mektebe mensup Yesevî veya daha
kuvvetli bir ihtimalle Haydarî dervişlerinden biri olarak
Anadolu’ya gelmiş olmalıdır.
Burada kardeşi Menteş’le birlikte Baba İlyas-ı
Horasânî’ye intisap etmiş ve halifelik makamına gelmiştir.
Ancak kardeşi Menteş, Babaî İsyanına katılıp Sivas’ta
Selçuklu kuvvetleriyle yapılan savaşta öldürülmüş
olmasına karşılık, Hacı Bektaş isyana iştirak etmemiştir.
Muhtemelen 1250 yılı dolaylarında Karayol’a (o günkü
adıyla Sulucakarahöyük, bugünkü Nevşehir’in Hacıbektaş
ilçesi) gelerek buraya yerleşmiştir. Burada bir yandan
Türkmen şeyhi olarak halkı irşat ederken bir yandan da
Göreme bölgesindeki Hıristiyanlar’la temasa geçip onların
ihtidasına zemin hazırlamış, ayrıca şamanist Moğallar’ın
müslüman olması için yoğun faaliyetlerde bulunmuş, bu
amaçla Anadolu’nun muhtelif bölgelerine halifeler
yollamıştır. Hünkar’a başta Makâlât olmak üzere Kitâbü’lFevâid,
Şerh-i Besmele gibi eserler izafe edilmiştir.
Safevîlik ve Kızılbaşlık
Üçüncü nesli 14. yüzyıla kadar takip edilebilen Babaî
zümreleri veya bu zümrelerin bir kısmı çok geçmeden
Safevîyye adıyla bir başka harekete girmeye başlamıştır.
Azerbaycan’ın Erdebil şehrinde tasavvufî bir zeminde
ortaya çıkan Safevîlik, başta Sünnî karakterli bir yapıya
sahipken Sadreddîn-i Erdebîlî’den sonra yerine geçen
Alâeddîn-i Erdebîlî zamanından itibaren Şiî unsurları
bünyesine almıştır. Tarikat aynı zamanda giderek siyasi
bir hüviyete de bürünmüştür.
Tarikatın başına Hâce Ali’den sonra Şeyh İbrâhim, onun
ardından da Şeyh Cüneyd geçmiştir. Batınî karakterde dinî
anlayışlara sahip olan ŞeyhCüneyd, topladığı kuvvetlerle
önemli siyasi başarılar elde etmesine rağmen
Şirvanşah’lara karşı giriştiği mücadelede öldürülmüştür.
Ardından küçük yaşta olmasına rağmen yerine oğlu
Haydar geçmiştir. Siyasi bakımdan Kafkas kavimlerine
karşı başarılı savaşlar gerçekleştiren Haydar, manevi
bakımdan da batınî-mistik çizgiyi devam ettirmekle
birlikte Oniki İmam Şiîliği’nden bazı unsurlar almıştır. Bu
unsurları toplumun sosyo-kültürel dokusuna uyduran
Haydar, söz gelimi, müritlerine On İki İmamı temsil
etmek üzere on iki dilimli kırmızı börk (başlık) giydirerek
onların Kızılbaş diye anılmasını sağlamıştır. Onun da
1488 yılında öldürülmesinden sonra önce büyük oğlu Ali,
onun da kısa zaman içinde ölmesi üzerine diğer oğlu
İsmâil şeyhliğe geçmiştir. Anadolu’nun bazı yerleşim
merkezlerini dolaşan ve müritleriyle görüşüp onların
desteğini alan Şeyh İsmail, Azerbaycan, Nahçıvan gibi
yerleri ele geçirip büyük zaferler elde etmiş ve Tebriz’de
şahlık tahtına oturmuş, On İki İmam adına hutbe okutup
para bastırmış ve 1501 yılında resmen Safevî Devleti’ni
kurmuştur.

Bektaşîliğin Gelişmesi

Babâîlik hareketi 14. yüzyılın başlarından itibaren Rum
Abdalları ile sürdürülürken, bunlardan bilhassa Abdal
Musa gibi şahsiyetlerin Hacı Bektaş ananesine kuvvetli
vurgu yapmasıyla Bektaşîlik öne çıkmaya başlamıştır.
Bektaşîlik, asıl kuruluş ve gelişmesi 15. yüzyılın sonlarına
doğru Balım Sultan’ın tarikatın başına geçmesiyle
gerçekleştirmiştir. Bektaşîlik’te Hacı Bektaş Veli’den
sonra ikinci pîr (pîr-ı sânî) kabul edilen Balım Sultan’ın
asıl ismi Hızır Bali’dir. Hacı Bektaş Veli külliyesinde
bulunan türbesindeki kitabeye göre Hünkar’ın soyundan
gelen Resul Bâlî’nin oğlu, gelenekteki bir görüşe göre ise
Mürsel Bali’nin oğludur. Ayrıca onun, Sersem Ali
Baba’nın Dimetoka’da bulunduğu sırada evlendiği bir Sırp
prensesinden doğma olduğu da iddia edilmiştir. Osmanlı
merkezi yönetimi tarafından Kızılbaş ocaklara karşı
desteklenen ve ilk dönemlerden itibaren Yeniçerilik
içerisinde temsil edilen ve kırsaldan çok şehir
merkezlerinde faaliyetlerini sürdüren Bektaşîlik, hem
Anadolu’da hem de Balkanlar’da giderek güçlenmiştir.
Sayıları günden güne artan Bektaşî tekke ve dergâhları,
bağlılarından alınan para ve bağışlanan vakıflarla aynı
zamanda iktisadi bir güç kazanmıştır.

Yakın Dönem Gelişmeleri

Yakın dönemdeki en önemli olay Yeniçerilikle birlikte
Bektaşî tekkelerinin kaldırılması olmuştur. Kuruluşundan
16. asrın ortalarına kadar eğitimi, becerisi ve disiplini ile
devrin en iyi askeri birliği haline gelen ve askeri
başarılarda önemli katkısı olan Yeniçeriliğin disiplinini
kaybetmesi üzerine, II. Mahmut tarafından 1826 yılında
kurumun varlığına son verilmiştir. Yeniçerilikle ilişkisi
dolayısıyla peşinden Bektaşîlik üzerine gidilmiştir. Birkaç
Bektaşî babası idam edilmiş, direnenler sürgüne
gönderilmiş, Anadolu ve Balkanlar’daki tekkeler yer yer
yıkılmış, kalanlar diğer tarikatların hizmetine verilmiştir.
Ancak çok geçmeden yapılan hatanın farkına varılarak
Bektaşîliğe yeniden alan açılmıştır. İlk olarak, Amasya’da
sürgünde bulunan Şeyh Hamdullah Efendi 1833 yılında
bağışlanıp Hacıbektaş’a dönmüş, Sultan Abdülaziz (1861-
1876) döneminde Bektaşîler yaklaşık on yıl içinde bazı
temel eserleri neşretme imkanı bulmuşlardır. Ayrıca bu
dönemde Bektaşî tekkeleri yeniden açılmaya ve
canlandırılmaya başlanmıştır.

İNANÇLAR,İBADETLER VE ÂDÂB-ERKÂN

Alevîlik ve Bektaşîlik inançlar, ibadet anlayışları ve
âdâberkân bakımından üç tarihsel dönemin izlerini
taşımaktadır. İlk dönem göçebe toplulukların İslam’ı kabul
edip Gök Türk inancı, Şamanlık yahut Kamlık geleneğini
İslam’la iç içe benimsedikleri dönemdir. Bu dönem başta
Yesevîlik olmak üzere bazı bağdaştırmacı anlayışların,
çok muhtemelen batınî İsmailî anlayışlardan da
etkilenerek tasavvufi yapılar halinde kendisini ifade ettiği
devirdir. İkinci dönem ise 15. yüzyılın ilk yarısında Hurûfî
anlayışların nüfuz ettiği dönemdir. Şu kadarını ifade
etmek gerekir ki Hurûfîlik, Kızılbaşlığa daha sınırlı,
Bektaşîliğe ise nispeten daha güçlü olarak sirayet etmiştir.
Üçüncü dönem ise aynı asrın ikinci yarısından sonra
bünyeye On İki İmam Şiîliği’nin (İsnâaşeriyye) kimi
anlayışlarının nüfuz ettiği dönemdir.
İnançlar
İslam dinin temel inancı olan “Allah’ın varlığı ve birliği
ile Hz. Muhammed’in peygamberliğini” tasdik etmekten
ibaret olan kelime-i şehadet Alevîlik’te kabul edilmiştir.
Ancak bu iki iman esasına “Ali’nin velâyeti” de
eklenmiştir. Nitekim çok çeşitli vesilelerle söylenen
“HakMuhammed-Ali” üçleri bunu ifade etmektedir. Bu üçlerde
yer alan “Hak” yüce yaratıcı olan Allah’ı, “Muhammed”
genel anlamda “nübüvvet”i yani peygamberliği, “Ali” de
tasavvuftaki “velâyet”i yani ermişliği sembolize
etmektedir.
Âhiret: Ahiret inancı müphem ve zaman zaman
çelişkilidir. Bu inanç, eski dinlerden gelen tenâsühle,
Kur’an’ın üzerinde durduğu âhiret telakkisinin iç içe
girmiş bir halidir. Bazı kaynaklarda kıyamet, mahşer, öbür
dünya, cennet ve cehennemden söz edilerek İslam’ın
âhiret anlayışına gönderme yapılan kayıtlar olduğu gibi,
sınırlı oranda “ruh göçü” terimiyle öldükten sonra yeniden
dünyaya gelmeye dönük kayıtlar vardır.

İbadetler

Alevîlik ve Bektaşîlik, İslâm dinini samimi olarak
benimsemekle birlikte, içinden geçtiği tarihi sürece bağlı
olarak, bu dini kitabî hüviyetiyle tanıyıp hayata geçirme
imkanından büyük ölçüde yoksun kaldığı için, İslam
inançlarıyla ilgili olduğu kadar bu dinin temel ibadet
biçimleri ile ilgili olarak da belli bir esneklik ve farklılık
içinde olmuştur. Bazı dönemlerde ve bölgelerde temel
İslamî ibadetleri yerine getirme konusunda nispeten
yüksek bir oran gözlenirken, bazı dönemlerde ve
bölgelerde bu oranın ciddi şekilde düştüğü müşahede
edilmiştir.

Namazlar: Kültürel kaynaklarda abdest, günlük namazlar
ve Cuma namazına yönelik sınırlı ve zayıf içerikli
göndermeler bulunduğu gibi farklı ve çelişkili
göndermeler de vardır.
Oruç: Alevîlik ve Bektaşîlik bâtınî karakterine bağlı
olarak Ramazan orucuna diğer İslâmî ibadetlerde olduğu
gibi daha serbest ve mesafeli bir tutum içinde olmuştur.
Zekat: Zekat konusunda da Alevîlik ve Bektaşîlik’te
anlayışlar da diğer ibadetlere ilişkin anlayışlarla benzer
durumdadır. Hem Hacı Bektaş Veli’nin Makâlât’ında hem
de Kızılbaş erkân kitabı Buyruk’ta, şeriat kapısının üçüncü
makamı olan “ibadet”ten söz edilirken zekat geçmektedir.
Ancak kültürel kaynaklarda bu ibadetin gereği ve detayı
ile ilgili bilgilere rastlanılmamaktadır. Diğer taraftan
Buyruk’ta yol mensuplarının birbirlerini niyaz etmelerinin
(batınî) zekât olduğuna işaret edilmiştir.

Hac: Hac konusunda Alevîliğin kültürel kaynaklarında bu
ibadete azımsanamayacak nispette gönderme yapılmıştır.
Hacı Bektaş Veli’nin Makâlât’ında “kapı”lar anlatılırken
yine ibadet makamının sayılması sırasında hac ibadetine
değinilmiştir. Kızılbaş erkân kitabı Buyruk’ta da ayrıca,
bir yol mensubunun kendisi gibi yol mensubu olan sûfî
kardeşine “tecellâ”sı (onunla görüşmesi) yine batinî bir
hac olarak ifade olunmuştur.

Âdâb-Erkân

Alevîler’in ibadet anlayışı bakımından diğer bir husus olan
“âdâb-erkân”a gelince; bu bir çeşit tarikat nizamnamesi,
yol mensuplarının “insan-ı kâmil” oluncaya kadar
uymaları gereken kurallar diye de anılabilir. Kızılbaş
Alevîlik ve Bektaşîlik’te büyük benzerlikler taşımakla
birlikte belli ölçüde farklılıkla da bulunmaktadır.
Alevîlik’te diğer bir ifadeyle Kızılbaşlık da yani Erdebil
merkezli ocaklarda erkân 16. yüzyılda Buyruk’la birlikte
son şeklini almış, ocaklara göre bazı farklılıklar
bulunmakla beraber ciddi bir değişiklik olmadan
günümüze kadar gelmiştir. Bu bakımdan denilebilir ki bu
yapının temel erkânı kitabı Buyruk olup yolun bütün
nizamnamesi bu eserde kayıtlıdır. Ancak eserin değişik
versiyonlarının bulunması, zaman içinde eser üzerinde
tasarruflarda bulunulmuş olması ocaklar arasında bazı
detay konularda küçük farklılıkların oluşmasına yol
açmıştır.

Erkânlara geçmeden önce her iki yapının hiyerarşisine,
diğer bir ifadeyle sûfî teşkilatlanmasına kısaca işaret
edilmelidir. Kızılbaşlık başlangıçta “halife, dede, mürebbi,
rehber, musahip ve talip” olmak üzere altı dereceli idiyse
de, daha sonra halifelik kalkmış, bu makam Bektaşî
çelebisi tarafından temsil edilmiştir. Bugün söz konusu
yapı daha çok dedelik, rehberlik ve taliplik olmak üzere üç
dereceli bir kategori arz etmektedir. Dedeler mürşitlik,
pirlik ve mürebbilik görevlerini yerine getiren kimseler
olup Hz. Peygamber (sav) soyundan geldiklerine inanılır.
Rehber, dedenin yardımcısı, talip de yol mensubu
demektir.

Alevîlik ve Bektaşîlik’te asıl amaç “insan-ı kâmil
olmaktır. Bunun için her can yani talip bir mürşide
bağlanarak “dört kapı-kırk makam”ı bilip uygulamalıdır.
Kapılar şeriat, tarikat, marifet ve hakikat şeklinde
sıralanmıştır. Her kapının onar makamı bulunmaktadır.
Hacı Bektaş Veli’nın Makâlât’ı ile Buyruk’ta yer alan kapı
ve makamların bazı küçük farklılıklar dikkate alınmazsa
büyük benzerlik taşıdığı söylenebilir. Buna göre ilk kapı
olan “şeriat” kapısının makamları inanmak, ilim
öğrenmek, ibadet etmek, helal kazanç yemek, haramdan
sakınmak, hayızlı hallerinde kadınlara yaklaşmamak,
şeriat evine girmek, şefkatli davranmak, temiz yiyip temiz
giyinmek ve iyi şeyleri (ma’rûf) emretmektir.

İkinci kapı “tarikat” olup makamları mürşitten el alıp
tövbe etmek, talip olmak, dünya nimetlerine önem
vermemek, sabırlı olmak, saygılı olmak, Allah’tan
korkmak, Tanrı’dan umut kesmemek, hidâyet içinde
olmak, toplum içinde uyumlu olmak, insanları sevip
yoksulluğu seçmektir. Üçüncü kapı “marifet” olup
makamları edepli olmak, heybet, sabır ve namazla
Allah’tan yardım dilemek, kanaat göstermek, hayalı
olmak, cömertlik, ilim sahibi olmak, teslimiyet ve rıza,
marifet ve kendi özünü bilmektir. Dördüncü kapı
“hakikat” olup makamları türâp olmak (alçak
gönüllülük),Muhammed-Ali yoluna boyun eğmek,
elinebeline-diline sahip olmak, güvenilir olmak, tevekkül,
sohbet, sır, rıza, tefekkür ve Tanrı hasretini kalpte canlı
tutmaktır.

Cem: Şüphesiz Alevî ve Bektaşî erkânının esası cem adı
verilen toplantılardır. Alevîliğin sırrı olarak kabul edilen
cem, kökeni itibariyle Türkler’in İslâmiyet’e girmeden
önceki devirlerde belli disiplin kuralları içerisinde
gerçekleştirdikleri kımızlı dinî toplantılar olup İslâm’ın
kabulünden sonra bu dinin bazı unsurlarını bünyesine
katarak yeniden şekillendirilip geliştirilmiştir. Alevîlik’te
cem Hz. Peygamber’in miraç dönüşü uğradığı kabul
edilen “kırklar meclisi” söylencesine dayandırılmıştır.
Semah: Alevî ve Bektaşî erkânının temelini teşkil eden
cem ritüeli, işte, temelde miraç olayının ve kırkların
meclisinin hatırlanması, semah hizmeti bu mecliste
cânların Hak aşkıyla dönüşlerinin canlandırılmasından
ibarettir.

On iki hizmet: Çeşidi ne olursa olsun cem toplantıları on
iki hizmetin yerine getirildiği meclislerdir. Oniki hizmetin
her birinin ayrı hizmetçileri vardır. Bu hizmetler yörelere
ve dönemlere göre bazı farklılıklar taşımakla birlikte
genelde dedelik, rehberlik, gözcülük, çerağcılık, zâkirlik,
süpürgecilik, suculuk (saka, ibrikdâr), sofracılık
(kurbancılık), semahcılık (pervane), okuyuculuk (peyk),
iznikçilik ve bekçilik olarak sıralanabilir.
İkrar cemi: Cemlerin birçok çeşidi vardır. Bunlardan biri
“İkrar Cemi” yahut “Nasip Alma Cemi” olup Bektaşîliğe
mahsustur. Hangi sosyal çevreden gelirse gelsin isteyen
herkes şartlarını yerine getirmek suretiyle, ikrar cemine
katılarak Bektaşî olabilir. Kızılbaş Alevîlik’te ise yol
mensubu olmak Alevî anne-babadan gelme şartına
bağlıdır.

Muhasiplik Erkânı: Musahiplik Erkânına gelince, bu,
Bektaşîlik’teki “ikrar cemi”ne tekabül eder. Temelde evli
iki çiftin birbiriyle yol kardeşliği kurması ve bu suretle yol
mensubu olmaları amacıyla düzenlenen erkândır. Bunun
eski Türk inanç ve âdetleriyle ilişkili arkaplanı
bulunmakla birlikte aynı zamanda İslâmî bir boyuta da
sahiptir. Söz konusu kesimler geçmişte göçebe ve yayla
kültürünün bir gereği olarak uyguladıkları “kardeşliği”
İslâmî dönemde Hz. Muhammed (sav)’in Mekke’den
Medine’ye hicreti sonrasında göç eden her Mekkeliyi yerli
bir Medine’li Müslümanla kardeş yapması uygulamasına
dayandırmışlardır.

Görgü Erknı: Diğer bir erkân olan “Görgü Erkânı” ise
yola giren canların, yılda bir kez pîrin önderliğinde toplum
huzurunda sorgulamadan geçip aklanması amacıyla
yapılan erkândır. Alevîlik’te musahiplik erkânından sonra
en önemli erkânın bu olduğu söylenebilir.

Abdal Musa Erkânı: Bir diğer erkân olan “Abdal Mûsâ
Erkânı” ise özellikle kış aylarında yapılır. Köyün ileri
gelenleri toplanır ve Abdal Mûsâ kurbanına karar verirler.
Görevli olanlar evleri dolaşarak lokma toplarlar.
Kurbanlar kesilir, lokmalar hazırlanır. Cem
gerçekleştirilir. Abdal Mûsâ kurbanı dolayısıyla o yıl
insanların elem, keder, hastalık ve belâlardan
korunacağına ve kazançların bereketli olacağına inanılır.

Dardan indirme Erkânı: Yine diğer bir erkân “Dardan
İndirme Erkânı”dır. Alevîlik’te ve Bektaşîlik’te vefat eden
bir kimse için “Hak’ka yürüdü” deyimi kullanılır.
Gerçekte, insan Tanrı’dan gelmiş ve O’na dönmektedir.

Ölüm bu dönüşün adıdır. Hak’ka yürüyen bir kimse için
“helallık alma” temelli yapılan toplantıya “dârdân
indirme”, yapılan erkâna da “dârdan indirme erkânı”
denir. Özü bakımından bu erkân ölen bir canın velisi veya
vasîleri tarafından tıpkı o can hayatta imiş gibi
düşünülerek, başta yakınları olmak üzere birlikte olduğu
insanlarla helâlleşmesi, varsa onların haklarını verilmesi
ya da yerine getirilmesinden ibarettir.

Muharrem Erkânı: Önemli diğer bir erkân “Muharrem
Erkânı”dır. Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin, bütün
Müslümanlar tarafından olduğu kadar Alevî ve Bektaşîler
tarafından da büyük bir sevgi ve saygı ile anılır. Onun
siyasi ihtirasların uğruna yetmiş kadar taraftarı ile birlikte
10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde acımasızca şehit
edilmesi özel bir erkânla hatırlanır ve katillerine lanette
bulunulur. “Muharrem erkânı” adıyla anılan bu erkânda
söz konusu topluluklar Kerbela olayını hatırlayıp şehitleri
saygı ile anarlar.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!