Menü Kapat

Ünite 7: İslâm Hukukunun Sistematiği, Literatürü ve Genel Prensipleri

İslâm Hukukunun Sistematiği
Klasik bir fürû eserini elimize alıp içindekiler kısmını
incelediğimizde bu eserin ortalama altmış civarında
“kitâb” denilen bölümden oluştuğu görürüz.
Fıkıh kitaplarının ele aldığı konu ve bölümler genel bir
sınıflama ile üç alana ayrılır. Bunlar; İbâdât, Muâmelât ve
Ukûbât alanlarıdır.

İbâdât
İbâdât, ibâdet kelimesinin çoğulu olup “ibadetler”
demektir. Bütün fıkıh kitapları ibâdât ana bölümü
altındaki konularla başlar ve genellikle ilk olarak temizlik
bölümü (kitâbu’t-tahâre) incelenir. Bundan sonra dört
temel ibadet olan namaz, zekât, oruc ve hac, her biri
müstakil bir başlıkta tüm detaylarıyla ele alınır.
İslâm hukuku ibadet konularını ele alması ve fıkha
ibadetlerle başlaması açısından özellik arz eder. Salt
hukuki diyebileceğimiz konularla ibadet konularının eşit
bir düzlemde, ortak bir dil ve yöntemle ele alınmasının
İslâm hukuku açısından önemli bir özellik ve ayrıcalık
olduğu söylenebilir.

Muâmelât:
Muâmelât, şahısların normal medeni ilişkilerini ve hukuki
işlemlerini ifade eder. Muâmelât kavramının alanı fıkhın
İbadetler ve ukûbât alanı dışındaki tüm konularıdır
denilebilir. Modern hukuk özel hukuk ve kamu hukuku
olarak iki ana kola ayrılır. Özel hukukun özünü medeni
hukuk oluşturmaktadır.
Yaygın anlamıyla muâmelât alanını ele aldığımızda
muâmelâtın gerek mahiyet ve gerekse kapsam açısından
medeni hukuk ve hatta özel hukukla büyük ölçüde
örtüştüğü söylenebilir.
Kapsam açısından baktığımızda ise muâmelât teriminin
alanı, medeni hukukun alanıyla büyük bir benzerlik
içindedir.

Muâmelât alanının temel başlıkları orijinal ifadeleriyle
şunlardır:
1. Münâkehât: Aile müessesesinin kuruluş
sözleşmesi olan nikâh akdini ve bu akitle kurulan
aile kurumunu inceler.
2. Malî muâmelât: Doğrudan malla ilgili olan akit
ve diğer işlemlerdir.
3. Muhâsemât: Kelime anlamı olarak mahkemede
davacı ve hasım olma anlamı taşımakta olup
yargılama hukuku konularından oluşur. Medeni
hukuk alanındaki yargılama konuları, yani
medeni yargılama ise muâmelât alanından hiçbir
zaman ayrı tutulmaz.
4. Terikât: Günümüzdeki miras hukuku branşı ile
ortak ve benzer konuları inceler.
Yargılama hukukunun incelendiği bu bölümler temel
olarak muâmelât konularıyla ilgili yargılamayı ele alır;
ceza hukuku ile ilgili yargılamaya çok az yer verilir.
Muâmelât alanı şahısların dava açmasına ve mahkemeye
taşımasına uygun olan konulardır. Mecelle-i Ahkam-ı
Adliye’de mali muâmelât alanını ele alan bir kanun
olduğundan yargılama hukuku ile ilgili bölümlere de yer
vermiştir.

Modern hukuklarda medeni hukuk içerisinde müstakil
birer hukuk branşı olan şahsın hukuku ve eşya hukuku ise
diğer tüm muâmelât alanıyla ilgili olan iki temel konudur.
Vakıf, hukukunda tüzel kişilik kavramına en yakın
kurumlardan biri olduğu için şahsın hukuku bölümünde
değerlendirilebilir. Hukukun ana konusu ise haklardır.
Muâmelât alanı literatürde zaman zaman, Münâkehâtmufârakât konuları ile Malî muâmelât (malvarlığı
konuları) şeklinde iki temel başlığa indirgenmektedir.
Muâmelât teriminin bazen hukukunun ibadetler dışındaki
tüm konularını içerecek şekilde kullanılabildiğini de
hatırlatmakta fayda vardır.

Ukûbât
Klasik fıkıh kitaplarının genellikle son kısımlarında yer
alan bölümler ukûbât ana başlığına dâhildir. Ukûbât
kelimesi, ceza anlamına gelen ukûbe kelimesinin
çoğuludur.
Bu alana giren başlıca bölümler şunlardır:
• Kitâbu’l-Cinayât: Öldürme ya da yaralama /
müessir fiiller bölümü.
• Kitâbu’l-hudûd: Had cezaları bölümü.
• Kitâbu’l-meâkil: Âkile sistemi bölümü.
Ukûbât bölümleri, muâmelât konularından farklı olarak
devletin üstün kamu hakimiyetini açıkça kullandığı bir
alandır. Devlet bu otoriteyi kullanarak hukukun suç kabul
ettiği fiilleri işleyenleri cezalandırır.

Kısas cezaları alanında, mağdur ya da velisi, faili belirli
şartlarda affedebilir; ceza, mağdurun alacağı bir paraya
çevrilebilir vb. Bu durum kısas cezalarının salt kamu
hukuku alanına giren bir ilişki olmayıp özel hukuk
ilişkilerine benzer özellikler de taşıması anlamına gelir.
Ukûbât konuları arasında işlenen Kitâbu’s-siyer (Kitâbu’lcihâd) bölümü de bazı kaynaklarda devlete karşı işlenmiş
isyan suçları ile devletlerarası ilişkileri de içermektedir.
Allah Hakkı-Kul Hakkı Ayrımı ve Sistematikle İlgisi: Kul
hakkı, kullara ait dünyevi menfaat ve faydalarla ilgili
hükümlerin doğurduğu haklardır. Allah hakkı ise belirli
bir kulun ve şahsın inhisarında olmadan tüm insanların
umumi faydasıyla ilgili hükümlerin doğurduğu haklardır.
Ayrıca bir de her iki hak türünü birlikte içeren karma
haklar vardır.
1. Hâlis kul hakları (mülkiyet hakkı gibi),
2. Halis Allah hakları (Zina, hırsızlık vb.),
3. İki türün birleşmekle birlikte Allah hakkının ağır
bastığı haklar (namusa iftira cezası),
4. İkisinin birleştiği ve kul hakkının ağır bastığı

Allah hakkı kul hakkı ayırımını bazı yazarlar özel hukuk
ve kamu hukuku ayrımına benzer kabul etmektedir.
Furû Eserlerinin Hukuk Yazım Dili: hukukçuları ele
aldıkları hukuki meseleleri çözümlerken ilmi yöntemlere
bağlı kalmışlar ve farklı alanlarda ulaştıkları çözümler
arasındaki iç tutarlılığa önem vermişlerdir.

İslâm hukukçuları fıkhın tüm alanlarıyla ilgili çözümlerini
oluşturup bunları erken dönemlerden itibaren yazıya
geçirmişlerdir. Bu sebeple fıkıh eserlerinin daha ilk
dönemde oluşmuş bu yazım dilinin etkisini modern
döneme kadar devam ettirdiği söylenebilir.

Kavaid olarak adlandırılan literatür alanı içerisinde İslâm
hukukçuları hukukun tümünü ya da belirli alanlarını
kapsayan genel prensipler (küllî kâideler) belirlemişlerdir.
Ayrıca Kasanî’nin izlediği metodu, meseleci hukuk yazma
metodunu aşma çabası olarak değerlendirmemiz
mümkündür.


İslâm Hukukunun Literatürü

İslâm hukuku yazılan eserlerle oldukça büyük bir literatür
oluşturmuştur. Diğer İslâmi ilimler arasında da en fazla
eser verilen alanın fıkıh olduğunu söylemek mümkündür.
İslâm hukuk alanına giren literatür türlerini aşağıdaki
şekilde ele alabiliriz.

Fürû-i Fıkıh Türü: En çok eser yazılan literatür türü olan
fürû türü, doğrudan mezheplere ait fıkhi hükümlerin
derlendiği kitaplardır.
Fürû alanında ilk kapsamlı temel eserin Hanefi mezhebi
kurucularından İmam Muhammed’e ait olduğunu
söylememiz mümkündür. İmam Muhammed Hanefi
mezhebinin fıkhi birikimini Kitâbu’l-asl ya da el-Mebsut
adıyla bilinen hacimli eserinde ortaya koymuştur.
Fürû Fıkıh kitapları genellikle tek bir mezhebin hakim
olan görüşünü esas alır. Bazı fürû kitapları ise birden fazla
mezhebin fıkhi içtihat ve hükümlerini delilleri ile birlikte
sunma amacıyla yazılmıştır.

Klasik fıkıh kitapları İslâm hukuk tarihi boyunca
mezheplerin fıkhi görüşlerine ulaşmak için kullanılan en
önemli kaynaklardır. Ancak bu kitaplar birer kanun kitabı
olmayıp doktrin kitabıdır.
Usûl-i Fıkıh Türü: Meseleleri hükme bağlayan müçtehidin
şer’î kaynakları anlama ve onlardan kendi içtihadıyla
hüküm çıkarırken takip etmesi gereken metodu inceleme
amacı taşır. Usûl alanında yazılan günümüze ulaşan ilk
eserin imam Şafiî’nin er-Risale’si olduğu genellikle kabul
edilir.

Usûl-i fıkıh türünün ele aldığı dört temel konu olduğu
söylenebilir. Bunlar, hüküm, hükümlerin delilleri, hüküm
çıkarma yöntemleri ve hükmü çıkaran müçtehit ile ilgili
bölümlerdir.
Usûl-i fıkıh alanında yazılan eserlerin, Hanefilerin yazım
metodu, kelamcıların metodu ve arma (memzuc) usûl
yöntemi olmak üzere üç ayrı yöntemle yazıldıkları
görülür.

Fetva Kitapları Türü: Özellikle eseri yazan fıkıh âliminin
zamanında meydana gelen hadiselere ağırlık vermesi,
soru-cevap özelliği taşıması, mezhep içindeki çeşitli farklı
içtihatlar içinden sadece birini açıkça tercih edip aktarması
gibi bazı özelliklerle füru literatüründen ayrı müstakil bir
tür oluşturur.
Fıkıh mezheplerini kuran âlimlerden sonra ortaya çıkan ve
hakkında açık bir hüküm bulunmayan yeni meselelerin
hükmüne o dönemdeki müçtehidin getirdiği çözümleri ve
bir anlamda fetvaları içeren Nevazil eserleri de fetva türü
içerisinde değerlendirilebilir.

Ahkam-ı Sultaniye Türü: İslâm kültüründe özellikle devlet
kavramı, devlet başkanı, devletin sistemi, teşkilatı, idari,
mali ve kazâî yapısı, başka devletlerle olan ilişkileri,
devlete yönelik suçlar gibi kamu hukuku konuları üzerinde
yoğunlaşan bu edebiyat türü ortaya çıkmıştır.
Harâc-Emval Türü: Bu türü devletin mali düzeni, gelirleri
ve vergilerinin incelendiği fıkıh eserleri oluşturur. Bu
konular mâli hukuk ya da kamu mâlîyesi alanına dahil
edilebilir.

Kavaid Türü: Zamanla hukuk düşüncesinin gelişimi ile
fürû alanı dışında ortaya çıkan Kavâid türü altında fıkhın
fürû hükümlerinin arkasında yatan ana esas, genel prensip
ve yer yer de teoriler tespit edilmeye başlanmıştır.
Mantıki yöntemin zaman içinde yaygın olarak
uygulanmaya başlaması ile Kavâid türünün ciddi bir ivme
ve çeşitlilik kazanmış olduğu söylenebilir.
Kavaid türü altına sokabileceğimiz bir diğer alt tür elFurûk adıyla yazılan eserlerdir. Bu alandaki eserlerde
şeklen birbirine benzeyen ancak hükümleri farklı olan
fıkhi meseleler ele alınır.

Kavaid türü içine dahil edebileceğimiz başka bir alt tür de
Tahricu’l-fürû ale’l-usûl adıyla yazılan eserlerdir. Bu
eserlerin temel amacı mezheplerin füru alanındaki
hükümlerinin arkasında yatan–ister fürû, ister usûl ve hatta
kelam ile ilgili- genel prensipleri (usûl) göstermektir.
Hilâf ve Hilafiyât Türü: Fıkıh mezhepleri arasındaki görüş
farklılıklarını, bu farklılıkların dayanaklarını ele alan, bir
mezhebin görüşünü savunup, karşı görüşü çürütmeye
çalışan fıkıh edebiyatı türüdür.

Hilafiyât ya da İhtilâfu’l-fukaha alanında yazılan eserler
fakîhler arasında ortaya çıkan görüş ayrılıklarını tespit
etme işini öncelemektedir.
İlm-i hilaf ve hilafiyât türü fıkıh ilminin verimli
alanlarından biridir. İbn Rüşd’ün Bidayetü’l-müçtehid ve
Şa’rânî’nin el-Mîzânu’l-Kubrâ gibi adlı eserleri gibi, fıkhı,
mezhepler arası mukayeseli olarak ele alınan eserleri bir
anlamda hilafiyat türü içinde görebiliriz.

Fıkıh Tarihi Türü: Tarihi açıdan bilgi içeren değişik alt
türleri bu türe dahil edebiliriz. Tabakâtu’l-fukâha adıyla
bilinen, İslâm hukukçularının hayatlarını ve ilmi
faaliyetlerini, tarihi perspektifi esas alarak inceleyen
eserleri sayabiliriz.

Teracim adı verilen ve mezhep imamları ve bilginlerinin
hayatlarını (tercüme-i hallerini) içeren eserler de Tabakat
eserleri ile hemen hemen aynı özellikleri taşır.
Modern dönemde İslâm hukuk Tarihi (Târîhu’t-teşrî)
kitapları ile genel tarih ve coğrafya kaynakları da fıkıh
tarihi açısından önemli kaynaklardır.

Edebü’l-Kâdi Türü: Hâkim (kadı), mahkeme, davacı ve
davalı taraflar, deliller, yargılama prosedürü ve adliye
teşkilatıyla ilgili konuların ele alındığı özel bir türdür.
Ebebü’l-kâdî türü içinde bir alt tür olarak görebileceğimiz
önemli bir alan da Sicil ve Şurut eserleridir. Şeriye
Sicilleri denilen kayıtlar, hukuki hayat, hukuk tarihi ve
İslâm hukukunun pratikte uygulanmasıyla ilgili değerli
bilgiler ihtiva eder.

Şurut ilmi ise mahkeme süreciyle ilgili kayıtlar, noterlik
ve kanun önünde geçerli olup gerektiğinde mahkemelerde
delil olarak kullanılacak tarzda resmi-hukuki belge
düzenleme esaslarının tespitini konu edinir.
Ahkâm Ayetleri ve Ahkâm Hadisleri Türü: Fıkhın temel
hüküm kaynakları, Kur’an-ı Kerim ve hadislerdir. Fürû
fıkıhla ilgili hükümlere kaynaklık eden ayetlerin tefsirini
konu alan branş ve bu alanda yazılan eserler Ahkamu’lKur’an adıyla bilinmektedir.
Hadis kitaplarının büyük çoğunluğu fıkıhtaki konu
başlıklarını da içermekle birlikte, sadece fıkhi hükümlere
kaynaklık eden hadislerin (ahkam hadislerinin) derlendiği
Sünen denilen literatür türü vardır. Sünenlerden sonra ise
iki alt tür daha ortaya çıkmıştır ki dar anlamda “ahkam
hadisleri” denildiğinde daha çok bu eserler anlaşılır.
Yukarıdaki türlerin dışında İslâm hukuku alanına dahil
edebileceğimiz; feraiz eserleri; müstakil eserler;
Risale’ler; kanunnameler ile Mecelle-i Ahkam-ı Adliye ve
Hukuki Aile Kararnamesi gibi fıkıh alanındaki kanunlar
ve bunlara yazılan şerhler de İslâm hukuk literatürü içinde
yer alan eser grupları olarak görülebilir.

İslâm Hukukunun Genel Prensipleri

Külli kaideler (hukuk prensipleri) izah edilirken genellikle
fürû alanından pek çok örnek verilerek kaidenin farklı
uygulama alanları gösterilmeye çalışılır. Bazı yazarlar bu
kaidelerin nihayetinde beş temel kaideye dayandığını, ya
da bu beş temel küllî kâidenin çok geniş kapsamlı olması
sebebiyle özellik arz ettiği kanaatindedirler.

Bir İşten Maksat Ne İse Hüküm Ona Göredir:
Bu küllî kâide, şahısların davranışlarının (söz ve
fiillerinin) ve hukuki bir sonuç elde etmek üzere dışa
vurdukları irade beyanlarının hükmünün belirlenmesinde
onların niyet ve amaçlarının öncelikli olarak dikkate
alınacağını ifade eder.

Tarafların hüsnüniyet (iyi niyet) sahibi olup olmamaları,
ilgili fiile hangi hükmün bağlanacağı hususunda ayırt edici
bir kriterdir. Akitlerde esas alınıp itibar edilecek husus,
tarafların kullandıkları lafızlar ve bu lafızların sıyga ve
kipleri değil, bu lafızlardan kastettikleri anlam ve
niyetlerdir.

Şek İle Yakin Zail Olmaz:
Bu kaidenin anlamı şudur: Meydana geldiği, var olduğu
kesin olarak bilinen bir durumun, sonradan ortaya çıkan
bir şüphe ve tereddüt sebebiyle ortadan kalktığına
hükmedilmez. Maddede geçen şek; bir şeyin var olup
olmadığı noktasında aklın tereddüt etmesi ve iki şıktan
birine karar verememesidir.

Bir şeyin varlığını devam ettirdiği asıl ilke olup, ortadan
kalktığı iddiası ispata muhtaçtır.
Bir şeyin asıl olduğundan bahsedilmesi o şeyin ispatına ya
da bir delille desteklenmesine gerek olmadığı, asıl olana
aykırı iddianın ispata ihtiyacı olduğunu ifade eder.
Şahısların herhangi bir borç ya da yükümlülüğünün
olmaması asıl ve tercih edilen ilkedir.

Normal şartlarda mevcut olmayıp sonradan ortaya çıkan
vasıf ve durumlarda asıl kabul edilen bu şeyin
olmadığıdır.

Meşakkat Teysiri Celbeder:
Zorluk ve zahmet kolaylaştırma sebebidir.
Bir işte meşakkat ve darlık görülürse, kolaylaştırıcı,
rahatlatıcı hükümler getirilir.
İşlenmesi yasaklanmış olan bazı şeyler zaruret hali söz
konusu olduğunda mubah hale gelir.
Zaruret haline düşen bir kişiye bu zaruret sebebiyle
tanınan kolaylık ve ruhsat hükmü, zaruret miktarıyla
sınırlıdır.
İnsanların içine düştüğü bir zorluk ya da dinen özür kabul
edilen bir durum sebebiyle getirilen kolaylık hükümleri
özrün ve zorluğun kalkmasıyla ortadan kalkar.
Zaruret (ıztırar) hali kişinin bazı uhrevi ve hukuki
sorumluluklarını kaldırsa da başkasına ait kul haklarını
düşürmez.
Hâcet terimi zaruretin bir alt seviyesidir ve ondan farklı
başka özellikler de taşır.

Âdet Muhakkemdir:
Yani fıkhi bir hükme varmak için, örf ve adet hakem
kılınır. insanların yerleşiklik ve devamlılık kazanmış
uygulamaları ve teamülleri demek olan âdet hukuki
hükümlere kaynaklık eden bir delildir.
Örf ve adet olduğu bilinen şey, açıkça konuşulup karara
bağlanmış hususlar gibi değerlendirilir.
Özellikle sözleşmelerde bir hususun örf ile belirlenmesi,
tarafların bu hususu akit esnasında sözlü olarak
belirlemesi (nass) gibidir.

Âdetin hakem olması yani hükme kaynaklık etmesinin
bazı şartları vardır. Bunlardan ilki örf ve âdetin dinin daha
kuvvetli kesin delillerine aykırı olmamasıdır. İkinci bir
şart ise bir uygulamanın gerçek anlamda örf ve adet haline
gelmiş olmasıdır.

Zarar ve Mukabele Bi’z-Zarar Yoktur:
Bir kişinin başka bir kişiye zarar vermesi ya da kendisine
verilen bir zarara aynı şekilde zararla karşılık vermesi
yasaktır.

Ortaya çıkmış bir zarar ya zarar veren kişi ile anlaşılarak
telafi edilebilir, ya da bu olmazsa hâkime müracaatla
hukuki yollarla ortadan kaldırılır.
Zararın belirli prensipler çerçevesinde ortadan kaldırılması
gerekir.

Zarar imkan dahilinde ortadan kaldırılır.
Devletin, toplum sağlığı gibi hususlarda belirli işyerlerini
kapatma yetkisi vardır. Zira toplumun geneline zarar
verilmesini önlemek için uygun yol olarak görülüyorsa
belirli kişilere zarar verilmesi yolu tutulur.
Daha şiddetli bir zararı ortadan kaldırmak için hafif olan
zarar tercih edilir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!