MenüKapat

Ünite 7: Ticari Hayat – Günümüz Fıkıh Problemleri

ticari hayat

TAKSİTLİ SATIŞTA VADE FARKI
İnsanların ihtiyaçlarının bir an önce karşılanabilmesi için;
mal peşin para veresiye (taksitli alışveriş) ve para peşin
mal veresiye (selem alışverişi) şeklinde vadeli alışverişe
müsaade edilmiştir. Söz konusu vadeli alışverişlerin
meşrûiyeti (dine uygunluğu) Kitap ve Sünnet delilleriyle
sabittir.

Vade Farkının Caiz Olmadığını Söyleyenler ve
Delilleri

 Hadislerde “Bir satış içinde iki satış” (Ahmed b.
HanbelI, 394), “Bir satış içinde bir veya iki şart”
yasaklanmıştır (Buhârî, “Büyû‘” 73). Veresiye satışta
da, “Peşin şu fiyata, veresiye şu fiyata” denilerek
sözleşme gerçekleştirildiğine göre, bu işlem yasak
olmalıdır.
 Gerek borç işleminde gerekse aynı cins malların
birbirleri ile takasında karşılıksız fazlalık faiz
görülerek yasaklanmıştır.
 Bir malın “Peşin şu fiyata, veresiye şu fiyata”
denilerek satılması halinde, akde konu olan malın
fiyatındaki belirsizlik nedeniyle sözleşme fâsid ya da
batıl olmaktadır. Veresiye satışta da bu nevi bir
belirsizlik bulunduğundan, veresiye satış caiz
olmamalıdır.
 İslam’da her nevi sebepsiz, haksız kazanç kesin
olarak yasaktır.
 Harama götüren helal yolları kapatma (sedd-i zerîa)
ilkesi gereğince bu tür bir işlemi yasaklamak
gerekmektedir. Ayrıca esnafın, peşin olarak alışveriş
yapma imkânı olmayan kimselere peşin fiyatına
veresiye/taksitle mal satması teşvik edilmeli, bunun
için faizsiz borç para (karz-ı hasen) veren müesseseler
oluşturulmalıdır.
Vade Farkının Caiz Olduğunu Söyleyenler ve Delilleri
İslam âlimlerinin çoğunluğuna göre vadeli satışlardaki
vade farkı caizdir. Bu görüşte olanların delilleri ise
şunlardır:
 Hadis âlimleri şartlı satışı yasaklayan hadisin sahih
olmadığını, senedinde tenkide uğramış ravilerin
bulunduğunu tespit etmişlerdir. Ayrıca Hz.
Peygamber’in şartlı alışveriş yaptığına ve buna
müsaade ettiğine dair sahih hadisler mevcuttur
 Veresiye satıştaki vade farkı faiz değildir. Çünkü para
karşılığında para olmayan bir mal -gerek peşin
gerekse veresiye olarak- satıldığı zaman, fiyat farkı
faiz sayılmaz. İslam’ın faiz anlayışı buna müsait
değildir.
 Veresiye satıştaki fiyat farkının, vadenin karşılığı
olarak görülmesi de doğru değildir. Çünkü çok
değişik etkenler, veresiye şeklinde gerçekleşen
satıştaki fiyatın peşin fiyatından daha fazla olmasını
gerekli kılabilir.
 Meşrû kazanç yalnızca emeğin mahsulü değildir.
Tarlasını, evini, dükkânını kiraya veren, sermayesini
şirkete yatıran kişiler, hiçbir emek sarf etmeden
kazanç ve kâr sağlarlar.
 Vadeli satışta mal müşteriye teslim edilmiş olup,
henüz parası alınmamıştır. Tahsil edilmemiş alacaklar
için her zaman bir riziko söz konusudur. Bu riziko,
alacağın tahsil edilememesi ve enflasyon gibi
ihtimalleri ihtiva eder.
 Taraflar, veresiye satışta malın fiyatı ve ödemenin
nasıl yapılacağı hususunda anlaştıkları için, satışta
belirsiz bir durum olmadığından, vadeli satış
“meçhulün satışı (ma‘dûmun bey‘i)” anlamına
gelmeyecektir.
 Selem alışverişinin Sünnet’le sabit olması, veresiye
alışverişlerdeki vade farkının da caiz olmasını
gerektirir.
 Vade farkını yasaklamak ihtiyaç sahiplerinin işini
daha da zorlaştıracaktır. Bu haram yolu tıkamak için
de vade farkı ile veresiye satışı helal görmek
gerekmektedir.
Sonuç olarak, vadeli satışta vade farkı tartışmasında
tarafların delillerine bakıldığında, bir malı veresiye olarak
vade farkıyla satmanın caiz olduğunu savunan tarafın
delillerinin daha güçlü olduğu görülmektedir. Bu nedenle
İslam âlimlerinin çoğunluğu bu tür satışın caiz olduğuna
hükmetmişlerdir. Yani veresiye satış caiz olduğu gibi,
veresiye satışta makul bir miktar vade farkı da caiz
olmalıdır.

FİYAT BELİRLENMEDEN YAPILAN SATIŞ

Günümüzde değişik maksatlarla fiyat belirlenmeden
alışveriş yapıldığı görülmektedir. İslam fıkhına göre
alışverişin sıhhat şartlarından birisi, satılan malın ve
fiyatının taraflar arasında tartışmaya sebep olmayacak
açıklıkta belirlenmesidir. Fiyat belirlenmeden yapılan
alışverişlerin İslam fıkhı açısından meşrû olup olmadığı
hususu, iki örnek durum çerçevesinde ele alınabilir. Bu iki
durum “malın bir kısmının fiyatını belirleyerek yapılan
alışveriş” ile “ekonomik istikrarsızlık nedeniyle fiyat
belirlenmeden yapılan veresiye alışveriş”tir.

Malın Bir Kısmının Fiyatını Belirleyerek Yapılan
Alışveriş

Ticarî mallar genellikle kilo, ölçek, litre ya da metre gibi
ölçü ve tartı birimleriyle ölçülüp tartılarak satılır. Bununla
birlikte herhangi bir ölçü ya da tartı birimiyle ölçülüp
tartılmadan, tahmine dayanarak da satış yapılmakta olup,
bu durum hükmü etkilememektedir.
Bu tür alışverişte satıcı için de bir mahzur oluşmamakta, o
da hayvanı kaç kilo gelmişse, başta anlaşılan “birim kilo
fiyatı” üzerinden hesabın yapılması neticesinde parasını
almaktadır.
Buna göre, sözü edilen satış işlemi sırasında satın alınan
hayvanın bütün olarak kaça alınıp satıldığı belirsiz
olmakla birlikte, bu hayvandan çıkacak etin birim kilo
fiyatı satış esnasında belirlenmiş durumdadır. İlk bakışta,
böyle bir alışveriş, klasik fıkıhta yer alan “Bir satış
akdinde satılan mal ya da fiyattaki bilinmezlik, akdi
kusurlu yapar/ifsad eder” kuralı kapsamına girdiğinden, bu
tür alışverişin kusurlu/fâsid olduğuna hükmedilebilir.
Ancak, söz konusu satış işlemine bakıldığında; bir akdin
kurulması için gerekli olan şartlar mevcuttur. Nitekim
bunları oluşturan taraflar, icab-kabul, akit mahallinin
mevcut olması; akde konu olan şeyin biliniyor (malum)
olması, tesliminin mümkün olması ve akdin hükmünü
uygulamaya müsait olması gibi şartların yerinde olduğu
görülecektir.

Genel olarak bilinmezlik, satış akdinde sözleşmenin
sıhhatini etkileyen bir durumdur. Fakat klasik döneme ait
fıkıh kaynaklarımızda bilinmezlik (=cehalet) az ve çok
olarak ikiye ayrılarak ele alınmış olup, az olan
bilinmezliğin akde tesiri olmadığına hükmedilmiştir.
Şâfii Mezhebi hukukçularından Şirbînî şöyle der: “Bu
satış sahihtir, çünkü satılan şey görülmektedir. Ortada satış
karşılığı verilecek paranın toplam miktarında bir an için
belirsizlik mevcutsa da, müşteri alacağı kadar aldıktan
sonra toplam fiyat da açığa çıkacak ve aldanma (garar)
riski ortadan kalkacaktır. Bu takdirde bu satış tıpkı götürü
satış gibi olacaktır ki, bunun caiz olduğu bilinmektedir”.
Ahmed b. Hanbel malın fiyatının gelecekte belirlenmesi
şeklindeki satışı da caiz görmektedir. Onun bu husustaki
gerekçesi ise “İnsanların örfü ve alışkanlıkları böyle
olabilir. Bu takdirde ihtiyaç ve meşakkati kaldırmak için
böyle bir satış caiz görülmelidir” şeklindedir.
Canlı olarak ya da kesim sonrasında tartılmak üzere kilosu
şu fiyattan diye yapılan satış işlemi sahih bir satış işlemi
olarak nitelenebilecek olup, böyle bir satışın batıl veya
fasid olarak nitelenmesi uygun değildir. Çünkü söz konusu
satış işlemi, her ne kadar klasik fıkhımızdaki “cüzâfen
satış” diye bilinen “götürü usulü, malın ne kadar geleceği
ölçülüp tartılmadan, göz kararıyla yapılan satış”
işleminden farklılık arz etse de, bu tür bir satış işlemi fıkıh
kaynaklarımızda sahih satım akdi için gerekli görülen
özellikleri taşımaktadır.

Ekonomik İstikrarsızlık Nedeniyle Fiyat
Belirlenmeden Yapılan Veresiye Alışveriş
Enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde esnaf, veresiye
olarak satacağı malın fiyatını belirlemeden
satabilmektedir. Bu nedenle, alacak defterine satılan malın
ismi/cinsi ve miktarı yazılmakta, borç olarak para
cinsinden bir rakam yazılmamaktadır. Bu uygulamada
müşteri ödemede bulunacağı zaman, satın aldığı malın o
günkü fiyatı ne olmuş ise, ona göre esnafa olan borcunu
ödemektedir.
Bu tür bir alışveriş, klasik fıkıhta belirlenmiş olan satış
şablonuna uymamaktadır. Çünkü İslam fıkhında
belirlenmiş olan kurala göre vadeli bir satışta; satılan mal,
bu mal karşılığında ödenecek olan para, ödemenin
yapılacağı zaman ve ödeme şekli belirlenmelidir.
Bunlardan birinde taraflar arasında nizaya sebep
olabilecek düzeyde bir belirsizliğin bulunması, akdin en
azından fâsid olmasını gerektirecektir.
Vadeli alışveriş, bir malın borç ya da ödünç olarak
verilmesinden farklı olup, bu tür satışta esnaf, belirlenen
süre sonrasında sattığı malın parasının getirilmesini
beklemekte; müşterisinin satın aldığı şeyin misli bir malı
kendisine getirmesini ise aklından bile geçirmemektedir.
Bu tür veresiye alışverişin meşrû olup olmadığı hususunda
iki görüş mevcuttur:
1.Akit sırasında veresiye olarak satılan malın fiyatı
belirlenmediği için bu tür alışveriş uygun değildir. Bu
durumda satılan malın mülkiyeti meşrû bir şekilde
satıcıdan müşteriye intikal etmez. Mal, fâsid bir akitle el
değiştirdiği için, gasba benzer bir durum söz konusu olur
ki, böyle bir işlem caiz değildir.
2.Fiyat belirtmeden veresiye olarak satılan malın fiyatının
müşterinin ödemede bulunacağı günün fiyatından
hesaplanması caizdir.
Normal piyasa şartlarında karşılıklı olarak rızanın
oluşabilmesi için vadeli olarak satılan malın satış
esnasında fiyatının belirlenmesi gerekir.

ELEKTRONİK TİCARET

Modern iletişim araçlarıyla yapılan alışverişin İslam fıkhı
açısından hükmü güncel fıkıh problemlerinden birisidir.
İslam fıkhına göre akit şu şekillerden biriyle gerçekleşir:
Tarafların aynı zaman ve mekânda hazır bulunarak
icabkabulde bulunmalarıyla ya da birbirlerinden farklı
mekânlarda bulunmakla beraber, karşı tarafa iradelerini
beyan eden bir mektup veya elçi göndermeleriyle. Bu
durumda mektubun alınıp açıldığı ya da elçinin gelip
uzaktaki tarafın beyanını açıkladığı anda akit meclisi
kurulmuş olur. Hazırlar arasında oluşan akit meclisinde,
detaylarda farklılık bulunmakla beraber, taraflar sözleşme
bahsinden başka konulara geçene veya taraflar kalkarak o
meclisi terekedene kadar, gerek “icab”da bulunan gerekse
“kabul” beyanında bulunan kimse 161 akdi bozma
muhayyerliğine sahiptir. Buna göre akit meclisi dağılana
kadar akdin bağlayıcılığı bulunmamaktadır.

Mektup ya da elçi aracılığıyla yapılan akitte ise, mektubun
ilk açıldığı anda karşı tarafın kabulde bulunmaması
halinde meclisin sona erdiği yönünde görüşler bulunduğu
gibi, mektubun her okunuşunda akit meclisinin tekrar
kurulmuş olacağı şeklinde de görüşler bulunmaktadır.
Modern iletişim araçlarıyla yapılan sözleşme/alışveriş
konusunun günümüz araştırmacılarını ilgilendiren yönü;
bu araçlarla yapılan sözleşmelerin şekli ile fıkıh
kitaplarında yer alan sözleşme şekilleri arasındaki
benzerlik veya ayrılıkların tespiti ve günümüz şartları
dikkate alınarak buralardaki hükümlere açıklık getirme,
ilaveler yapma ve gerekiyorsa de- ğişiklikler önerme
noktasında kendisini göstermektedir.

Geçmiş dönemlerde bu aracılar ya elçi veya mektupken,
günümüzde bu aracılar telefon, faks, internet gibi
elektronik aygıtlardır. Bunlarla yapılan ticarete e-ticaret
veya elektronik ticaret ismi verilmektedir.
Buna göre telefon, internet, görüntülü telefon, tele
konferans sistemi gibi araçlarla yapılan alışverişlerde,
hazırlar arasında gereçekleşen normal akitleşme kuralları
geçerlidir.

İbrahim Kâfi Dönmez’ye göre, telgraf, faks, kaset, disket
vb. materyallerin gönderilmesi suretiyle yapılan
sözleşmeler, klasik dönemde mektupla yapılan
sözleşmelere benzetilerek, gaibler arası akit gibi
değerlendirilmiştir.
Sahih bir sözleşme için tarafların aynı mekânda hazır
bulunmalarının şart olmadığı ve birbirinden uzakta
bulunan kimselerin de akitleşebilecekleri gerçeğinden
hareketle, günümüzde tedavülde olan elektronik cihazlarla
ticari akitlerin yapılması mümkündür.

KAPARO

Kaparo, ön ödeme, pey akçesi, pişmanlık akçesi gibi
isimlerle de anılmakta olup: “Bir satış ya da kira
sözleşmesinde müşterinin, sözleşmeyi tamamlaması
halinde toplam fiyattan düşülmesi, feshetmesi durumunda
ise akitten dönmenin karşılığı olarak mal sahibinde
kalması şartıyla yaptığı ön ödemedir.”
Konu Kur’an’da yer almazken, Sünnet’te hem kaparonun
caiz olduğu hem de caiz olmadığı anlamına gelebilecek
rivayetler bulunmaktadır. “Hz. Peygamber kaparolu satışı
yasakladı”(elMuvatta’, “Büyû‘”, 1); “Rasûlüllah’a
kaparolu satışın hükmü soruldu, o helal olduğunu söyledi”
(Şevkânî,1994,V, 232). Ancak “hadis tenkidi” konusunda
uzman âlimler tarafından farklı açılardan eleştirilmiş olan
bu rivayetler “zayıf” olarak değerlendirilmiştir. Bu
nedenledir ki, kaparolu satışın hükmü İslam tarihinin ilk
günlerinden beri tartışılmıştır.
Konu hakkında iki farklı görüş bulunmaktadır:

Kaparonun Satıcıda Kalmasının Caiz Olmadığı
Görüşü

Sahabe döneminden itibaren İslam fıkıhçılarının
çoğunluğu, bu tür bir sözleşmenin caiz olmadığı
kanaatindedir. Hanefîler, Malikîler ve Şafiîler de bu işlemi
sahih görmemişler ve kaparonun satıcıya helal
olmayacağını belirtmişlerdir.
Ünlü İslam bilgini Şevkânî de konuyla ilgili lehte ve
aleyhte rivayetler bulunmasından hareketle kaparonun caiz
olmayacağı sonucuna varır.

Kaparonun Satıcıda Kalmasının Caiz Olduğu Görüşü

Bir kısım sahabe ve genelde Hanbelî âlimleri kaparolu
sözleşmenin caiz olduğu görüşündedirler.
Günümüz İslam hukukçularının genel eğilimi de kaparolu
satışın caiz olduğu yönündedir. Ayrıca İslam Fıkıh
Akademisi 1994 yılında Bruney’de yaptığı toplantıda
konuyu ele almış ve şu sonuca ulaşmıştır: Kaparolu satış,
genel olarak satım ve kira gibi akidlerde cari olmakla
birlikte, bedellerden birinin veya her ikisinin peşin olarak
tesliminin gerektiği durumlar bundan müstesnadır.
Kaparolu satış, muhayyerlik süresinin sınırlandırılması
şartıyla, ilke olarak caizdir. Akid yapılırsa kaparo bedele
mahsup edilir, müşteri sözleşmeden cayarsa kaparo
satıcının hakkı olur.

HAVA PARASI

Peştemallik” olarak da bilinen hava parası; bir
ticarethanenin devri durumunda ticarethanenin yeri,
müşterileri, şöhreti gibi nedenler göz önünde
bulundurularak asıl değerinin yanında alınan, tabir caizse,
manevi sermaye karşılığında ödenen paradır. Hava parası;
mâlik veya kiracı sıfatıyla elinde bulundurduğu gayr-i
menkûlü devreden kişinin, karşı taraftan, kira dışında
aldığı bedel olarak da ifade edilebilir”.
Kiracının Mal Sahibinden Hava Parası Alması
İslam hukukuna göre kiracı ile mal sahibi, karşılıklı rıza
ile kira akdinde kararlaştırılan müddet tamamlanmadan
önce akdi sona erdirme hakkına sahiptirler.
Bir miktar “hava parası” karşılığında boşaltmayı kabul
ederse, buna karşılık alacağı hava parası kendisine
helaldir.

Kiracının Sonraki Kiracıdan Hava Parası Alması
Bir gayrimenkulü şartsız olarak kiralayan kiracı, kiraladığı
gayrimenkulü kira müddeti içinde istediği bedelle bir
başkasına kiralayabilir. Hanefîler, kiracının kiraladığı yeri
bir başkasına daha fazla bir bedelle kiraya verebilmesi
için, o gayrimenkule bakım, onarım gibi bir masraf
yapmış olmasını gerekli görürler. Aksi takdirde, birinci
kiracının kiraladığı yerden alacağı fazla meblağın/kiranın
tasadduk edilmesini önerirler.

Çoğunluğun görüşüne göre, kiracı meşrû olarak kiraladığı
bir dükkân ya da işyerini bir başkasına daha fazla fiyatla
kiraya verebilir, yani kiralık gayrimenkulün el
değiştirmesi durumunda önceki kiracı sonradan
kiralayacak olandan hava parası alabilir.
Kiracının kiraladığı yeri, kira süresi içinde bir başkasına
kiraya vermesi ya da ödünç vermesi prensip olarak kabul
edilmekte olup, burada dikkat edilecek şey, ikinci
kiracının veya ödünç alanın söz konusu olan gayrimenkule
birinci kişiden daha fazla zarar verecek şekilde
kullanmamasıdır.

Kiraladığı şeyi bir başkasına kiralayacak olan kimsenin,
kendisinin verdiği kiradan daha fazlasına kiraya vermesi
caiz olduğu gibi, belirli miktar hava parası alarak,
kiraladığı gayrimenkulü yeni kiracı için boşaltması ve bu
şahsın aynı kira ile bu gayrimenkulde kiracı olarak devam
etmesi de mümkündür.

SİGORTACILIK

Sigorta ve Sigortacılık Kavramı
Sigorta, prim karşılığında cana veya mala karşı oluşan
risklerin zararlarını tazmin etme güvencesi anlamına
gelmektedir. Ticari anlamıyla sigortacılık ise “cana veya
mala karşı oluşma ihtimali bulunan risklerin zararlarını
tazmin etme güvencesi satışı” anlamındadır. Buna göre,
sigortacılık bir ticaret türüdür.
Sigorta kurumunun üyelerine sunacağı maddi
güvencenin/tazminatın oluşmasında, sigorta güvencesi
alan kimselerin de katkısı bulunmaktadır. Bu katkı ticari
sigorta türlerinde sabitken, karşılıklı/mütüel sigortalarda
ise, her dönem değişkenlik gösterebilmektedir.
Sigortalar “sosyal sigortalar” ve “özel/hususi sigortalar”
olmak üzere iki ana kola ayrılmaktadır. Sosyal sigortalar,
belirli halk gruplarının sosyal güvenliklerini temin
amacıyla kanunla kurulan ve belirli iş kolunda 167
çalışanların iştirak etmeleri çoğu defa mecburi olan
sigortalardır. Hususi sigortalar ise bireylerin özel
menfaatlerinin çeşitli rizikolara karşı teminat altına
alınması için serbest iradeleriyle vücuda getirdikleri bir
riziko teminatıdır. Hususi sigortalar, sigortalıların
ödeyecekleri primin sabit ya da değişken oluşu açısından
ikiye ayrılmaktadırlar.
1.Sabit primli sigorta: Bu sigortalarda, sabit olarak
belirlenmiş bir sigorta primi karşılığında sigorta güvencesi
sunulmaktadır. Burada sigortalının, sözleşme esnasında
belirlenen primi ödeme dışında başkaca bir maddi
yükümlülüğü bulunmadığı için bu sigortalar “sabit primli”
olarak anılmaktadır.
2. Değişken primli sigorta: Bu sigortalarda sigortalıların
ödeyecekleri prim miktarı sözleşme esnasında sabit olarak
belirlenmeyip, sigortalıların gerçek yükümlülükleri belirli
dönem sonunda tespit edilebilmektedir. Doğal olarak bu
sigortalarda sigortalıların gerçek yükümlülüğü dönemlere
göre değişiklik arz etmekte, bu sebeple de bu tür hususi
sigortalara “değişken primli sigortalar” denmektedir.

Ticari Sigortaların Dinî Hükmü

Sabit primli hususi sigortaların, diğer bir deyişle ticari
sigortaların meşrû olup olmadığı hakkında İslam
hukukçuları farklı görüşlere sahiptirler. Bu konuda
temelde üç farklı yaklaşımın varlığı görülmektedir.

Ticari Sigortaların Hiçbir Türünün Caiz Olmadığı
Görüşü

Günümüz âlimlerinin çoğunluğu, mevcut haliyle ticari
sigorta sözleş- melerinin, İslam hukukunda benimsenmiş
olan klasik sözleşmelere aynıyla uymadığı görüşünde
olup, bu sözleşmenin bedelli/ivazlı yeni bir ticari sözleşme
olduğunu kabul etmişlerdir.
Ticari Sigortaların Bütün Türlerinin Caiz Olduğu
Görüşü
Günümüz İslam âlimlerinin bir kısmı, ticari sigortaların
her türüyle caiz olduğunu benimsemiştir.

Ticari Sigortaların Bazı Türlerinin Meşrû Olduğu
Görüşü

Bu âlimlerin bir kısmı, sigorta sisteminden faizin
çıkarılması kaydıyla ticari sigortaları meşrû saymış, bir
kısmı ise devlet yönetiminde olması şartıyla ticari
sigortaların meşrû olacağını iddia etmiştir.
Sigortacılıkla ilgili Kurumsal Kararlar
Dünya İslam Birliği’ne bağlı Fıkıh Akademisi’nin 1977
yılında Riyad’da gerçekleştirdiği toplantıda karşılıklı
sigortaların caiz olduğu kararı ittifakla alınmış; 1978
yılında Mekke’de yaptığı toplantıda ise, üyelerin büyük
kısmı, ticari sigortanın bütün nevileriyle haram olduğu
görüşünü benimsemişlerdir.
İslam Konferansı Teşkilatına bağlı İslam Fıkhı
Akademisi’nin 1985 yılında gerçekleştirdiği II. Dönem
toplantısında ise sigortayla ilgili şu karar alınmıştır:
“Ticari sigorta şirketlerinin uygulamakta olduğu sabit
prim esasına dayalı ticari sigorta sözleşmesi, akdi geçersiz
kılacak ölçüde büyük garar/belirsizlik içermekte olup,
dinen haramdır.

1996 yılında Konya’da gerçekleştirilen I. Uluslararası
İslam Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri
Kongresi’nde sigorta da tartışılmış ve bu konuya tahsis
edilen oturumun sonuç bildirgesinde şu kararlara yer
verilmiştir: “Heyet, prensip olarak sigorta sisteminin caiz
ve gerekli olduğunda görüş birliği içindedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun
4.7.2005 tarihinde sigorta hakkında aldığı karar ise
şöyledir: “…Yukarıda zikredilen açıklamalar ışığında; a)
Genel olarak sosyal sigortalar, karşılıklı sigortalar ve ticari
sigortaların caiz olduğuna, b) Kâr payı esasına dayalı
çalışan birikimli hayat sigortası ile bireysel emeklilik
tasarruf ve yatırım sisteminin ise, yatırılan primlerin,
dinen helal olan alanlarda değerlendirilmesi durumunda
caiz olduğuna, c) Konusu din tarafından yasaklanmış olan
sigortanın caiz olmadığına, karar verildi.”

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!