Menü Kapat

Ünite 7: Cilt ve Ebru Sanatı – İslam Sanatları Tarihi

İslâm coğrafyasında sağdan sola yazılan Arap asıllı
harfleri kullanan ülkelerde, kitabın sayfa düzeni de sağdan
sola doğru olur. Osmanlı Türkleri’nde kitabın başladığı
sayfaların önündeki kaba üst kap, bittiği yerdekine de alt
kap adı verilir. Üst ve alt kabın kısımları aynıdır. Her iki
kap, beraber olarak, Arapça’dan geçen “deffeteyn” adıyla
da bilinir.

Kap üstlerine kalıp yardımıyla basılan bölümler şunlardır:
Ortadaki beyzî (yumurtamsı) şekilli bölüme şemse denilir.
Kitap boyu kareden dikdörtgene dönüştükten sonra,
şemsenin şekli beyzîye çevrilmiş olsa da, üstünde ve
altında kalan boşlukları doldurmak için buralara eklenen
parçalara salbek (selbek) adı verilmiştir.
Bir kapta, şemse ve salbekin dışında tabii deri olarak
bırakılan boşluktan sonraki dört köşeyi bağlayıcı nitelikte
yer alan bölümlere köşebend denilir. Şemse, salbek ve
köşebend bölümlerinin kenarları önceleri düz bırakılırken,
zamanla dendan denilen yuvarlak çıkıntılarla daha cazip
hale getirilmiş, bunların çukur yerlerine zermürekkeple
küçük tığlar çekilmiştir.

Kenar suyundaki desenler kesintisiz işlendiyse yekpâre su,
yuvarlak veya mekik biçimli şekillerle bölündüyse parçalı
su (paftalı su) adını alır. Desen yerine hat kullanıldığında
buna da kitâbeli su denilir.
Alt kaba bağlı olarak pek çok kitap kabında görülen
beşgen şekilli kısım mıkleb adıyla bilinir. Şemse kalıbı
mıklebe sığmayacağı için ya kısmen aynı, yahut bir başka
yuvarlak küçük kalıp basılır; buna mıkleb şemsesi denilir.
Kitabın boğaz adı verilen kalınlığı ölçüsünde genişliği
bulunan kısım da, miklebi alt kaba bağlayan sertâbdır.
Sertâb, kitabın boğazını dış tesirlerden de korur. Bu
kısmın rahat hareketlendirilmesini temin için her iki uzun
kenarında bırakılan, deriden ibaret yumuşak kısımlara
dudak denilir.

Doğu cildi, Batı tarzı ciltle aralarında bir karşılaştırma
yapılırsa: Kitap gövdesiyle üst ve alt kabın boyları Doğu
cildinde aynı olup Batı cildinde kap sırt dışındaki üç
tarafından birkaç milimetre taşkınlık gösterir. Doğu’da
kitap rafa yatık durumda, birkaç adedi, biri diğerine ağırlık
vermeyecek şekilde üst üste yerleştirilir. Şîrâze, Doğu
ciltlerinde örme usulüyle yapılır. Batı cildinde üst ve alt
kaplarla sırt birlikte hazırlanır, kitap gövdesi yan kâğıdı
yardımıyla kap içine yapıştırılır. Doğu’da üst ve alt kap
ayrı ayrı taslanıp, sırt (dip) için geniş bırakılmış deri
uzantıları (muhat payı) buraya yapıştırılarak tutturulur
Batı kitap cildi sırta yapışmadan bombeli olarak bırakılır.
Doğu’da ise deri sırt (dip), kitap gövdesine yapışık ve
düzdür; herhangi bir yazı veya desen bulunduğuna ender
rastlanır.

Ciltlenme usulüne bakıldığında ilk iş olarak, sahtiyan
(keçi derisi) veya meşin (koyun derisi), hangi deri cinsi
tercih edilecekse, debbâğhânede önceden temizlenip
kahverengi, siyah, vişneçürüğü veya ördekbaşı yeşili bir
renge ılık banyoda boyanmış olmalıdır.
Derinin tıraşlanması işleminden sonra alt ve üst kap olarak
kitabın eni ve boyuyla aynı ölçüde kesilmiş iki
mukavvanın üstüne bu deri, sırt dışındaki üç tarafından
içeriye kıvrılarak bütünüyle gergin bir şekilde yapıştırılır.
Gömme şemse tekniğiyle yapılacak kaplarda: Yine kitap
ölçülerinde olmak üzere, üst ve alt kaplar için ikişer
mukavva hazırlanır. Basılacak kalıpların sınırı
mukavvaların sadece ikisi üzerinde çizilerek görünür hale
getirilir. Dendan çivisi ile bu çizgilerin üstüne çekiçle
vurularak kullanılacak kalıpların ölçüsüne göre mukavva
üzerinde pencereler açılır.

Gömme şemse için kullanılacak kalıpların hazırlanmasına,
tarrah denilen sanatkârlar tarafından desenlerinin
çizilmesiyle başlanır. Daha sonraları, bunun yerine
dayanıklılığı fazla olan sarı pirinç madeninden kalıplar
yapılmıştır. Doğu’nun ortak malı sayılan hatayî gurubu
çiçekler, rûmî çeşitleri, bulut gibi tezyinî unsurlar şemse,
salbek, köşebend, kenar suyu bölümlerinde yerine ve
usulüne göre kullanılmışlardır.
Sırtı tutkallanan cüzler, artık şîrâze örmeğe hazır hâle
getirilir. Kitap sırtının üst ve altına, çoğu zaman çift renkle
dağılmayı önlemek için örülen şîrâzenin farklı isimlerle
anılan çeşitleri vardır: Geçmeli, tek baklava, çift baklava,
sağ sol yolu, sıçan dişi, alafranga…Şîrâze örülmeden önce
her bir cüzün içinden bir ibrişim atılır. Bundan sonra
kitabın sırtına dip kösteği denilen bir deri yastık
yapıştırılır, buna dip tutmak denilir. Evvelden hazırlanmış
olan kaplar, dipteki uzantılarından kitabın sırtına önce alt
kap, sonra da üst kap sırasıyla bağlanır. Bunun için
cendere denilen âlet kullanılır.

Birbirinden ayrı iki tarz tezyinî :

1.Ezilip jelatinli suyla karıştırılarak elde edilen
zermürekkep (altın mürekkebi) ile deriyle kaplanmış kabın
üzerine fırçayla desenler işlenilip parlatılır. Bunlara yazma
kap veya yazma cilt adı verilir. Bu usule bağlı olarak üç
farklı uygulama daha görülür:

a. Masif altınlanmış desenlerin üzerinde yekşah
demiri yürütülerek çukurlaştırılan ince kanallar
açılırsa buna yekşah kap denilir.
b. Zermürekkeple kabın üstüne kafes tarzında
geometrik çizgiler çizilip kesişen yerler nokta
demiriyle çukurlaştırılırsa buna zilbahar kap
denilir.
c. Bilhassa XIX. yüzyılda zermürekkep ve
gerektiğinde ilâve renklerle ve fırçayla işlenen Batı
tarzı çiçeklerin yer aldığı yazma kaplara da şükûfe
cilt (şükûfe kap) denilmektedir.

2. Kalıbın, belirli kısımlara oturtulacağı derinliğe sahip,
deriyle kaplanmış olan kitap kabına yapılan uygulama.
Çeşitleri :

a. Motifler altın sürülmeden deri renginde bırakılırsa,
buna soğuk şemse denilir.
b. Kalıp basılmakla çökertilmiş yerlere fırçayla
zermürekkep sürülüp buralar zermühre ile
parlatılırsa, kabartma olan desenler deri rengiyle
bırakılmış olur. Buna alttan ayırma şemse denilir .
c. Kabartma desenlere altın sürülüp, çökertilen
kısımlar deri haliyle kalırsa, buna üstten ayırma
şemse adı verilir.
d. Kalıpla basılmış desenlerin hem girintili hem
çıkıntılı yerlerine fırça ile zermürekkep sürülüp
parlatılırsa buna mülemma‘ şemse denilir .Eğer
desen kabın bütününü kaplıyorsa buna mülemma‘
kap adı verilir.
e. Şemse kalıbını basmak yerine, evvelce hazırlanmış
basılı şemse, salbek ve köşebendlerin, düz deri
kabın üzerinde gerekli yuvalar açılarak, buralara
yerleştirilip yapıştırılması .
f. Kitap kabında deri renginden başka, fazladan bir
veya birkaç renk de yer alıyorsa böyle kaplara
mülevven şemse adı verilir.
g. Desenler kabın bütününü kaplıyorsa bunun adı
sıvama veya yekpâre kap olur..
h. Kabın üstünde desenin belirli noktalarına çakma
yoluyla kıymetli taşlar da yer alıyorsa murassa‘ kap
adını alır.
i. Desenler mukavvaya henüz yapıştırılmamış olan
deri üzerine altın iplikle işlendiyse zerdûz, gümüş
iplikle işlendiyse sîmdûz kap denilir.
j. Kabın iç tarafında kullanılan deri üzerindeki
desenler oygu şekliyle işlenmişse ve sonra, zemini
zermürekkep veya boya ile renklendirilmiş olan
mukavva üzerine yapıştırıldıysa, buna müşebbek
şemse denilir .
k. Kabın etrafı yaklaşık 1 cm. genişliğinde deriyle
çevrilmekle beraber, ortası ebru kâğıdıyla
kaplanmışsa, buna ebru kap denilir.
l. Ebru kâğıdı yerine kadife cinsi kumaş kaplanmışsa
buna kumaş kap adı verilir.
m. Ruganî kap yapılmak istenirse, etrafı ince deri, üstü
kâğıt ile kaplanmış kabın zeminine üstübeçle astar
çekilir.
Hem işlenen nakışlara albeni kazandıran, hem de dış
tesirlerden koruyan rugan maddesi dolayısıyla bunlara
ruganî (son devirde de lake) kap denilmiştir . XVII-XVIII.
yüzyıllarda bu tarz Edirne’de yaygın olduğu için
Edirnekârî kap adıyla da bilinir.

Ciltlenmiş kitabın dış tesirlerden muhafazasını temin için
kutu görünümünde, yanda kapağı bulunan mahfazalar da
yapılmıştır. Kitap muhafazası denilmesi yanlıştır, doğrusu
“kitap mahfazası” dır.

Cilt sanatının tarihi seyrine bakıldığında Türklerde cilt
sanatının iki safhası vardır:

1. İslâmiyet’e giriş öncesi: Doğu Türkistan’daki Uygur
Türkleri’nden kalma bazı eserlerde, sanki sonradan
geliştirilen ciltleme tekniğinin ilkel şeklini hatırlatan izlere
rastlanmıştır.
2. İslâmiyet’in doğduğu saha olan Güney Arap
yarımadasında dericilik ilerlemiş olmasına rağmen, bunun
kitap kaplarında kullanılışı Mısırlı Hristiyan Koptlarla
başlamıştır. İslâm’dan sonra da Mısır, bu sanatta ilk
hatırlanacak ülkedir.Tolunoğulları, Memlükler gibi
Mısır’da hüküm süren Türk devletleri kitap kaplarında
geometrik desenlerden başka, soğuk damga veya ısıtılmış
aletlerle deri üzerinde baskılı şekiller, hatta kitâbeli
kuşaklar oluşturuyorlardı. İslâm tarihi boyunca hat ve
buna bağlı olarak bezeme ve cilt sanatlarına bu derecede
önem verilmesi, Kur’ân-ı Kerîm’in en güzel ve
mükemmel şekliyle mushaf hâline getirilmesi gayesinden
kaynaklanmıştır.

Asya kıtasında cilt sanatı denilince Timurlular’ın bıraktığı
Herat ciltleri hiç unutulmayacak örneklerdir. Timur’un
torunu Baysungur (1397-1433) “Kitaphâne” ismiyle
kurduğu sanat atölyesinde hat, tezhip, minyatür gibi sanat
dalları arasında mücellitliği de ön planda tutmuştur.
Tebriz, Şîraz ve İsfahan merkezlerinde, kalıpla basılarak
yapılan kitap kapları da, ruganî cinsleri gibi göz alıcıdır.
Anadolu Selçukluları devrinden zamanımıza intikal eden
cilt örnekleri fazla değildir.
Osmanlı devri kitap kaplarının ilk örneklerinde Selçuklu
tesiri belirgindir. Fâtih Sultan Mehmed devrinde (1451-
1481) yapılan ciltlerde Timurlu, Akkoyunlu ve
Karakoyunlu tesirleri de görülür. Sultan II. Bâyezid
döneminde (1481-1512) saray çevresindeki nakkaşhânenin
imâlatı olan enfes kitap kapları görülür. Kanûnî Sultan
Süleyman (1520-1566) ve kitap meraklısı Sultan III.
Murad (1574-1595) devirlerinden şahane örnekler
zamanımıza gelmiştir. Kabın üstünün tamamen desenlerle
dolu olması yerine, arada boşluk bırakmayı tercih eden
Osmanlı mücellitleri şemse, salbek, köşebend ve
gerektiğinde kenar suyu bölümlerinin yer aldığı kapları
tercih etmişler, farklı ve bol desenli kalıplar
kullanmışlardır.

XVIII. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı tahtında yirmi
yedi yıl kalan Sultan III. Ahmed (1703-1730) Topkapı
Sarayı’nda müstakil kütüphane inşa ettirecek derecede bir
kitap tutkunudur. Artık Batı ile yüzyüze gelen Osmanlı
sanatında bunun tesirleri görülmeye başlamakla beraber,
yine de kimliğini koruyan şaheserler verilir.
XIX. asır, klasikle münasebetlerin tamamen koparıldığı
bir çağdır. Artık işin kolayına kaçıldığı için yazma kap
tarzı daha yaygındır. Zilbahar adıyla bilinen basit
uygulamanın yanı sıra, şükûfe kaplara da daha çok
rastlanır.

Sair sanatları da içine alan ehl-i hiref (sanat ehli)
teşkilâtında Cemâat-i Mücellidân-ı Hâssa (padişaha
mahsus mücellitler topluluğu) adıyla anılan mücellitler,
şâkirdleri (çırakları) ile sanatlarını icra ederlerdi.
Aralarında sermücellit (mücellitbaşı), serbölük, seroda,
serkethüda, kethüda unvanlarıyla rütbelendirilenleri vardı.
Sermücellitlerin bazıları sıralanırsa: Yedikuleli Alâeddin,
Mehmed Çelebi, Süleyman Çelebi (XVI. yüzyıl);
Karamehmed, Abdi, Mehmed Yâdigar, Pîr Dâvud, Câfer
Eyyûbî, Ali Yûsuf, Süleyman (XVII. yüzyıl); Hasan,
Mehmed Halîfe, Hâtif Ali (XVIII. yüzyıl).
Ruganî kap yapanlar arasında Yûsuf Mısrî, Ali Üsküdarî,
Ahmed Hazine, Çâkerî XVIII. yüzyıldan hatırlanacak
mühim isimlerdir.

Yukarıda ismi verilenler dışında kayda değer Osmanlı
mücellitleri şunlardır: Solak Süleyman, Hüseyin Çelebi,
Mustafa Çelebi, Hacı Said, Âşık Osman, Kasımpaşalı
Hâfız, Kasımpaşalı Tosun, Salih, Râgıp, Hacı Ahmed,
Tevfik, Hidâyet, Nûreddin, Kadri…
Klasik ciltin unutulduğu son yüzyılda bunu Devlet Güzel
Sanatlar Akademisi’nde öğreten Bahaddin Tokatlıoğlu
(1866-1939), Necmeddin Okyay (1883-1976), Sacid
Okyay (1914-1999) sıralanabilir. Bugün aynı mesleği
İslâm Seçen (d.1936) ve onun yetiştirdikleri
yürütmektedir.

Ebru

Ebru, kitreli su üzerine serpilen boyalarla bezenmiş kâğıt
ve bunu hazırlama sanatıdır. VIII. asırdan itibaren Çin’de
liu-şa-şien, XII. asırdan itibaren Japonya’da suminagaşi
adıyla sulu vasatta yapılan bir takım çalışmaların
mevcudiyeti, daha sonraki asırlarda Çağatay Türkçesiyle
ebre adını alarak Türkistan’da ortaya çıkan bu sanatın
tarihî gelişimi hakkında, müphem de olsa bir fikir
vermektedir. Osmanlı ülkesinde de revaç bulan aynı isim,
telaffuz zorluğundan dolayı son yüzyılda Türkçe’de
ebruya dönüşmüştür. Şimdilerde ebruculuğun İran’daki
ismi ebrbâddır.

XVI. asır ortalarında ebruculuk, Hindistan üzerinden
İran’a ve sonra da İstanbul’a kadar yayılmıştır. Aynı
yüzyılın sonlarında, İstanbul’dan Avrupalı seyyahlar
tarafından kendi memleketlerine götürülen ebru kağıtları
önce Almanya’da, sonra da Fransa ve İtalya’da mermer
kâğıdı veya Türk mermer kâğıdı, hatta sadece Türk
kâğıdı adıyla tanınıp benimsenmiş ve oralarda da
yapılmaya başlanmıştır. Bu sanat, su üzerine boyaların
serpilmesiyle gerçekleştirilir.

Âlet ve malzemeler şu şekildedir:

Boyalar: Ebruculukta tabiattaki renkli kaya ve
topraklardan elde edilen ve toprak boya denilen boyalar
kullanılır; bunlar suda erimez ve yağ barındırmazlar.
Önce dövülerek sonra da mermer üstünde biraz su
ilâvesiyle dış bükey bir el taşı (dest-seng) ile inceltilerek
bu boyaların zerrelerine ayrılmaları sağlanır.

Klasik ebruculukta kullanılan boyalar:

Sarı renk için zırnık (arsenik sülfür); mavi renk için çivit
ağacından elde edilen ve en makbûlü Pakistan’ın Lahur
(Lahor) şehrinden gelen Lâhur çividi; siyah renk için is
mürekkebinin de ana maddesi olan balmumu isi veya
beziryağı isi; lâciverd renk için Afganistan’daki
Bedahşan’dan gelen ve lâcivert taşı (lapislazuli) adıyla
bilinen Bedahşî lâciverdi; beyaz renk için isfidaç (üstübeç,
bazik kurşun karbonat); tuğla kırmızısı renk için gülbahar
(demir oksitleri fazla olan bir toprak boya cinsi); morumsu
vişneçürüğü renk için Hindistan’da bazı dalların üstünde
şebnem şeklinde oluşan lök (lak) maddesi; tütün rengi için
Çamlıca toprağı.

Ebru Teknesi: Kullanılacak kâğıdın en ve boyuna uygun
ölçüde ve 6 cm. derinliğinde, çinko veya galvanizden
hazırlanmış, dikdörtgen şeklinde bir teknedir.
Kitre: Teknenin içine konulacak suya kıvam vermek,
böylece serpilen boyaların çökmesini önlemek için
kullanılan ve geven isimli çalı sınıfından bir Anadolu
bitkisinin salgısı olan bu madde, krem renginde düzgün
olmayan plakalar veya şeritler halindedir . Kitre yerine
keten tohumu, sahlep, ayva çekirdeği, hilbe (boy tohumu)
gibi maddeler de Osmanlı ebruculuğunda kullanılmıştır.
Öd: Kitreli suyun üstüne serpilen renklerin dibe
çökmemesi ve birbirine karışmadan yayılması lâzımdır.
Fırça: Gül ağacından kesilip çıkarılmış ince ve düz bir
çubuğun çevresine gevşek olarak sarılmış at kuyruğu
kılından yapılma fırçalar kullanılır.
Tarak: Tahta çıta üstüne belirli sıklıktaki ince çiviler
saplanmakla taraklı ebru yapılmasında kullanılacak tarak
hazırlanmış olur.

Tel çubuk: Serpilmiş boyalara şekil vermek için ince, boya
damlatmak için kalınca tel (biz) çubuk kullanılır.
Tekneye konulan, evvelden hazırlanıp süzülmüş kitreli
suyun üstüne, öd ilâve edilmiş olan boyalar, fırça
yardımıyla ve her tarafa aynı sıklıkta serpilmeye başlanır;
renkler suyun sathına bulut kümeleri gibi yayılır. Her yeni
atılan renk, içindeki öd miktarına göre daha evvel
atılanları itip sıkıştırarak kendisine yer açar, bu tarzdaki
ebruya battal ebrusu adı verilir . Aynı tarzın somaki
mermerini hatırlatan renkle yapılan cinsine somaki ebrusu
denilir.
Renkler battal ebrusu hazırlar gibi serpildikten sonra, ucu
kitreli suya dokundurulmak şartıyla ince tel çubuk önce
yukarıdan aşağıya veya sağdan sola, sonra da diğer yönde
keskin ve muntazam hareketlerle bütün satıhta
yürütülürse, ortaya çıkan ebruya tarama (gelgit) ebrusu, tel
çubuğun hareketleri düzensiz ve dâiremsi olursa şal
örneği, tel çubuk yardımıyla kenardan merkeze doğru
helezonî hareketler yapılırsa mutaf ebrusu veya bülbül
yuvası adıyla anılan ebrular elde edilir.
Teknedeki kitreli su kullanılıp kirlendikçe serpilen renkler
bazen kum gibi noktalanmaya başlar, buna kumlu ebru adı
verilir. Bu noktalar v harfi şeklinde olursa o zaman kılçıklı
ebru denilir. Hafif renkler serpilerek yapılırsa, hafif ebru
adıyla anılır.

Bir ebru çeşidi daha vardır ki, Osmanlı devrinin tanınmış
ebrucularından Ayasofya Camii hatibi Mehmed
Efendi’nin (ö.1773) buluşu olduğu için hatip ebrusu
adıyla bilinir. Hattat Necmeddin Okyay (1883-1976)
eliyle, tabiî şekline en yakın çiçekli ebruların (lâle,
karanfil, hercaî menekşe, gelincik, gonca gül, kasımpatı,
sümbül) yapılması başarılmış; Okyay’ın öğrencisi Mustafa
Düzgünman da (1920-1990) bu çiçek çeşitlerine papatyayı
eklemiştir. Çiçekli ebrular, sanat tarihimizde Necmeddin
ebrusu adıyla tanınır.
İstenilen tarzda hazırlanan ebru, teknenin üstüne sağ veya
soldan yavaşça yatırılan ve 15 saniye kadar bekletilen
kâğıda bütün güzelliğiyle geçer. Ebruyu yapandan tarafa
olan iki köşeden tutulup kaldırılan kâğıt öne doğru çekilir
ve uzun çıtalar üstüne serilerek gölgede kurumaya
bırakılır.
Teknede yapılan nakışlar ancak bir tek kâğıda geçirilebilir,
daha başka kâğıda alınamaz. Her ebru, asla kopya
edilemeyecek bir sanat eseridir.
Necmeddin Okyay’ın buluşu olarak XX. yüzyılın Türk hat
sanatında yer alan yazılı ebrular vardır. Eski yazma
kitaplarda kâğıttaki yazı sahasının ayrı, etrafının ayrı
renge boyanmasına akkâse, böyle kâğıtlara da akkâseli
kâğıt denilir.

Osmanlı ebru sanatkârlarını şöyle sıralamak mümkündür:
Şebek Mehmed Efendi: Ebru hakkındaki en eski yazma
olan 1017 (1608) tarihli Tertîb-i Risâle-i Ebrî’de bu şahsın
hayatta olmadığından bahsedilişi, onun XVI. yüzyılda
yaşadığını göstermektedir.
Hatib Mehmed Efendi: Nisan 1773’te Hocapaşa
semtindeki evinde çıkan yangın sonucu, eserleriyle birlikte
kendisi de yanan Ayasofya Hatibi Mehmed Efendi
tarihimizde ebruculuk denilince ilk hatırlanacak
isimlerdendir. Battal, şal örneği, tarama, taraklı ebru
cinslerinde gösterdiği olağanüstü renk ve desen zevkinin
yanında, daha önce anlatılan hatib ebrusu da hâlâ onun
lâkabıyla anılmaktadır.
Şeyh Sâdık Efendi: Buhârâ’da öğrendiği ebruculuğu,
Üsküdar’daki Özbekler Dergâhı’nda şeyh olarak
bulunuşuyla İstanbul’a taşıyan Sâdık Efendi 1846’da vefat
etmiştir.

Hezarfen İbrahim Edhem Efendi: (1826-1904) Üsküdar
Özbekler Dergâhı’nda doğan Şeyh Edhem Efendi çeşitli
sanat ve zenaat dallarındaki başarısından dolayı hezarfen
(bin sanat sahibi) lâkabıyla anılır.

Ebru kâğıdı, geçmiş asırlarda yazma kitapların
ciltlenmesinde (ebru kap) ve yan kâğıdı olarak, bundan
başka kıt‘a ve levhaların iç ve dış pervazlarında, ayrıca
koltuk denilen kısımlarında çok kullanılmıştır.
XVII. asırdan itibaren Batı âleminin de ilgisini çeken
ebruculuk üzerine Roma’da 1646 yılında “Türk kâğıdı”
olarak belirtildiği ilk yayından beri pek çok eser
yazılmıştır. Ebruculuk, devrimizde de şevkle devam
ettirilen nâdir Osmanlı sanatlarından biridir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!