Menü Kapat

Ünite 6: Yeni İlm-i Kelâm

Aydınlanma felsefesinin en önemli filozofu kuşkusuz
İmanuel Kant’tır (1724-1804). Kant, bütün zihinsel
çıkarımları reddeden Hume’den farklı olarak aklın tabiata
karşı pasif olmadığını, aklın tecrübe ile gelen bilgileri
kavramlaştırdığını söyledi.

Batıda meydana gelen bu gelişmeler çoğu kere Kilise’ye
rağmen gerçekleştikleri için aynı zamanda dine karşı olma
gibi bir durum da söz konusuydu. Hume’un her şeyi
duyulara hasretmesi ve sebep-sonuç ilkesi dâhil bütün
ideleri reddetmesi, Kant’ın ahlaki alanda Tanrı’ya yer
verse de metafiziği bilgi alanının dışına atması modern
düşüncenin giderek sekülerleşmesini de beraberinde
getirdi. XIX. yüzyıla gelindiğinde yukarıda gelişim
sürecini aktardığımız Rönesans, Aydınlanma hareketleri
meyvelerini vermeye başladı ve Modernite olarak da
anılan bir dönemi ve bu dönemde ortaya çıkan ideolojileri
doğurdu. Bunları da kısaca izah etmek Yeni İlm-i Kelâm
dönemi bilginlerinin kimlerle karşı karşıya olduklarının
diğer bir ifadeyle hangi ideolojilerle mücadele ettiklerinin
anlaşılması açısından uygun olacaktır.

Batıda Ortaya Çıkan Akımlar

Batıda ortaya çıkan zihniyet değişimi ve bunun sonrasında
tecrübe ve gözleme dayalı bilgi, mekanik ve determinst
evren anlayışı, başta Tanrı fikri olmak üzere metafizikle
ilgili konuların bilim alanının dışında görülmesi,
beraberinde seküler bir anlayışı getirdi. Bu dönemde
ortaya çıkan akımlara bakılacak olursa;

Pozitivizm

Pozitivizm, Auguste Comte (1798-1857) tarafından XIX.
yüzyılda ortaya atılan felsefi düşüncenin adıdır. Comte
insanlık tarihini, dinî, metafizik ve pozitif olmak üzere üç
evreye ayırdı. Ona göre dinî evre fenomenlerin Tanrı ya
da manevi nedenlerle açıklandığı evredir. Bu evrede
insanlar her şeyi din ile açıklamaya çalışırlar ki bu evre
Orta Çağ’a kadar devam eder. Metafizik evrede ise olaylar
soyut kuvvetlerle açıklanır, eşitlik, özgürlük gibi. Bu evre
Orta çağ’dan başlayıp 1789 Fransız ihtilaline kadar devam
eder. Pozitif evre ise insanın sadece gözlemlenebilene
yöneldiği ve yalnızca olaylar arasındaki yasalar ya da
değişmez bağlantıları incelediği bir evredir. Ona göre bu
evre insan düşüncesinin ve gelişiminin en yüksek
basamağıdır.

Comte, bilim ile teoloji arasına kesin ayırımlar koyarak
bilim ile dinin uyuşmasının mümkün olmadığını iddia etti.
Comte sisteminin gereği olarak bütün dinleri inkâr
etmesine rağmen kültürel boşluğu doldurmak amacıyla
yeni bir din ortaya koyma ihtiyacı hissetmiş ve “insanlık
dini” adını verdiği bir din ortaya koyduğunu iddia etmişti.

Darwinizm

Darwinizm, Charles Darwin (1809-1882) tarafından
ortaya atılan modern evrim teorisinin adıdır. Tekâmül
nazariyesi olarak da adlandırılır. Evrim teorisi daha önce
de bilinen bir teori idi. Darwin’in bu teoriye katkısı tabii
ayıklama (selection) fikrini bu teoriye dâhil etmesidir.
Ayıklama canlılar arasında amansız bir mücadele
olduğunu ve bu mücadele sonucunda en güçlü olanların
ayakta kaldığını belirtir. İnsan bu zorunlu dönüşüm
sürecinin sonucu olarak maymundan gelmiştir. Darwin bu
görüşünü İnsanın Türeyişi adlı eserinde dile getirmiştir.

Materyalizm

Materyalizm, maddeyi değişmez, aktif ve dinamik bir
prensip olarak kabul eden, ruh ve düşünce gibi cevherlerin
bu maddenin bir tezahürü olduğunu iddia eden ya da
bunları inkâr eden düşünce akımı olarak tanımlanır.
Materyalistler, tabiatı esas aldıkları ve insanı da tabiatın
bir parçası olarak gördükleri için tabiatçılar olarak da
anılırlar. İslam dünyasında XIX. Yüzyılda etkin olan
materyalizm, tarihi materyalizmdir ki bu akımın öncüsü
Karl Marx’tır (1818-1883). Marx, Hegel’den mülhem
olarak tarihi düzenli ilerleme esasına göre ilkel toplum,
Asyatik toplum, köle-toplayıcı toplum, feodalizm ve
kapitalizm olarak beş değişim ve dönüşüm aşamasına
ayırır. Marx Communist Manifesto ve Das Kapital adlı
eserlerinde kapitalist sistemin yıkılacağını, proletaryanın
bir devrim sonucu yönetimi ele alacağını ve devletin
olmadığı komünist toplumun oluşması için zemin
hazırlayacağını iddia ederek tarihin materyalist yorumunu
yapmıştır.

XIX. yüzyılda etkin olan pozitivist, materyalist ve
Darvinci anlayışlar seküler, agnostik, şüpheci ve dine karşı
mesafeli bir anlayışın yayılmasını beraberlerinde
getirmişlerdir. Modernleşme sürecinde her ne kadar bu
görüşlere karşı olan Pascal, Bergson gibi bilim adamları
çıktıysa da özellikle XVIII. yüzyılda gerçekleşen sanayi
devrimiyle birlikte teknolojide yakalanan başarı, onların
etkin olmasına fırsat vermemiştir.
Bu dönemde pozitifseküler anlayış; endüstri devrimi, şehirleşme ve makine
hayatının getirdiği yeni başarılarla daha da hız kazandı.

Yeni İlm-i Kelâmın Öncüleri

XIX. yüzyılda Batıda ortaya çıkan inkârcı akımlar dünyayı
etkilemeye devam ederken İslam coğrafyası askeri,
iktisadi ve kültürel bir işgalle de karşı karşıyaydı. Gerek
tanrıtanımaz akımları reddetme gerekse de insan haklarını
askıya alan ve insan hakları ihlallerinde bulunan
sömürgeci güçleri İslam topraklarından atmak için
toplumsal bir bilinç yenilenmesine ihtiyaç vardı. Bu
ihtiyaç Müslüman bilginleri bir arayışın içine sokmuş ve
İslam dünyasında yaşanan askerî, siyasî başarısızlıkların
sebeplerini düşünmeye sevk etmişti. Bu bağlamda ilim
adamalarının üzerinde durduğu hususlardan biri de mevcut
ilim anlayışı ve eğitim sistemiydi. Acaba İslam dünyasının
gerilemesinde, siyasi, askeri ve kültürel düzeyde başarılı
olamamasında etkili olan husus ilim anlayışımız olabilir
miydi? Bu bağlamda ilim adamlarının fıkıh, tefsir ve
kelâmda yenilik arayışlarına çıktıkları görülmektedir.

Klasik kelâmın argümanlarıyla çağın materyalist
akımlarının kullandıkları argümanlara karşı koymak
mümkün görünmemekteydi. Bundan dolayı da kelâm
ilminin zaman ve zemine göre değişebilen vesâilinin
değişmesi gerekirdi. Bu ihtiyacı dile getiren birçok âlim
ortaya çıkmıştır. Bunların bir kısmı Hindistan’da bir
kısmı, Mısır’da bir kısmı da dönemin Osmanlı
Türkiye’sinde idi. Hint alt kıtasında Seyyid Ahmed Han,
Şiblî Nu’manî, Emir Ali, Muhammed İkbal, Mısır’da
Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Osmanlı Türkiyesi’nde
Abdüllatif el-Harpûtî, İzmirli İsmail Hakkı, Filibeli
Ahmed Hilmi bunlardan bir kaçıdır. Yeni ilm-i kelâmın
öncü şahsiyetleri olarak ifade ettiklerimiz de bunlardır.

Osmanlı Abdüllatif el-Harpûtî (1842–1914)

Kelâm ilmi ile ilgili iki önemli eseri bulunmaktadır.
Bunlardan biri Tarih-ı ilm-i kelâm diğer ise Tenkihu’lKelâm fi akâdi ehl’ilİslam adını taşımaktadır. Harpûti
Tenkihu’l-Kelâm fi akâdi ehl’ilİslam kitabını yazmasının
gerekçesini Darü’l-Fünün İlahiyat Fakültesinde kelâm
derslerini okuturken çağdaş bid’at sahiplerini
cevaplayabilecek, inkârcıları susturabilecek özelliğe sahip
bir kelâm kitabı bulamaması olarak açıklar.

İzmirli İsmail Hakkı (1868–1946)

Yenilenme hareketinin Türkiye’deki en önemli temsilcisi
İzmirli İsmail Hakkı’dır. Bu dönemde buhrandan
kurtulmak için iki farklı görüşün ortaya çıktığı
görülmektedir. Bunlardan birincisi ihyacılıktır ki temel
hedefi; aslî kaynaklara dönerek, zaman içerisinde hem
gelenek hem de modern Batı düşüncesi kanalıyla İslam’a
sokuşturulan bir takım yabancı unsurları temizlemekti.

Diğer görüş sahipleri ise modernist kanat olarak
nitelendirilmekte idi ve İzmirli de Osmanlı’nın son
dönemlerinde ortaya çıkan İslamcılık akımının modernist
eğilimlere sahip kanadında yer alıyordu. Namık Kemal,
Musa Carullâh, M. Şemseddin gibi şahsiyetlerin içinde yer
aldığı bu kanat, İslam’ın değer ve ilkelerini Batı’nın
belirlediği modern düşünce kriterlerine göre yeniden
yorumlamayı, İslam’ı modern düşünce ve kurumlarla
kaynaştırmayı hedefliyordu.

İzmirli’ye göre kelâm ilmi İslamî ilimlerin anasıdır.
Dolayısıyla kelâm ilmi sayesinde birçok şey başarılabilir.
İzmirli yeni bir kelâm ilmine duyulan ihtiyacı şu şekilde
dile getirmiştir: Mevcut kelâm ilmi başta Yunan
felsefesine; sonra bu felsefeyi yaymak suretiyle İslami
fikirleri ona yakınlaştırmak isteyen İbn Sinâ gibi İslam
filozoflarının felsefelerine ve en nihayet o zamanlar ortaya
çıkan bid’atçi ve mülhid (inkârcı) fırkalara karşı ortaya
konulmuştu. Bu gün bu ilmin muhatapları değişmiştir
Muhataplar değiştiğine göre yöntem de değişmelidir.

Mısır

Mısır daha XVIII. yüzyılda Batı ile yakın temas içinde
kalan İslam coğrafyalarından biridir.
Muhammed Abduh (1849–1905)
Muhammed Abdûh, bu dönem Mısır’da kelâm ilminin
problemleriyle uğraşan ve bu ilmin daha verimli hale
gelmesi için gayret gösterenlerin başında gelmekteydi.
Abdûh Beyrut ve Paris’te sürgün hayatı yaşamış daha
sonara da Mısır’a dönerek Mısır müftüsü olmuştu.
Sürgünde kaldığı dönemde Batı’yı tanıma fırsatı bulmuş,
zamanla hocası Cemaleddin Efgânî’nin ideolojik ve siyasî
çizgisini terk ederek uzun vadeli hedeflere yönelmiş buna
paralel olarak tedrisatı yeniden düzenlemeye
yoğunlaşmıştır.

Hindistan

Hindistan sahip olduğu zenginlikler dolayısıyla tarihin her
döneminde uluslararası siyasetin merkezinde yer almış ve
hiçbir zaman rahat bırakılmamıştır. Bölgeye hâkim olan
İngilizlere karşı Hindu- Müslüman ittifakıyla 1857’de
yapılan mücadelenin başarısızlıkla neticelenmesi
sonrasında İngilizler siyasi hâkimiyeti ellerine geçirerek
kendilerine ait bir hükümet kurdular. Mücadelenin
başarısızlıkla sonuçlanması, Müslüman âlimleri derinden
sarstı ve onları bir durum değerlendirmesi yapmaya sevk
etti. Seyyid Ahmed Han, Şiblî Nu’manî, Emir Ali,
Muhammed İkbâl, Ebu’l-Kelâm Azâd gibi âlimler bu
dönemde mevcut olumsuz havanın dağılması için arayış
içinde olmuşlardır.

Seyyid Ahmed Han (1817-1898)

Seyyid Ahmed Han, kelâm ilminde yenilik ihtiyacını ilk
dile getiren kişi olarak bilinir. Ona göre klasik kelâmın
muhatapları olan Yunan felsefeleri problemlere
yaklaşımlarında tecrübe ve müşahedeyi değil aklî ve
kıyasî delilleri kullanmışlardı. Dolayısıyla onlara akli ve
kıyasi delillerle karşı konulmuştur. Fakat günümüzdeki
ilim, akli kıyasa değil, tecrübe ve müşahedeye
dayanmaktadır, Kelâm ilminin de buna paralel olarak
müşahede ve tecrübeye dayalı deliller kullanması gerekir.
Bu da mevcut ilimlerle uyumlu yeni bir kelâmı gerekli
kılmaktadır. Seyyid Ahmed Han’ın ortaya koyduğu yeni
kelâma tabiatçı kelâm denilmiştir.

Şiblî Nu‘manî (1857-1914)

Yeni kelâm hareketinin Hindistan kıtasındaki asıl
teorisyeni olarak bilinir. Şiblî Nu’manî kelâm tarihi
alanında yazdığı İlmu’l-kelâm adlı kitabının önsözünde
eski kelâmın faydasız ve yetersiz olduğunu ifade etmiş ve
yeni bir kelâma duyulan ihtiyacı dile getirmiştir. İlm-i
Kelâm-ı Cedid adlı eseriyle de ihtiyaç duyulan kelâmı
yazmıştır. Nedvetü’l- ulemâ adıyla kurduğu teşkilatın
temel hedefini de önceki kelâmcıların Yunan felsefesine
karşı yaptıkları gibi, ateizmin meydan okumalarına karşı
metot bakımından yeni bir kelâm ilmi kurmak olarak
belirlemiştir. Şiblî Numanî yeni kelâm ilminin sahasının
itikatla sınırlı olmadığı kanaatindedir. Ona göre geleneksel
kelâm ilminde itirazlar yalnızca itikat esaslarına
yöneltildiği için kelâmcılar yalnızca inanç konularını ele
alıp savunmuşlardır.

Yeni Konular ve Yeni Yaklaşımlar

Yeni ilm-i kelâmı, geleneksel kelâmdan ayıran temel
farklılık, yeni dönem kelâmcılarının kelâmî problemlere
yaklaşım biçimleri ile ele aldıkları konular ve
öncelikleridir. Bu dönemde Bilgi ve Varlık, Ulûhiyet ve
Peygamberlik temalarına öncekilerden farklı bakılmaya
başlanmıştır.

Yenilikler ve Farklılıklar

Klasik Kelâm Konularının İhmal Edilmesi
Geleneksel kelâm kitapları ile Yeni İlm-i Kelâm dönemi
eserleri karşılaştırıldığında öncelikle ele alınan konular
yönünden bir farklılığın olduğu göze çarpar. Klasik kelâm
kitaplarında çok önemsenen bazı konuların yeni dönem
eserlerinde ihmal edildiği, ele alınmadığı görülmektedir.
Bu dönemin âlimleri Müslümanlara yarar sağlamayacak
bilgi yığınlarını aktarmak yerine onlara fayda sağlayacak,
onları harekete geçirecek bilgiler aktarmak istemişlerdir.
Bu sebeple Gazzâlî ve sonrasındaki müteahhirîn
kelâmcılarda görülen bilgi ve varlık konularına fazla yer
vermemişledir. Ayrıca Aristo mantığı ve felsefesine yer
vermeyerek onun etkisinin kırılmasını istemişlerdir.

Eleştirel Zihniyetin Gelişmesi ve Mezhep Taassubunun
Kırılması

Yeni ilm-i kelâm dönemi âlimlerinin belki de en öne çıkan
özelliklerinden biri de eleştirel bir zihniyetle geleneğe
yaklaşmaları ve mezhep taassubundan oldukça uzak
durmalarıdır.

Geleneksel Kelâmda Yer Almayan Konulara Yer
Verilmesi

Bu dönemin kelâmcıları inanç esaslarının yanı sıra dinin
bireysel ve toplumsal boyutuyla ilgili izahlara da
eserlerinde yer vermişlerdir. Kelâmcıların böyle bir
yöntem takip etmeleri, oryantalistlerin ve İslam
toplumundaki Batıcı aydınların İslam’ın inanç esaslarının
yanı sıra dinin hukuki, ahlaki, sosyal ve ekonomik
ilkelerini Batılı normları esas alarak eleştiri konusu
yapmaları ve bunları çağdışı göstermeye çalışmış
olmalarıdır. Bundan dolayı dönemin kelâmcıları da sadece
inanç esaslarını savunmakla kalmamış, dini bir bütün
olarak müdafaa etme gayreti içinde olmuşlardır.

İslam’ın Diğer Dinlerle Mukayesesi

Yeni dönem kelâmcıların eserlerinde yer verdikleri
hususlardan biri de diğer dinlerle İslam dini’nin
karşılaştırılmasıdır. Kelâmcılar öncelikle İslam’ın tevhit
inancıyla diğer dinlerin Tanrı anlayışını
karşılaştırmışladır. Buna göre diğer bütün dinlerin temeli
tevhit olduğu halde bu dinlerde tevhit inancı şirkle
karışmış ve bu inanç önemli ölçüde zedelenmiştir. Tevhid
esasını koruyabilen yegâne din İslam’dır. İslam’da Allah
ile kul arasında herhangi bir vasıtanın kabul edilmemesi
de İslam’ın ruhbanlığı esas alan Hıristiyanlık ve benzeri
uygulamalardan üstün olduğunun delili olarak
sunulmuştur.

İslam akla önem vermiş ve akıl ile naklin çatışmayacağını
bildirmiştir. Bundan dolayı akli istidlal ve muhakemeye
izin verilmiştir. Hıristiyanlık ve Yahudilik’te ise bilim ve
din çatıştığından biri lehine diğerini bırakmak zorunluluğu
doğmaktadır. İslam’ın nübüvvet anlayışı da diğer dinlerin
nübüvvet anlayışından üstündür. Zira İslam’da
peygamberin beşer olduğu tespit edilirken diğerlerinde
ilahlaşmış veya ilahtan bir parça olan peygamber anlayışı
hâkim olmuştur.

Eş‘arîlik, Kuruluş ve Mütekaddimîn Dönem ve
Müteahhirîn Dönem olmak üzere iki döneme ayrılır.

Eş‘arîliğin Temel Görüşleri
Ulûhiyet

Allah’ın varlığına ancak akıl yürütme yani istidlal ile
ulaşılabilir. Allah’ın varlığına ilişkin bilgiler doğuştan
değil, istidlal ile ulaşılan bir bilgidir. İnsanların Allah’ın
varlığı konusunda farklı düşünmelerinin temelinde yatan
sebep de budur. Allah’a ilişkin bilgi zaruri olmuş olsaydı
insanlar Allah’ın varlığından şüphe etmez ve herkes O’na
inanmak zorunda kalırdı.

Eş‘arî anlayışa göre Allah vardır, birdir, ezeli ve ebedidir;
eşi-benzeri yoktur. O madde değildir, cisim değildir, araz
değildir; herhangi bir yönde ve bir mekânla sınırlı değildir.
Kaza-Kader ve İnsanın Özgürlüğü
Eş‘arîlere göre yaratan, yoktan var eden yalnızca Yüce
Allah’tır. Onun dışında ne bir yaratıcı ne de yoktan var
eden (ihtira’) vardır. Havadis yani sonradan var olan her
şey Yüce Allah’ın kudretiyle var olmuşlardır. Bu konuda
insanın kudretiyle ilişkili olan fiillerle yalnızca Yüce
Allah’ın kudretiyle ilişkili olan şeyler arasında fark
yoktur. Hepsini Allah yaratmıştır.

Nübüvvet

Eş‘arîler öncelikle Allah’ın insanlara peygamber
göndermesinin aklen mümkün olduğunu ortaya
koymuşlardır. Buna göre yüce Allah’ın kullarının dünya
ve âhirette mutlu olmalarını sağlamak için emirler,
yasaklar, öğütler içeren talimatlar göndermesi ve bunları
insanlar arasından seçeceği kimseler vasıtasıyla insanlara
bildirmesi aklen imkânsız değildir.
Eş‘arîler ve Mâtürîdîler Arasındaki Farklar
Eş‘arîler ile Mâtürîdîler arasında ortak birçok görüş
olduğu gibi birbirinden farklı görüşleri ve yaklaşım
biçimleri de vardır. Kimileri aradaki farkları 50’ye
çıkarırken kimileri bunları 13’e, kimileri de sekize kadar
indirmişlerdir.

Bu farkların bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür:
1. Cüz’i İrade: Mâtürîdîlere göre insanda müstakil
bir cüz’i irade vardır ve bu irade itibarî bir varlığa
sahip olup Allah tarafından yaratılmamıştır.
Eş‘arîlere göre ise insan müstakil bir cüz’î
iradeye sahip değildir, iradeyi insanda yaratan
Yüce Allah’tır.

2. Tekvîn: Mâtürîdîlere göre Yüce Allah’ın
kendisiyle fiillerini gerçekleştirdiği bir tekvîn
sıfatı vardır. Bu da irade, kudret gibi sübûtî
sıfatlardandır. Eş‘arîlere göre ise Allah’ın sübûtî
sıfatları arasında tekvîn diye bir sıfat yoktur.
Kudret sıfatı yaratma işlevini yerine getirir.

3. Güç yetirilemeyenin teklif edilmesi: Eş‘arîlere
göre Yüce Allah insanın güç yetiremeyeceği bir
şeyi yapmasını isteyebilir ve onunla mükellef
kılabilir, Mâtürîdîlere göre ise böyle bir
sorumluluk yüklemek caiz değildir, zira bunda
herhangi bir hikmet yoktur.

4. Nübüvvet: Mâtürîdîlere göre peygamber olmanın
şartlarından biri erkek olmaktır. Eş‘arîlere göre
ise, peygamber olmak için erkek olmak şart
değildir, kadınlar da peygamber olabilirler.

5. Sebep ve hikmet: Eş‘arîlere göre Allah’ın fiilleri
hikmetli olmak ve bir sebebe bağlı olmak
zorunda değildir. Çünkü Allah dilediğini
yapandır ve Allah yaptıklarından sorumlu
değildir. Mâtürîdîler ise Allah’ın fiillerinin bir
hikmete bağlı olduklarını ve bir sebebe
dayandıklarını ileri sürmüşlerdir. Zira Allah
boşuna iş yapmaz. Hikmetsiz ve sebepsiz iş
yapmak ise boşunadır/abestir.

6. İbadet mükellefiyeti: Eş‘arîlere göre kâfirler iman
etmekle yükümlü oldukları gibi, ibadet etmekle
de yükümlüdürler, ibadet etmedikleri için ayrıca
ceza göreceklerdir. Mâtürîdîlere göre ise kâfirler
iman etmekle yükümlüdürler, ibadetle değil,
ayrıca ceza görmezler.

7. İrtidat: Eş‘arîlere göre irtidat eden kimse tekrar
İslam dinine dönerse amelleri de geri döner.
Mâtürîdîlere göre ise amelleri geri dönmez.

8. Ümitsizlik halinde yani son nefeste tövbe (tevbe-i
ye’s): Eş‘arîlere göre bu durumdaki bir tövbe
geçerli değildir. Mâtürîdîlere göre ise geçerlidir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!