MenüKapat

Ünite 7: Hz. Ebû Bekir Dönemi

Hz. Ebû Bekir’in Halife Seçilmesi
Halîfe, “bir kimsenin yerine geçen, onu temsil eden
kimse” anlamına gelir ve devlet başkanı demektir, aynı
zamanda imam da denilmiştir. İslâm devletlerinde Hz.
Muhammed’den sonraki devlet başkanlığı makamını ifade
eder. Hz. Ömer’in halîfeliğinden itibaren halîfe
kelimesinin yerine “emîrü’l-mü’minîn” tabiri kullanılmaya
başlanmıştır. Daha sonraki İslâm tarihi devlet başkanlığına
imâmet-i kübrâ veya imâmet-i uzmâ denildiği de görülür.
Hz. Ebû Bekir, ensârın dindeki faziletini, Müslümanlar
arasındaki değerini ve Hz. Peygamber’e yardımlarını
vurguladıktan sonra diğer Arapların halifelik konusunda
ancak Kureyş’e itaat edeceklerini, Müslümanların birliğini
koruyabilmek için o günkü şartlarda Kureyşli bir kişinin
göreve getirilmesinin uygun olacağını , yardımcılar ise
ensârdan olması gereğini anlattı.

Halifelik seçiminde genel kanaatin Kureyş üzerinde
birleşmesi üzerine Hz. Ebû Bekir, yanında bulunan Hz.
Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde’yi işaret ederek bunlardan
herhangi birinin halîfe olarak seçilebileceğini açıkladı.
Fakat onların her ikisi de bu görev için en uygun adayın
Hz. Ebû Bekir olduğunu söylediler.
Hz. Ebû Bekir’in halîfe seçilmesinde belirleyici unsur, o
dönemin tarihî, siyasî ve sosyal gerçekleridir. Zamanın
şartlarında Kureyş’ten başka bir kabilenin Arap
toplumunu kuşatması mümkün değildi. O günkü şartlarda
Kureyş’in, diğer Arap kabilelerine göre daha güçlü,
iktidara daha yakın ve yatkın olduğu, siyasî, içtimaî,
iktisadî ve dinî yönden Kureyş’e rakip olabilecek bir
kabilenin bulunmadığı açıktır.

İlk halîfe seçimine farklı bir açıdan bakan ensardan sonra ,
ikinci topluluk, Hâşimîlerdi. Onlara göre Kureyş’ten
olması uygun görülen ilk halifenin Hz. Peygamber’e
yakınlıkları sebebiyle Benî Hâşim kolundan olması daha
isabetli olurdu. O yüzden Hz. Ali’yi halifeliğe daha uygun
görüyorlardı. Ancak ashâb Hz. Ebû Bekir’de birleşince,
onlar da kısa bir gecikmeyle biat ettiler.
Hz. Ebû Bekir’in halîfeliğine, Kureyş içinde Hâşimîlerle
soy yakınlığı bulunan Ümeyyeliler de itiraz etmişlerdir.
Ebû Süfyan Hz. Ali’yi halîfeliğini ilân etmeye çağırmıştır.
Hz. Ali, Ebû Süfyan’ın davetine itibar etmediği gibi, teklif
sahibini İslâm ve Müslümanlar aleyhine fitne çıkarmakla
suçlamış, kendilerinin bu göreve Hz. Ebû Bekir’i lâyık
gördüklerini açıkça beyan etmiştir.
Hz. Ebû Bekir’in halîfeliğe getirilmesi hadisesi, Hz.
Peygamber’den sonra Müslümanların karşı karşıya
kaldıkları ilk iç mesele idi. Hz. Ebû Bekir’in halîfeliğinin
en önemli problemi olan ridde olayları ile bunun hemen
ardında başlatılan fetih hareketleri de Müslümanlar
arasındaki muhtemel hilâfet tartışmalarını gündemden
düşürdü.

Hz. Ebû Bekir’in İlk İcraatı: Üsâme Ordusunun Sefere
Gönderilmesi

Hz. Ebû Bekir, halife olur olmaz ilkönce Üsâme b. Zeyd
komutasındaki orduyu sefere gönderdi. Hz. Peygamber,
dört bin kişilik bu orduyu, Mûte seferinde şehit düşen
Müslümanların kanını yerde bırakmamak için hazırlamış,
komutanlığını da Üsâme b. Zeyd’e vermiş, ancak hastalığı
ağırlaştığı için gönderememişti.

Ordunun yola koyulacağı günlerde iki problem yaşandı.
Müslüman askerlerin şehirden ayrıldığını öğrenen
mürtedlerin Medine’ye saldırı girişiminde
bulunabilecekleri endişesiydi. İkincisi de ashabtan
bazılarının azatlı bir kölenin oğlu olması hasebiyle
komutan Üsâme’nin değiştirilmesini istemeleriydi. Bu
seferde Hz. Üsâme, büyük bir düşman ordusuyla
karşılaşmamakla beraber, misyonu itibariyle
Müslümanların gücünü ortaya koymuş ve bölgede bazı âsi
kabileleri itaat altına aldıktan sonra zaferle Medine’ye
dönmüştür.

Ridde Olayları
Ridde Olayları ve Sebepleri

Hz. Peygamber’in vefatının ardından gerçekleşen hilâfet
meselesinden sonra İslâm toplumunun karşı karşıya
geldiği en önemli sıkıntılardan biri, ridde adı verilen
dinden çıkma ve isyan hareketleridir.
Ridde kelimesi ve ondan türemiş olan irtidat sözcüğü,
sözlükte bir şeyden dönmek, vazgeçmek, yüz çevirmek,
gidilen yoldan geri dönmek anlamlarına gelir. Terim
olarak ise, iman ettikten sonra İslâm dininden dönmek
anlamındadır. Dinden dönen kişiye ise mürted denilmiştir.
Hz. Ebû Bekir’in halîfe oluşundan hemen sonra Secâh,
Uyeyne b. Hısn, Kurre b. Seleme, Fücâe b. Abdüyâlil,
Eş‘as b. Kays ridde faaliyetlerini yoğunlaştırdılar.
Arap kabilelerinin büyük bir bölümü din konusunda
parçalanmışlardır. Arap Yarımadası’nda bütün olarak
dinlerinde sebat edenler sadece Medine, Mekke ve Tâif
halkı olmuştur.
Ridde olaylarında Medine yönetimine isyan edenlerin bir
kısmı sahte peygamberlerin (mütenebbî) etrafında toplanıp
tamamen Müslümanlık dairesi dışına çıkarlarken (irtidat),
diğer bazıları ise İslâm üzere kalacaklarını, ancak zekât
vermeyeceklerini ilân etmişlerdir. Hz. Ebû Bekir, namazla
zekâtın ayrılmasına kesinlikle izin vermeyeceğini
bildirmiştir.

Ridde olaylarının ana sebeplerini dinî ve siyasî olmak
üzere iki başlık altında toplamak mümkündür.
Hz. Peygamber’in vefatına kadar Arap Yarımadası’nda
siyasî birlik sağlanmış olmakla birlikte, esas anlamıyla bir
İslâmlaşma gerçekleşmemiştir. Başlangıçta Arap
kabilelerinin bir kısmı gerçek anlamda Müslüman
olmamış, onlar siyasî varlıklarını koruma gayesiyle
İslâm’a girmiş görünmüşlerdir. Nitekim Kur’ân’ı Kerîm o
dönemde yaşayan bedevîlerin şeklî inancını şu şekilde
tasvir eder: “Bedevîler, inandık dediler. De ki: Siz iman
etmediniz, bunun yerine boyun eğdik deyin. Henüz iman
kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat
ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü
Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir”. (Hucurât, 49/14).
Toplu olarak İslâm’a giren ve merkezden çok uzaklarda
yaşayan kabilelerin birçoğunda, İslâm dinini özümseme ve
gerçek anlamda inanma hâli ortaya çıkmamıştır.
Yukarda sayılan sebeplerden dolayı Hz. Peygamber’in
vefatıyla birlikte Müslümanlıktan kolaylıkla ayrılıp kendi
içlerinden çıkan sahte peygamberlerin peşine
düşmüşlerdir.
Hz. Ebû Bekir dönemindeki ridde olaylarının dinî olduğu
kadar siyasî sebepleri de vardır. Peygamberlik iddiasında
bulunanların etrafında toplananlar da onların
peygamberlik iddialarını değil, daha çok siyasî
kimliklerini dikkate almışlardır.

Ridde olaylarında etkin olan siyasî sebepten asıl kastedilen
şey, kabilecilik düşüncesi, yani asabiyetidir. . Sağlığında
Hz. Peygamber’e bağlılıklarını sürdüren bu kabileler,
onun vefatından sonra biatı kişisel bir anlaşma kabul
ederek yeni halîfe seçilen Hz. Ebû Bekir’in otoritesini
tanımak istememişler, kabilelerinin istiklâli adına
yönetime karşı isyan başlatmışlardır.
Ridde sebepleri arasında ekonomik sebeplerin de rol
oynadığı, kabillerin zekat vermek istemediklerinden
hareketle düşünülebilir.

İslâm dininin temel şartlarından olan zekât ibadeti, o
dönem içinde devlete tabi olanlar tarafından bir itaat
sembolü olarak görülüyor, bu sebeple hem ekonomik hem
de siyasî bir anlam taşıyordu. Bundan dolayı kabile
bağımsızlıklarına düşkün olan Araplar, Hz. Peygamber’in
vefatıyla birlikte Medine otoritesinin zayıfladığı
düşüncesine kapılarak zekâtlarını vermemek suretiyle
merkezî yönetimden bağımsızlıklarını ilân etmek istediler.

Ridde Olaylarının Bastırılması

Hz. Ebû Bekir, riddenin Müslümanların varlığı ve
bütünlüğünü tehdit etmesi üzerine bu hareketleri
bastırmak amacıyla askerî hazırlıklara girişti.
Halife, önce Medine dışında dağınık bir şekilde bulunan
orduları başkente çağırdı. Aynı süreçte isyan etmiş bölge
halklarına da kendilerini itaate davet eden mektuplar
yazıldı ve gönderilen ordularla işbirliği yapmaları tavsiye
edildi. Bütün askerî hazırlıklar ve diplomatik girişimler
tamamlandıktan sonra ordular görev yerlerine gönderildi.
Peygamberlik iddiasında bulunan yalancılardan
Tuleyha,ye Hz. Ebû Bekir, Hâlid b. Velîd komutasındaki
orduyu önce Tayy kabilesi yurduna, ardından da Buzâha
ve Butah’a gitmek üzere harekete geçti. Tuleyha
taraftarlarıyla karşı karşıya geldi . Şiddetli çarpışmalar
sonucunda mağlup olan Tuleyha, Gatafan ve Esed
kabilesine sığınarak yeniden İslâm’a girdiğini ilân etti.
Hâlid b. Velîd, Tuleyha’nın etkisiz hale getirilmesinden
sahte peygamberlik iddiasında bulunan Secâh ve onu
destekleyen Benî Temîm üzerine yürüdü. Temîm
birlikleri, Butâh denilen mevkide mağlup edildi.
Müseylime, Hz. Peygamber hayatta iken peygamberlik
iddiasında bulunmuştu. Hz. Ebû Bekir, ona karşı İkrime b.
Ebû Cehil’i, ardından da Şurahbil b. Hasene’yi gönderdi.
Hâlid b. Velîd’in de gelmesiyle birlikte düşman üzerine
büyük saldırı gerçekleştirildi. Zorlu geçen savaş sonunda
Müseylime pek çok taraftarıyla birlikte öldürüldü
Yemâme savaşında adı verilen bu savaşta tarafların toplam
on bin kayıp verdikleri kaydedilir.
Hz. Ebû Bekir, Uman ve Mehre’de isyan eden Arap
kabileleri üzerine de Huzeyfe b. Mihsan ile Arfece b.
Herseme’yi gönderdi. Bölgede Debâ adı verilen yerde
meydana gelen şiddetli çarpışmalar sonucunda isyan
bastırıldı.

Arap Yarımadası’nda peygamberlik iddiasında
bulunanların yoğun faaliyet gösterdikleri bölgelerden biri
de Yemen’di. Burada erken dönemde peygamberliğini ilân
eden Esved el-Ansî, İslâm tarihinde riddeyi başlatan ilk
şahıs kabul edilir Eş’as b. Kays el-Kindî’nin organize
ettiği isyan hareketini bastırmak için bölgeye, Muhâcir b.
Ümeyye komutasındaki askerî birlik gönderildi. Daha
sonra halifenin emriyle Yemen’e yönelen İkrime’nin de
gelmesiyle güçlenen Müslümanlar, şiddetli çarpışmalar
sonucunda isyancıları mağlup etmeyi başardılar.
HZ. Ebû Bekir Dönemi Fetihleri
Onun dönemindeki askerî harekât, Irak ve Suriye olmak
üzere başlıca iki bölgeyi hedef alıyordu. Bu da
Müslümanların, dönemin iki büyük gücü olan Bizans ve
Sâsânî İmparatorlukları ile aynı anda karşı karşıya gelmesi
demekti.
Bu iki devletin, köklü bir savaş tecrübesi vardı. Ayrıca
onlar Arapların çıkarabilecekleri ordulardan sayıca çok
üstün kuvvetlere sahiptiler.

İslâm fetihlerinin öncesinde Bizans ve Sâsânî

imparatorluklarının uzun yıllar süren savaşlarla birbirlerini
yıpratmış olmaları, Müslümanların gerçekleştirdikleri
fetihlerde olumlu rol oynamıştır. Bu devletlerin, çeşitli
milletlerden ve farklı inanç gruplarından oluşan kendi
halklarına karşı sergiledikleri baskıcı yönetim anlayışları,
hâkim zümre ile halk arasındaki bağı koparmış, yöneten
ile halkı neredeyse birbirine hasım hâline getirmişti.
Arapların fetihlerdeki başarıları, birinci derecede İslâmî
eğilime bağlıdır. Rahmet dini olan İslâm’ı insanlara
ulaştırmak (ilây-ı kelimetullâh) arzusu, Müslümanları fetih
hedeflerine sevk etmiştir. Bizans ve Sâsânî devletlerinin iç
zayıflık sebebi olan mezhepler arası mücadele, etnik
çatışma, vergi adaletsizliği, uzun savaşlar sonunda
yorulma gibi hususlar, Müslümanların galibiyetine yardım
eden birer unsurdu; bu hususta esas etmen ise, Arapların
bizzat İslâm’la kazandıkları manevî güçleri idi.

Irak Fetihleri

Hz. Ebû Bekir, Arap Yarımadası dışına gerçekleştirilecek
fetihler için ilk önce Arabistan ile Sâsânî ve Doğu Roma
imparatorlukları arasında kalan Irak topraklarını hedef
aldı. İlk hedef, Hîre topraklarıydı.

Arap asıllı Müsennâ b. Hârise eş-Şeybânî, İranlılarla
giriştiği mücadelesinde daha da güçlenmek için
Medine’ye geldi ve Hz. Ebû Bekir’den kendisinin
Sâsânîlerle savaşmak üzere görevlendirilmesini istedi.
Halîfe, isteğini kabul ederek ona Müslümanlar adına
Farslılarla savaşma yetkisi verdi. Müsennâ, Müslüman
kimliğiyle Farslılara karşı önemli bir mücadele verdi.
Daha sonra Hâlid b. Velîd’in Irak topraklarına
gönderilmesiyle de bölgede plânlı fetihler başlatıldı.
Hâlid b. Velîd Irak sınırını geçtikten sonra orduya katılan
Müsennâ b. Hârise ve diğer komutanlarla birlikte Basra
Körfezi’nin liman şehri Übülle’yi fethetti. Ardından
Acemlerin ordugâhı durumundaki Hübeyre şehri ele
geçirildi. Müslüman askerler, daha sonra bir kısmını
savaşla, bir kısmını da anlaşma yoluyla olmak üzere irili
ufaklı birtakım yerleşme merkezlerini ele geçirip Hîre’ye
ulaştılar.
Yapılan görüşmelerde gelenler, Müslüman olmayı kabul
etmemekle birlikte, cizye karşılığında barış yapma
isteklerini açıkladılar. Sonuçta Hîre halkı bir antlaşma
imzaladı.

Irak topraklarında ilerleyen Müslümanlar, Hîre’nin
ardından daha kuzeye yönelerek Bârusmâ (Bânıkyâ)
şehrine ulaştılar. Şehrin yöneticileri, savaş yapmaksızın
Hâlid b. Velîd ile barış anlaşması imzaladılar.
Müslümanlar için sonraki hedef, daha kuzeyde bulunan
Enbâr şehriydi bunlar da barış istemek zorunda kaldı.

Suriye Fetihleri

Hz. Ebû Bekir, ridde hareketlerini bastırdıktan sonra Irak
seferleriyle eşzamanlı olarak Suriye bölgesi fetih
harekâtını da başlatmıştı.
Müslüman ordular, Hicretin 12. (M. 633) yılından itibaren
Suriye topraklarına girip farklı bölgelerde karargâh
kurdular.
Müslüman orduların Suriye topraklarına girdikleri haberi,
kısa sürede Bizans’a ulaştı. Bunun üzerine İmparator
Herakleios, kardeşi Theodoros kumandasında büyük bir
orduyu bölgeye gönderdi.
Bizans ordusu komutanı, Hâlid b. Velîd’in Suriye’ye
doğru gelmekte olduğu haberi kendisine ulaşınca,
ordusuyla bulunduğu yerden Ecnâdeyn’e yöneldi. Suriye
topraklarında Müslümanlarla Bizanslıların karşı karşıya
geldikleri ilk büyük savaş olan Ecnâdeyn Muharebesi,
şiddetli çarpışmalar sonucunda Müslümanların kesin
galibiyetiyle sona erdi.

Hz. Ebû Bekir’in Vefatı

Hz. Ebubekir vefatından önce, yerine seçilmek üzere Hz.
Ömer’i belirledi, bu konudaki isteğini ahitnâme unvanıyla
bir vasiyet metninde belirtti. Adaletle Müslümanlara
hizmet etmesi ümidiyle Hz. Ömer’i halef bıraktığını, ona
itaat etmelerini Müslümanlara hatırlattı. Müslümanlarla
helâlleşti ve Ecnâdeyn savaşının sonucunu öğrendikten
kısa süre sonra 63 yaşında vefat etti , Hz. Peygamber’in
yanına defnedildi.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanların
idaresini üstlenen Hz. Ebû Bekir’in iki yıllık halîfeliği
süreci, Müslümanlar için, peygamber idaresinden hilâfet
yönetimine geçiş dönemi olarak kabul edilebilir.

Hz. Ebû Bekir’in Şahsiyeti Ve Yönetim Anlayışı
Şahsiyeti

Allah Resûlü’ne, en çok kimi sevdiği sorulduğunda ilk
önce Hz. Ebû Bekir’in, ardından da onun kızı ve kendi
hanımı olan Hz. Âişe’nin adını vermiştir. (Müslim,
“Fezâil”, 8).
Hz. Ebû Bekir, güzel ahlâkı, doğruluğu ve cömertliği ile
gerek Câhiliye devrinde, gerekse Müslümanlığından sonra
dost düşman herkesin takdirini ve saygısını kazanmıştır.
Müslüman olmadan önce putlara tapmamış, putlar adına
kesilen kurban eti yememiş, varlıklı hâline rağmen,
mütevazı oluşu, insanlara karşı hoşgörülü davranışı,
yumuşak huyluluğu ve merhameti ile örnek bir şahsiyet
olarak tanınmıştır. Hakkındaki rivayetlerden, hassas,
duygulu, yumuşak huylu, güler yüzlü ve hoş sohbet bir
kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Hz. Ebû Bekir, mütevazı kişiliğinin yanı sıra gerektiğinde
cesaretin de en canlı örneklerini vermiştir.
Hz. Ebû Bekir, hiçbir hadisede tepkisel ve aceleci
davranmamış, gelişmeler karşısında her zaman
soğukkanlılığını korumuştur.
Hz. Ebû Bekir, bilgi ve tecrübesiyle dönemin seçkin
şahsiyetleri arasındaydı. Özellikle Arap soy bilimi olan
Ensâb hakkında zamanının otoritesi kabul ediliyordu.
Ayrıca Arap kabilelerinin savaş tarihi olan Eyyâmü’l-Arab
konusunda da uzmandı.
Hz. Ebû Bekir, örnek şahsiyetinin yanı sıra aynı zamanda
ilim ve hikmet sahibi bir kişiydi. Kur’ân-ı Kerim’i en
güzel okuyan, en iyi anlayan ve hayatında tatbik eden
sahâbe önderlerindendi.
Hz. Ebû Bekir’in diğer bir özelliği de cömertliğidir. Öyle
ki, Mekke döneminde bütün malını Müslümanların
güçlenmesi amacıyla harcamıştır.
Hz. Ebû Bekir, kahramanlık konusunda da güzel örnekler
verir. Hz. Peygamber’in sağlığında gerçekleşen savaşlarda
o, hep ön saflarda çarpışmış, en zor zamanlarda Resûl-i
Ekrem’i düşman askerlerine karşı korumuştur.
Hz. Ebû Bekir’in şahsiyetinin merkezinde İslâm’a samimi
inancı ve Hz. Peygamber’e derin sadakati vardır.

Yönetim Anlayışı

Hz. Ebû Bekir, idarî hayattaki uygulamalarında sürekli
Hz. Peygamber’i örnek almıştır. Hz. Peygamber’den
örnek aldığı prensiplerin başında, istişare, kararlılık,
hoşgörü, ehliyet ve insan haklarına saygı gelir.

İstişâre

İstişare, kamu yönetimi açısından değerlendirildiğinde
yöneticinin karşı karşıya kaldığı bir problemin halli
konusunda görüşüne değer verdiği kişilerle
gerçekleştirdiği danışma ve fikir alışverişidir. İslâm
tarihinde bunun siyasî anlamda sistemleşmiş şekline şûrâ
denilmektedir.
Hz. Ebû Bekir, bütün uygulamalarında toplumun fikrî ve
siyasî desteğini almaya özen göstermiş, bu sebeple
halifeliği süresince istişârede bulunmuştur.
Hz. Ebû Bekir, halîfeliği döneminde Medine’de ashâbın
ileri gelenleriyle görüş alışverişinde bulunmasının yanı
sıra, uzak beldelerde görev yapan idarecilere de aynı şeyi
tavsiye ediyordu.
Hz. Ebû Bekir, yönetim makamında kesin yetkiye sahip
bir yönetici olmakla birlikte, bazı devlet görevlerini yakın
arkadaşlarına bırakarak idarî görevlerde paylaşımın güzel
örneklerini de vermiştir.

Kararlılık

Hz. Ebû Bekir, kaynaklarda gayet halim-selim, son derece
yumuşak huylu, şefkatli ve alçakgönüllü olarak tasvir
edilir. Hz. Ebû Bekir, vazife ve sorumluluk hususunda ise
son derece ciddi ve kararlı bir tutum sergilemiştir.
Dolayısıyla din ve devlet işlerinde onun bir ihmâline, hatta
tereddüdüne tesadüf etmek mümkün olmaz.
Hz. Ebû Bekir, Üsâme ordusunun harekete
geçirilmesindeki sebat ve kararlılığını ridde hadiseleri
esnasında da göstermiştir.

Hoşgörü

Hz. Ebû Bekir’in yönetimini tatlı-sert bir idare olarak
tanımlamak yanlış olmaz.
Hoşgörüsünün bir sonucu olarak Hz. Ebû Bekir, Hz.
Peygamber döneminden intikal eden görevliler arasında
kendi emrinde çalışmak istemeyenlerin kararlarına saygı
duymuş, bunu şahsına karşı bir tavır olarak görmemiştir.
Görevlerinden ayrılmak isteyenleri daha faydalı
olabileceklerine inandığı başka görevlere atamış, hiçbir
yöneticisine, rızasını almadan görev vermemiştir.

Ehliyet

Hz. Ebû Bekir, yöneticilikte en önemli ilkenin ehliyet
olduğuna inanıyordu. Yöneticilerini ehil olanlardan seçme
konusunda titizlik göstermiş, akrabalık ve hatır-gönül gibi
iltimaslara boyun eğmemiştir.
Hz. Ebû Bekir, görevlendirmelerde ehliyet konusuna
önem verdiği gibi seçtiği idarecilerinden de aynı
duyarlılığı beklemiştir.
Hz. Ebû Bekir, kısa süren halîfeliği döneminde ehil
olanları yönetime getirdiği gibi, Allah Resûlü’nün tayin
etmiş olduğu idarecileri yerlerinde tutmaya da özen
göstermiştir. Onları azletmediği gibi onları daha yüksek
görevlere de getirmiştir.

İnsan Haklarına Saygı

Onun, kumandanlarına ve valilerine verdiği emirler,
Kur’ân-ı Kerim’de insan hakları konusundaki evrensel
ilkelere dayanmaktadır.
Halîfe, komutanlarına, “askerlerinizin ailesinden gafil
olmayın, o zaman askeriniz bozulur. Onların gizliliklerini
de araştırmayın, o zaman onları rezil edersiniz. İnsanların
sırlarını açığa çıkarmayın, onların açığa vurduklarıyla
yetinin” diye emirler veriyordu.
Hz. Ebû Bekir, savaş esnasında olduğu gibi, daha sonra
gerçekleştirilen antlaş
malarda da insanlara ağır şartların
yüklenmesini doğru bulmamış, Müslümanlarla barış yapan
insanların tüm haklarının korunması ve onları mağdur
edilmemesi hususunda duyarlı davranmıştır.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!