Menü Kapat

Ünite 7: İnanç Psikolojisi – Din Psikolojisi

sevgi

İman ve İnanç Kavramları
Dilimize Arapça’dan geçen ve “güvenmek” anlamına
gelen “emn” kökünden türeyen iman kelimesine
sözlüklerde, “karşısındakine güven vermek, güven
duymak, tasdik etmek ve gönülden benimsemek”
anlamları verilmektedir. Bunun yanısıra “sağlamlaştırmak,
kesin karar vermek, tasdik etmek” manasındaki “akd”
kökünden türeyen itikad da iman karşılığında
kullanılmaktadır (el-İsfahani, 1961; İbn Manzur, 1299-
1308). İnan (iman); “inanmak işi; bir kimse veya bir şeyin
doğruluğunu, büyüklüğünü ve gücünü sarsılmaz bir duygu
ile benimseme;” İnanç (itikad) ise, bir düşünceye gönülden
bağlı bulunma; Tanrı’ya, bir dine inanma, iman, itikat;
birine duyulan güven, inanma duygusu; inanılan şey,
görüş ve öğreti” olarak tanımlanmaktadır (TDK, 1988).
Görüldüğü gibi inanç kelimesi tanımlarda imanı da
kapsayacak şekilde daha genel bir anlam ifade ederken;
iman, bir dine yönelme olarak, daha özel manada
kullanılmaktadır.

Kur’an’daki kullanımı dikkate alınarak iman kelimesine,
genellikle doğrulama (tasdik) ve tahsis etme, teslim olma
(İslam) anlamları verilmiş; daha sonra terim olarak,
“Allah’tan tebliğ ettiği kesin olarak bilinen hususların
bütününde peygamberi tereddütsüz olarak tasdik etmek”
şeklinde tanımlanmıştır.
Smith (1979), iman ve inanç kavramları arasında bir
ayırım yaparak, imanın “temel bir insani nitelik” olduğunu
belirtir. Ona göre iman, kişinin kendisine, diğerlerine ve
evrene karşı yönelimi veya toplam cevabıdır. Fowler
(1981) da Smith’in bu ayrımını aynen kabul eder. Ona
göre iman, inancı ifade etme ve iletmenin önemli
tarzlarından biridir. İnanç, imandan daha derindir,
bilinçdışı güdülerimizi kapsadığı gibi, bilinçli iman ve
fiillerimizi de içerir.

Acaba imanın ifade ettiği bu özel anlam nedir, nereden
kaynaklanmaktadır? Bu özel anlama ve alana ulaşmak için
öncelikle dinlere ve onların kutsal metinlerine başvurmak
gerekmektedir. Bu metinlere göre bu alan, gayb’dır, yani
insanın algı ve kavrayış alanının ötesinde bulunan, duyu
ve akıl yoluyla hakkında bilgi edinilemeyen ve onu aşan
gerçekliklerdir; görünenler âleminin dışında görünmeyen
varlık âlemidir. İman, bu gerçekliklerin ve bu âlemin
varlığının kabul edilmesidir. Gayba iman, imanı özel kılan
ve diğer bütün beşerî inanç çeşitlerinden ayıran temel
özelliktir. Gaybı oluşturan iman objeleri, çeşitlilik
göstermekle birlikte, bütün dinlerde bulunabilmektedir.
Dini İnancın Psikolojik Yapısı ve Tabiatı
Dinî olguların analizinin, yapı ve tabiat itibariyle
genellikle zor oldukları, imanın da bunların en
karmaşıklarından biri olduğu zaman zaman ileri
sürülmüştür. Çünkü genel olarak inanma hadisesinde,
birbiriyle içiçe geçmiş birtakım psikolojik süreçler rol
oynamaktadır. Bu nedenle Din Psikolojisi, kendi sınırları
çerçevesinde inanma veya iman eyleminin bu psikolojik
süreçlerin bütünlüğü içerisinde nasıl yapılandığını ve bu
yapılanmanın hangi içeriklerden oluştuğunu aydınlatmaya
çalışmaktadır.

İmanın asıl konusu, diğer bütün dinî inançların olmazsa
olmazı durumundaki Allah’a imandır. İman, tabiatı
itibariyle, inanan bireyin Allah ile sürekli ve dinamik
ilişkisidir. Çünkü mü’min, Allah’ın kendisini vahiy yoluyla
bildirdiğinin ve kendisinden “ben” olarak bahsettiğinin
farkındadır. O halde iman, bir ben’in bir başka ben ile
ilişkisidir. (Buber, 2003). Ancak bu ilişki her zaman çok
kolay kurulamamakta, çatışma, bunalım ve gerginlikler
boy gösterebilmektedir. Bazen “ben” hazır olamamakta,
bazen “sen” ötekine dönüşebilmektedir. Bu yüzden iman,
“kabul ve tasdik”, “itaat ve teslimiyet” ve “güven ve sevgi”
bağı olmadan tam olarak gerçekleşememektedir. İmanın
yapısını ve boyutlarını oluşturan bu psikolojik süreçler,
imanın tabiatının anlaşılabilmesine de katkıda
bulunmaktadır.

İmanda Bilişsel Yapı: Kabul ve Tasdik

Biliş (kognisyon), algı, hafıza, akıl yürütme, düşünme ve
kavrama gibi zihinsel faaliyetlerin bütününü anlatmak için
kullanılan bir kavramdır. Bireyin imanla ilgili bilişsel bir
faaliyette bulunabilmesi için, öncelikle iman edilecek
varlık alanı hakkında bir ön bilgiye sahip olması gerekir.
Bilişe konu olan bu bilgi, deneyle elde edilebilecek
nitelikte değildir. Vahye dayalıdır ve değişime açık
değildir. Vahiyle gelen bilgiler değer hükmü taşırlar ve
bireysel tutumları oluşturup şekillendirirler. Bunlar aynı
zamanda varlığı ve oluşu idrak etme ve anlamlandırma
konusunda etkilidirler.

İmanda, vahiyle bildirilenler kesin ve doğru kabul edilir.
İmanın konusunu oluşturan bilgilerin çoğu, insanın
kavrayış alanını aşan gayb ile alakalıdır. İnsan gayb
karşısında öncelikle inanma eylemi (Bakara, 2/3) içinde
olmalıdır. Bunların doğruluğunun onaylanması için, ayrıca
bir ön psikolojik hazırlık gereklidir. İnsan ancak derûnî bir
hazırlık sonucunda aşkın gerçekliği kabul etme kıvamına
gelir. Tasdikin sadece dil ile ifadesi yeterli olmayabilir.
Bunun kalben de gerçekleşmesi gerekir (Hucurât, 49/14).
İçinde Allah’ı hissetmeye başlayan insan, kendiliğinden
O’na doğru yönelir, varlığını ve iradesini kavrar ve rıza ile
O’na karşılık verir. Bu deruni tecrübe sözle dışarı taşar
(ikrar) ve Allah ile insan arasındaki ilişkinin tabiatını dile
getirir.

İmanda İradî Yapı: İtaat ve Teslimiyet

Sözlük anlamı dilemek olan irade, en kısa tanımıyla
“düşüncenin ortaya koyduğu bir gayeye doğru gitme
hareketi” demektir. Dinî irade ise bireyin, “dinin istekleri
ve yasakları doğrultusunda davranışlarını ayarlama gücü”
(Peker, 2003) olarak tanımlanmaktadır. Din Psikolojisi’nin
öncülerinden William James, İnanma İradesi (1979) adlı
eserinde insanın psikolojik bütünlüğü içerisinde imanın
kaynağını iradeye bağlamakta ve insanın, imanı
gerçekleştiren bir “irade eden tabiat”a sahip olduğuna
işaret etmektedir.

İmanda Duygusal Yapı: Güven, Sevgi ve
Fedakârlık

Anlamı içerisinde güvenin bulunması, imandaki duygusal
yapının en önemli göstergesidir. Bu yüzden birçok teolog
ve filozof, imanı, bağlılık ve güven duygusuna
indirgemişlerdir. Ancak güven imanda tek duygu değildir.
İmanın duygusal yapısı içerisinde sabır, tevekkül, rıza,
sevgi, korku ve fedakârlık gibi diğer duygular da en az
güven kadar etkindir.

İman, olumsuz olaylara karşı mü’mine dayanma gücü
verir; korkuya, ümitsizliğe ve hüzne kapılmasını engeller.
Rabbine olan teslimiyet ve güveni, başına gelenler
karşısında isyan etmeyip rıza göstermesini, sabretmesini
ve ona tevekkül etmesini temin eder. Mü’min, Allah’ın
kendisinin velisi/dostu olduğunu (Bakara, 2/256) bilir ve
bütün olumsuzlukları bu bilinç içerisinde değerlendirir.

İmanın Psikolojik Kaynakları

Batı düşüncesinde, imanın psikolojik kaynaklan
konusunda birbirinden farklı bazı görüşler yer almaktadır.
Bunlardan başlıcaları şunlardır:
• Biyolojik temeli esas alan görüşte, imanın bir içgüdü olduğu ileri sürülmektedir. Bu görüşü
savunanların geldiği son nokta “inanç geni”dir.
• İmanın, iç-güdülerin yönlendirilip
olgunlaştırılması sonucu ulaşılan insani bir
gelişim olduğu yolundaki varsayımdır.
• İmanı, insanın sonsuz olanla karşılaşmasının
sonucu olarak gören ve onu sonsuzluk duygusuna
dayandıran görüş.
• Önceki görüşün tam tersi bir iddiayı savunarak,
imanın aslında sonlu olanı idrak olduğu görüşü.
Buna göre, insanın sonsuzu idrak etmesi için
öncelikle kendi sonluluğunun farkında olması
gerekir.
• Sonuncusu ise, imanın, varlığı idrak olduğu
yönündeki görüştür (Oates, 1973).

İmanın Psikolojik Etkileri

Genelde dinî inançlar, özelde ise iman, bireyler için
sadece ayırıcı birer özellik değildirler, bunlar aynı
zamanda hayatın ve kişiliğin özünü oluşturmakta,
bireylerin hayatlarında ve kişiliklerinde, az ya da çok,
düzenleyici ve yönlendirici işlevler icra etmektedirler.
Dinî inançlar, pek çok insanın kimlik, kişilik ve benlik
oluşumundaki düzenleyici ve yönlendirici işlevlerinin
yanı sıra; insanın kendisiyle, diğer insanlarla, tabiatla ve
Tanrıyla ilişkilerinde de önemli roller oynamakta ve
hayatın anlamına ilişkin bütüncül cevaplar sunarak bir
dünya görüşü sağlamaktadırlar.

İnanç Gelişimi

İnanç gelişimi, insan gelişimi düşüncesiyle bağlantılı olan
ve inancı, gelişim dönemleri içerisinde inceleme amacı
taşıyan bütün girişimleri ifade etmek üzere oluşturulmuş
özel bir kavramdır. Bunların genel adı ise dinî gelişimdir.
İnancın hayat boyu gelişimiyle alakalı olarak birtakım
kuramlar geliştirilmiştir. Bu kuramlar, “basamak”, “evre”
ya da “aşama” kuramları olarak adlandırılmaktadır.
İnancın gelişime dayalı yörüngesine ışık tutan bu
kuramlar, Din Psikolojisi’ne, inanç gelişimini anlama ve
değerlendirme konusunda önemli katkılarda
bulunmaktadır.

İnanç Gelişimi Kuramı

Fowler’ın inanç gelişimi kuramı, bir yanıyla genel gelişim
kuramlarına, diğer yanıyla da teolojiye dayanmaktadır.
İnanç gelişimi kuramının temel teorik köklerinin Erikson
ve Levinson’un piko-sosyal teorilerinin yanı sıra Piaget ve
Kohlberg’in yapısal-bilişsel gelenekleri içerisinde
bulunduğu bir gerçektir. Kuramın temel teolojik kökleri
ise, Niebuhr ve Tillich’in görüşlerine dayanmaktadır.
Dinler tarihçisi Smith’in de, din, inanç (faith) ve iman
(belief) kavramları arasındaki farklılıkların belirgin bir
şekilde birbirinden ayrılması fikri ile kuram üzerinde
büyük etkisi vardır.

Fowler, çoğunlukla dinî geleneklere bağlı olarak tarif
edilen ve içeriği kutsal metinlere göre belirlenen inanç
kavramını, insanın temel dinamik güven tecrübesi olarak
tanımlayıp yorumlar. Yani güven, dinî duygu ve
düşüncenin temeli olarak kabul edilir. Fowler’a göre inanç
ahde dayalı bir yapıdadır. Ahit, güven ve bağlılıktır.
Dolayısıyla inanç sadece bireyde olup biten bir olgu
değildir. O, başkalarına güven ve bağlılığı içermektedir.
Başkalarına güven ve bağlılık, bizi aşkınlaştıran, bizi
birbirimize bağlayan değer merkezlerine, güç imgelerine
ve hikâyelere olan ortak güven ve bağlılığımız tarafından
doğrulanır ve derinleştirilir. Sonuç olarak inanç, güven ve
bağlılığımızı bir ya da birçok değer merkezine, güç imge
ve gerçekliklerine odaklanmak suretiyle yorumlama ve
bağlanmanın dinamik sürecidir. İnanç, paylaşılan güven
ve bağlılıklar içinde bizi ötekine, paylaşılan değerlere,
anlam ve gücün aşkın çatısına bağlayan ve başkalarıyla
ilişkilerimiz içerisinde şekillenen varoluşsal bir yönelimdir
(Fowler, 2000).

İnanç Aşamaları

Fowler’ın inanç aşamaları, ana hatlarıyla şöyledir:
• Aşama Öncesi Dönem veya Temel İnanç
(yaklaşık 0-3/4 yaşlar): Konuşma öncesi
duygusal ilişkiler ile sınırlı bir aşama olması ve
deneysel olarak araştırılmasının güçlüğüne
rağmen bu dönemde daha sonradan inancın
üzerine temelleneceği otonomi, güven, ümit ve
cesaretin tohumları atılır.

Aşama 1. Sezgisel-Yansıtıcı İnanç (yaklaşık 3/4-
7/8 yaşlar): Bu aşamada birey, çevresindeki
insanların inançla ilgili hikâye ve eylemlerini
pratik bir tarz içinde taklit eder. Bu bağlamda
taklide dayalı bir inanç özelliği söz konusudur.
İlk kez ölümün, cinselliğin ve diğer katı tabuların
bilincine varılmaya başlanır.

Aşama 2. Öyküsel-Lafzî İnanç (yaklaşık 6/7-
11/12 yaşlar): Birey, mantıklı düşünme
yeteneğinin gelişmeye başlamasıyla birlikte,
dünyadaki işleyişi anlama çabasına girer. Kendi
inanç toplumuna ait olmayı sembolize eden
hikâye, inanç ve uygulamaları kendine mal eder.

• Aşama 3. Yapay-Geleneksel İnanç (yaklaşık
11/12-17/18 yaşlar): Birey, ergenlikle beraber,
formel işlemler ve kişilik bunalımlarının ortaya
çıkmasıyla, muhtemelen inancın üçüncü
aşamasını göstermeye başlayacaktır. Tanrıyla
daha çok kişisel ilişki ve biçimsel amelî
düşünceyle ilgili soyut fikirlere bir güven söz
konusudur.

Aşama 4. Bireysel-Düşünceye Dayalı İnanç
(yaklaşık 17/18 yaş ve sonrası): Bu dönemde
birey, artık hayatını kurguladığı ve şekillendirdiği
inanç ve değerleri sorgulamak, tecrübe etmek ve
yeniden yapılandırmak zorundadır. Bu değer ve
inançlar, artık düşünülmeden, irdelenmeden ve
eleştiriye tabi tutulup sorgulanmaksızın kabul
edilmeden daha çok, açık ve kesin bir şekilde
bilinçli olarak seçilmiş ve eleştiri süzgecinden
geçirilmiş bağlılıklar anlamına gelmektedir.

• Aşama 5. Birleştirici İnanç (30 yaş sonrası): Bu
aşamadaki kişi, “zihindeki ve yaşantıdaki
zıtlıkları bütünleştirmeye” çabalayarak çelişkileri
birleştirmeye başlar. Birey, bir önceki basamak
içinde gelişen inanç sınırlarını aşarak, gerçeğin
hem çok boyutlu hem de kaynağı itibariyle
birbiriyle uyumlu ve bağlantılı olduğuna dair bir
yetenek geliştirir.

• Aşama 6. Evrensel İnanç (belirli bir yaş yok, 30
yaş öncesi nadir): Bu aşama, olgun inancın
zirvesidir. Çok az insan inancın bu aşamasına
çıkabilir. Bu aşamaya ulaşan birey, adalet ve
sevgiyi etkinleştirip, baskı ve işkenceyi alt etmek
için, hayatın anlamı ve Tanrı’nın gücü ile
birleşme sürecini yaşar.

Dini Şüphe

Şüphe, insanca bir tutumdur. Her insan, çeşitli durum ve
zamanlarda belirsizlik ve kararsızlık içinde kalabilir. Pek
çok şeyi, şüphe konusu edebilir, seçimlerinde tereddütler
yaşayabilir. Buna inanç da dâhildir. İnsanın sahip olduğu
bilgilerin bütününün, bir anlamda inanç niteliği
taşıdıklarını varsayarsak; bu bilgiler arasındaki fark,
bireyin hangi ölçüte dayanarak bunları inanç ya da
inançsızlık, iman ya da inkâr haline getirdiği noktasında
düğümlenmektedir. İşte şüphe burada devreye girmekte ve
bireye karar verme sürecinde başvuracağı ölçütleri, akıl,
duygu ve irade süzgecinden geçirme imkânı
sağlamaktadır. Ancak şüphe, uzun da sürse, geçici
olmalıdır, çünkü sürekli olarak şüphe içerisinde yaşamak,
olumsuz psikolojik durumlara yol açabilir. Bu yüzden
karar vermek de şüphe duymak kadar insancadır.
İman, durağan değil dinamiktir, yani bir anda şekillenmez
ve her zaman aynı yoğunlukta kalmaz. Bilişsel, duygusal
ve iradi süreçlerden geçer. Birey bu süreçlerde birtakım
şüpheler yaşayabilir. Burada şüphe, olumlu anlamda, bir
farkındalık durumunun başlangıcı olarak nitelendirilebilir.
Çünkü şüphe duymaya başlayan birey, zihnini, bulunduğu
düzeyden daha ileri bir aşamaya taşıma kararlılığındadır.
Mesela, kişi bağlı olduğu dinin öğretilerinin veya inanç
esaslarının kesinlikle doğru olup olmadıklarını veya ne
anlama geldiklerini bilmek isteyebilir. Aynı şekilde,
duygusal açıdan, inanılana hangi gerekçelerle güven
duymak ve kayıtsız şartsız teslim olmak zorunda olduğunu
sorgulayabilir, bunların temellendirilmesini isteyebilir.
Ayrıca, iradesini kullanma imkânına sahip ve kararlarında
özgür olmalıdır. Bu süreçte bireyin, inancına yönelik
şüphelerini başarılı ve olumlu bir şekilde sonuçlandırması,
belirsizlikten ve tereddütlü ruh halinden kurtulması, aklını
ve kalbini tatmine ulaştırması ve bütün bunları yaparken
hür iradesini kullanabilmesi, psikolojik bütünlüğü için
gereklidir.

Dinî Şüphe Çeşitleri

• Arayış Şüphesi. Eleştiri ve itiraz niyeti
olmaksızın, dinî bilgi ve kavramların gerçekliğini
ve sebeplerini araştırma ve tatminkâr cevaplar
bulma arzusuyla ortaya çıkan ve daha çok
çocukluk döneminde görülen bir şüphedir.
• Bencillik Şüphesi. Bireyin, inancı, yüce ilgi ve
değerlerden çok kendi çıkarına hizmet eden bir
araç olarak görmesinden ve bu yüzden kişisel
ilgi, arzu ve ihtiyaçlarına beklediği karşılığı
bulamamasından kaynaklanan şüphedir.
• Sadakat Şüphesi: İnancın gereklerinin yerine
getirilip getirilmediğiyle ilgili bir şüphedir. Başka
bir ifadeyle, insanın, Allah’ın kendisinden
istediklerini ne düzeyde yerine getirdiğini
sorgulamasıdır.
• Bilimsel Şüphe: İnancın ve dinî inanç sisteminin
kabul edilip onaylanabilmesi için bilimsel
yöntemlerle araştırılması, yani inancın
doğruluğunun ispatlanabilirliğinin bilimsel
açıdan mümkün olması ve bilimsel verilerle
çelişmemesi gerektiği varsayımına dayanan
şüphe türüdür.
• Kavramsal Şüphe. Dini öğretilerin içeriklerinde
yer alan bazı kavramlara itiraz ve tepki şeklinde
ortaya çıkan şüphedir.
• İnkârcı Şüphe: Herhangi bir dinî niyet ve amaç
taşımaksızın sırf dini reddetmek veya kendi
inançsızlıklarının haklılığını ispat etmek için dinî
konularda olumsuz görüş bildiren veya dinî
gerçeklikleri değil de sadece kendi kuruntularını
sistemleştirmeye yönelik araştırma yapan bazı
kötü niyetli veya inançsız (ateist) kişilerde
rastlanan şüphe çeşididir.

Dini İlgisizlik, Dini İnkar ve Din Karşıtlığı

İnsan hayatında kimi zaman bazı soru ve şüphelerin ortaya
çıkması kaçınılmazdır. Bunlar zihinsel bakımdan olduğu
kadar psikolojik ve dinî bakımdan da teşvik edilmişlerdir.
Ancak bu soruların yol açtığı tercihler farklı şekiller
alabilmekte, bazen dinî anlamda bir kaygısızlığa,
ilgisizliğe, dinî inkâra veya din karşıtlığına
dönüşebilmektedir.

Modern zamanlar dünyeviliğin merkezde olduğu, dinin
toplumsal etkilerinin en aza indirildiği, ancak özel ve
öznel bir yaşama biçimi olarak varlığını koruduğu bir
süreç olarak yaşanmaktadır. Bu durum din sosyologları
tarafından sekülerleşme teorilerine temel oluşturmuştur.
Fakat günümüzde, sekülerleşme teorilerinin iflas ettiği ve
yeni süreçlerin ortaya çıktığı yüksek sesle dile
getirilmektedir. Ancak insanların bilfiil modern ve seküler
bir dünyada yaşadıkları, dolayısıyla dine ayıracak fazla
vakitleri bulunmadığı ve dinî hayatı sürekli olarak
erteledikleri de aynı şekilde dillendirilmektedir. Bunun
doğal bir sonucu olarak insanlarda dine karşı ilgisiz ve
kayıtsız bir tutumun gelişmekte olduğu ve dinin, hayatın
tamamından olmasa bile, büyük bir kısmından çıkarıldığı
görülmektedir.
Dini inkâr vaya inançsızlık, en kısa tanımıyla, yaratıcı ve
aşkın bir varlık olduğunu kabul etmemektir. İnkâr iki
şekilde olabilir: İlki, bir başka varlığı Allah’ın yerine
koymak; ikincisi ise, Tanrı fikrini bütün düşünce ve
hayatından çıkarmak veya ona yer vermemektir.
İnançsızlığın ilk şekli inkâr ve şirk kavramları ile ifade
edilirken; ikinci şekli tanrıtanımazlık (küfür; ateizm)
olarak adlandırılmıştır.

Kur’anda, bütün olumlu tutum ve davranışların merkezi
olan iman kavramının karşısında, bütün olumsuz tutum ve
davranışların merkezi olarak küfür kavramı
bulunmaktadır. Gerçeği gizlemeyi, Allah’a karşı yapılan
nankörlüğü ve inkârı ifade eden bu kavramın, Kur’an’ın
anlam örgüsü içerisinde bir bütün olarak ele alındığında,
Allah’a ve dine yönelik tepkisel tutumların bütününü tasvir
etmek üzere kullanıldığı görülmektedir (Mesela, Bakara,
2/28; İbrahim, 14/28; Kehf, 18/37; Zuhrûf, 43/ 15; İnsan,
76/3). Kur’an’a göre inançsızlık, bütün hastalıklı
davranışların kaynağıdır. Çünkü insan inanmayarak en
başta varlıklar düzenindeki yerini kaybetmekte ve kendine
zulmetmenin başlangıcını oluşturmaktadır. Adeta kendini
unutmaktadır (Haşr, 59/19).
Sonuç olarak, dine kayıtsız kalan, onu yok sayan veya ona
karşı olan insanı bekleyen muhtemel tehlike, gerek
dünyaya ve gerekse kendisine ait herşeyin
sorumluluğunun sadece kendi omuzlarında olduğunu
hissettiren mutlak bir yalnızlık ve huzursuzluk hali, boşluk
ve terkedilmişlik psikolojisidir. Zira Jung’un ifadesiyle,
“nasıl ki sosyal bir varlık olarak insan uzun vadede
toplumla bağı olmadan yaşayamazsa, birey de dış
faktörlerin yıkıcı etkisini göreceli olarak azaltabilen dünya
ötesi bir prensip olmadan hiçbir zaman varoluşu ve ruhî ve
ahlakî özerkliği için gerçek bir sebep bulamaz. Tanrı’ya
bağlanmayan bir birey, dünyanın fiziksel ve ahlaki
kışkırtıcılığına kendi kaynakları ile direnemez. Bunu
yapabilmek için onu kitlelerin içinde boğulmaktan
koruyan içsel ve fizikötesi bir deneyimin varlığına ihtiyacı
vardır.” (1999, s. 60-61).

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!