Menü Kapat

Ünite 6: Şiîlik II – İslam Mezhepleri Tarihi

İslam düşüncesinin teşekkülünde önemli bir yer işgal eden
Şiîliğin en önemli kolunu oluşturan İmâmiyye, İran
nüfusunun üçte ikisinden fazlasını oluşturmaktadır ve bu
ülkenin resmi mezhebi durumundadır. Günümüz
Müslümanlarının yaklaşık yüzde onunu teşkil eden Şîa’nın
en büyük kolunun İmâmiyye olduğu düşünüldüğünde, söz
konusu fırkanın tarihte üstlenmiş olduğu rolün yanı sıra,
günümüzdeki önemi daha iyi anlaşılır. Günümüzde Şîa
teriminin ilk çağrışımının İmâmiyye olması da bu
yüzdendir.

İMÂMİYYE ŞİASI’NIN TEŞEKKÜLÜ VE
TARİHÇESİ

İmâmiyye Şîası’nın Teşekkülü
Bu mezhebe, Hz. Peygamber’in vefatından sonra halîfeimam
olarak on iki imamı kabul ettiklerinden dolayı
İsnâaşeriyye (on ikiciler/on iki imamcılar); imamlara
inanmayı imanın şartlarından saydıkları için İmâmiyye;
hem itikat hem de ibâdet ve muâmelatta İmam Cafer
Sâdık’ın görüşlerine dayandıklarından dolayı Caferiyye;
on ikinci imamın gelişini beklemeleri sebebiyle Ashâbu’lintizâr
(bekleyiciler) ve on ikinci imam için çokça
kullanılan kâim (hayatta olan, var olan) ünvanına nisbetle
Kâimiyye de denmiştir. Muhalifleri ise mezhebi, Râfıza
ya da Râfiziyye diye anmışlardır.
Sonuç olarak, “imamın nassla tayini” ilkesinin
benimsendiği ilk dönemdeki Şiîler arasında Hişam b.
Hakem gibi İmâmî görüntüsü veren şahıslar olmasına
rağmen, “on iki imam” şeklinde bir biçimlenme
başlangıçta söz konusu değildi. Zira 260/874’de on birinci
imam Askerî’nin ölmesi ve on ikinci imamın kaybolması
iddiasına kadar, böyle bir oluşum gerçekleşmemiştir.
İmâmiyye-İsnâaşeriyye mezhebinin geliştiği siyasî ve fikrî
hareketliliğin vuku bulması, hicri 290’lı yıllara kadar
gecikmiştir. 4/10. asrın ikinci yarısında ise İmâmiyye
İsnâaşeriyye akidesinin ılımlı Şiîlerce büyük ölçüde kabul
edilmeye başlandığı ve bu arada rakip zümrelerin çoğunun
da taraftarsız kalarak ortadan kalktıkları anlaşılmaktadır.
İmâmî fikirlerin hicri 3/9. asrın sonlarına doğru ilanıyla
birlikte, erken dönem Şîa tarihi, dönemin müelliflerince
yeniden ele alındı ve son gelinen aşamada genel kabul
görmüş inançlara uyumlu hale getirilmeye çalışıldı.

İmâmiyye Şîası’nın Tarihçesi

On İki İmam: On iki imamın her birinin isimleriyle
anıldığı ilk rivayetin, Ali b. İbrahim el-Kummî’nin (ö.
307/919) Tefsîr’inde olduğu anlaşılmaktadır. Ali b.
İbrahim, on iki rakamıyla ilgili bazı rivayetlere yer verdiği
kitabının bir yerinde, Hızır’ın Hz. Ali ve oğlu Hasan’la
karşılaştığında, onlara, on iki imamın her birinin ismini
açıkladığı meşhur rivayeti gündeme getirmiştir. Rivayete
göre Hızır’ın, Ali’ye dönerek ona, Hz. Muhammed’in
vasîsi ve ümmetin halifesi olduğunu, daha sonra onun
yerine geçecek haleflerinin sırasıyla Hasan, Hüseyin, Ali
b. Hüseyin, Muhammed b. Ali, Cafer b. Muhammed,
Musâ b. Cafer, Ali b. Musâ, Muhammed b. Ali, Ali b.
Muhammed, Hasan b. Ali ve son olarak da, zulüm ve
zorbalıkla dolan yeryüzünü adalet ve doğruluğa
kavuşturacak olan el-Kâim el-Muntazar olduğunu
söylediği ifade edilmektedir.

On iki imam, sırasıyla şu şahsiyetlerdir:

1- Ali b. Ebî Tâlib
Hz. Ali, Ehl-i Sünnet’e göre Hulefâ-i Râşidîn’in
dördüncüsü, Şiîlere göre ise ilk imamdır. Hz.
Peygamber’in amcazadesi ve kızı Fatıma’nın eşi olan Ali,
hicretten yaklaşık 22 yıl önce, miladî 600 yılında, Ebû
Tâlib’in oğlu olarak Mekke’de doğdu. Babasının aile
fertleri kalabalık olduğu için beş yaşından itibaren hicrete
kadar Hz. Peygamber’in yanında kalmıştı. Vahiy
geldiğinde, henüz dokuz yahut on yaşında bir çocuk iken
ilk inananlar arasına girmiştir.

2- Hasan b. Ali
Hz. Ali ve Fatıma’nın ilk çocukları olan Hz. Hasan,
hicretin 3. yılında (625) Medine’de doğmuştur. Hayatında
yüzden fazla evlilik yaptığı söylenmektedir ve bu yüzden
ona mitlak (çok boşayan) denmektedir. Babası Hz. Ali’nin
vefatı üzerine, bir rivayete göre aynı gün, bir rivayete göre
de iki gün sonra, 37 yaşında iken Kufe’de gerçekleşen
biatla hilâfet makamına geçmiştir.

3- Hüseyin b. Ali
Resulullah’ın gözbebeği iki torunundan ikincisi olan Hz.
Hüseyin, 5 Şaban 4/30 Aralık 628 tarihinde Medine’de
dünyaya geldi. Lakabı eş-Şehîd’tir. Hasan’ın ölümüne
kadar ağabeyine tabi olarak, onun Muaviye ile yaptığı
şartlara bağlı kalan Hüseyin, Muaviye’nin ölümünden
sonra oğlu Yezid’e biat etmedi. Bununla birlikte, Kufe
Şiîleri başta olmak üzere çok sayıda kabile lideri,
Hüseyin’e yazdıkları mektuplarda, Emevîler’i devirmek
için teşebbüse geçtiği taktirde kendisini kesin olarak
destekleyeceklerini vaat ettiler. Arkadaşları tarafından
yapılan uyarılara rağmen bu çağrıya cevap veren Hüseyin,
61/680 Muharrem ayının aşûra (onuncu) gününde
yanındaki az sayıdaki aile efradıyla birlikte Kerbela’da
hunharca şehid edilmiştir.

4- Ali b. Hüseyin Zeyne’l-Âbidîn
Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehid edilen büyük oğlu
Ali’den (Ali Ekber) ayırmak için Ali Asgar diye de anılan
Ali b. Hüseyin’in lakabı, “ibadet edenlerin süsü”
anlamında Zeynelâbidîn’dir. Babası Hüseyin, annesi de
son İran hükümdarı Yezdcürd’ün kızı olan Şehribânû’dur.

5- Muhammed el-Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn
3 Safer 57/16 Aralık 676’da Medine’de dünyaya gelen ve
İmâmiyye tarafından beşinci imam olarak kabul edilen
Muhammed b. Ali, babası gibi siyasetten tamamen uzak
kalmış ve kendisini ilme vakfetmiştir. Babasının ölümü
üzerine, sükûnet politikası izleyerek, Emevîler’e karşı
isyan etmek istikametindeki arzu ve düşüncelere karşı
çıktığı gibi, dolaylı olarak da destek vermemiştir.

6- Cafer es-Sâdık b. Muhammed el-Bâkır
On iki imam arasında, literatürde kendisinden en çok
bahsedilen kişi olan Cafer Sâdık, 80/699 veya 83/702
yılında Medine’de doğmuştur. Emevîler’in son,
Abbasîler’in ilk dönemlerini idrak eden Sâdık, fikren
uzlaşamadığı amcası Zeyd b. Ali’nin isyan edip
öldürülmesinden sonra, hem siyasetten uzak kalması, hem
de ilk iki halife hakkındaki görüşleri dolayısıyla,
Abbâsîler’in kuşkularından büyük ölçüde kurtulabilmiştir.

7- Mûsâ el-Kâzım b. Cafer es-Sâdık
İmâmiyye’ye göre yedinci imam olan Musâ b. Cafer, 7
Safer 128/8 Kasım 745 tarihinde, Mekke ile Medine
arasındaki Ebvâ’da doğmuştur. Babasının vefatından
sonra aslında Abbasîler’e karşı barışçı bir politika izleyen,
daha çok ibadet ve takvaya yönelen Musâ Kâzım’ın
takipçilerinin çoğalması, Halife Mehdî’yi kuşkulandırmış;
bu sebeple onu Medine’den Bağdat’a getirterek bir süre
hapsetmiş, isyan etmeyeceğine dair yemin aldıktan sonra
da gönlünü alarak Medine’ye geri göndermiştir.

8- Ali er-Rızâ b. Mûsâ el-Kâzım
İmâmiyye’nin sekizinci imamı olan Ali Rızâ, 148/765
veya 153/770 yılında Medine’de doğdu. Hayatının büyük
kısmını siyasetten uzak geçirmesine rağmen, 201/817
yılında Halife Memun tarafından Abbâsî tahtına veliaht
tayin edildi ve Horasan’a getirildi.

9- Muhammed Cevâd et-Takî b. Ali er-Rızâ
İmâmiyye’nin dokuzuncu imamı olan Muhammed Cevâd,
195/810 tarihinde Medine’de doğmuştur. Ali Rızâ’nın
vefatına çok üzülen Memun, onun soyuna karşı iyi niyet
ve hüsn-ü alaka göstermeye devam etmiş; sekiz yaşında
yetim kalan Muhammed’i kızlarından Zeynep ile 215/830
yılında evlendirmiştir.

10- Ali el-Hâdî en-Nakî b. Muhammed et-Takî
İmâmiyye’nin onuncu imamı olarak kabul edilen Ali enNakî
214/829 yılında Medine’de doğdu. Abbasî halifeleri
Mu‘tasım ve Vâsık devirlerinde Medine’de oturan ve
ömrünü zühd ve takva hayatı içinde ilim öğreterek geçiren
Ali en-Nakî, Halife Mütevekkil devrinde, muhalifleri
tarafından halifeye şikâyet edildiği için Bağdat’a çağırılıp,
daha sonra Samarra’ya gönderilir.

11- Hasan el-Askerî b. Ali en-Nakî
İmâmiyye’nin on birinci imamı olan Hasan el-Askerî,
232/846 yılında Medine’de dünyaya geldi. İki, üç
yaşlarında, babasının ikamate mecbur edildiği Samarra’ya
gelen Askerî, orada yetişmiştir.

12- Muhammed el-Mehdî b. Hasan el-Askerî
İmâmiyye Şîası’na göre halen gaybet halinde bulunan,
fakat gelecekte mehdî olarak ortaya çıkıp dünyada adil bir
düzen kuracağına inanılan on ikinci imam Muhammed elMehdî,
on birinci imam Askerî’nin, bir cariyeden
doğduğuna inanılan oğludur.

Gaybet Dönemi: İmamiye’ye göre, on birinci imam
Hasan el-Askerî, on ikinci imamı, yani oğlu Muhammed’i,
doğduğu zaman ve kendi vefatına kadarki zaman zarfında
yakınlarından birçok kişiye göstermiş ve onun,
kendisinden sonra Allah’ın hucceti ve ümmetin imamı
olacağını bildirmiştir. Ancak Askerî 260/874 yılında vefat
edince, oğlu Muhammed de gizliliğe (gaybet) çekilmiştir.
Bu tarihten itibaren başlayıp Muhammed’in döneceği
kıyamete yakın bir vakte kadar devam edecek döneme
Gaybet Dönemi denir Bu dönem, Gaybet-i Suğrâ (Küçük
Gaybet) ve Gaybet-i Kübrâ (Büyük Gaybet) adıyla iki
devreye ayrılır.

Gaybet-i Suğrâ dönemi: sefîr (çoğ. süferâ), nâib (çoğ.
nüvvâb), yahut vekîl (çoğ. vükelâ) diye adlandırılan
görevliler, imamla toplum arasında irtibat kurmuşlar,
ortaya çıkan problemleri imama arzederek onun emir
yahut yasaklarını topluma ulaştırmışlar, imama gelen
humus ve diğer gelirleri imam adına toplayıp muhafaza
etmişlerdir. Altmış sekiz yıl süren bu dönemde (260-
328/874-940), sefirlik iddiasıyla ortaya çıkan başka
kimseler de olmakla birlikte, İmâmiyye’nin kabul ettiği
dört sefirin İmam’dan getirdiği yazılı emir ve tavsiyeler
(tevkî’ler), Şîa için bir hareket noktası olmuş, sefirler de
imamın yegane temsilcileri olarak telakki edilmişlerdir.
Gaybet-i Kübrâ Dönemi: İmâmiyye Şîası’na göre,
328/940 yılından itibaren Gaybet-i Kübrâ (Büyük Gizlilik)
başlamıştır. Dördüncü sefir Semârrî’nin vefatıylı birlikte
başlayan bu dönem liderlik sandalyesinde büyük bir
boşluk yarattı. Bunun üzerine İmâmî alim ve fakihleri,
meydana gelen boşluğu doldurabilmek için büyük çaba
sarfederek önceki döneme (imamlar dönemi) nispetle
faaliyet sahalarını daha da genişlettiler.

Ahbârîlik: Diğer taraftan bu doktrin, onların Ehl-i Sünnet
ve Mutezile’den istifade etmelerini engellememiştir.
Ahbârî ekol ise bu konuda daha katı bir tutum takınmıştır.
Daha geniş olarak düşünülecek olursa, söz konusu grubun
ahbârîlik olarak isimlendirilmesi, daha sonra usûlî ekolün
şerî esaslar olarak kabul ettikleri Kitap, Sünnet, icmâ ve
akıl delillerinden sadece Kitap ve Sünnet’i, hatta sadece
imamların ahbârını nihaî delil olarak kabul etmeleri
sebebiyledir. Kısacası bunlar, ahbâr ve rivayetlere karşı
bakışlarından dolayı bu ismi almışlardır.

Usûlîlik: Yukarıda zikredilen dört şerî delili kabul eden
usûlîlik ise, ahbârın bütün şerî hükümlerin kaynağı
olamayacağı ve her asır ve zamanda toplumun bütün
ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği kanaatindedir. İşte
bundan dolayı usûlîler, ahbârîlerin haram addetmelerine
karşın, ictihadın zorunlu bir fiil olduğunu savunurlar.

Pehlevîler dönemi (1925-1979)

Rıza Pehlevî’nin 1925 yılında Kaçar hanedanlığına son
verip kendisinin şahlığını ilan etmesiyle başladı. Rıza Şah
ve daha sonra oğlu Muhammed Rıza Şah, İran’ı
çağdaşlaştırmak ve ulemânın Safevîler döneminden bu
yana büyüyen tesir ve gücünü kırmak için birçok radikal
reform ve tedbire başvurdu. Özellikle hukuk ve eğitim
alanlarındaki düzenlemeler, İslam hukukunun göz ardı
edilmesi sebebiyle, ulemânın nüfuzunun ciddi şekilde
sarsılmasına sebep oldu. Ulemâyı en fazla rahatsız eden
uygulamalardan birisi, Muhammed Şah’ın 1963 yılında
yapılan referandumla uygulamaya koyduğu meşhur Ak
Devrim’dir. Kadın haklarının iyileştirilmesi ve okuyup
yazma seferberliği gibi bir dizi radikal reformun yanı sıra,
bu devrimle şahın hedeflediği en önemli nokta, ellerindeki
toprak ve vakıfları kontrol altına almak suretiyle Şiî
ulemânın maddî güç ve ekonomik bağımsızlığını
kırmaktır. Şiî ulemâyı rahatsız eden en önemli husus,
toprak reformu olmuştur.

İMÂMİYYE ŞİASI’NIN GÖRÜŞLERİ

İmâmiyye’ye göre din, Ehl-i Sünnet’te olduğu gibi, iki ana
bölümde ele alınır: Usûl-i Dîn ve Furû-i Dîn. Bilindiği
gibi usûl ya da usûl-i dîn inanç ve itikatla ilgili konuları;
furû ya da fürû-i dîn ise tatbikat ve uygulamalar bölümü
olup daha çok ibadetler ve insanlar arasındaki muameleleri
ihtiva etmektedir. İmâmiyye’de usûl-i dîn genel olarak,
sırasıyla tevhîd, nübüvvet, imâmet, adl ve mead olmak
üzere beş ana başlık altında ele alınır.

İmâmiyye Şîası’nın İtikadî Görüşleri
Tevhîd

Tevhîd, bütün İslam fırkalarının üzerinde hassasiyetle
durduğu bir konu olup, Allah’ın birliği, başka bir ilah
olmadığı, yaratıcının sadece O olduğu, O’ndan başka her
şeyin yaratılmış bulunduğu, hiçbir şeye muhtaç olmadığı,
fakat her şeyin O’na muhtaç olduğu, doğurmamış ve
doğurulmamış olduğu, hiçbir şeyin kendisine eşit ve denk
olmadığına inanmaktır. İmâmiyye’ye göre tevhid kendi
içinde dört esasa dayanır.

Nübüvvet

Nübüvvet yahut peygamberlik, Allah’ın seçtiği kullarını,
Cebrail vasıtası veya doğrudan vahiy yoluyla ilahî bir
vazife ile mükellef kılmasıdır. İlahî tebliği alan
peygamberlerin görevi, bunu halka ulaştırarak onları
doğru yola iletmektir. Peygamberler kulların en hayırlıları,
en güvenilirleri olup günahtan korunmuş kimselerdir.

İmâmet

İmâmiyye Şîası’nda imân, usûl-i dînden olan imâmete
inanmakla tamamlanabilir. İmâmîler, nübüvvetin nasıl
Allah’tan bir lütuf olduğuna inanıyorlarsa, her asırda
Peygamber’in vazifeleriyle vazifelenmiş, insanların
hidayet ve irşadlarını üstlenmiş bir imamın yine Allah’ın
lütfuyla olan mevcudiyetine aynı şekilde inanmaktadırlar.

Adâlet

İmâmiyye’ye göre dinin dördüncü aslı ve dolayısıyla inanç
esaslarından olan adâlet, Allah’ın âdil; kulun da iradesinde
ve fiillerinde hür ve muhtar oluşudur.

Meâd

İmâmiyye’nin usûl-i dînden sayıp benimsediği beş
prensipten sonuncusu, ölümden sonra ahiret hayatının hak
olduğu esasıdır. Kelime anlamıyla meâd, tekrar dönülüp
gelinen veya önceden bulunulan yer demektir. Terim
olarak da, Allah’ın kullarını ölümlerinden sonra tekrar
diriltip dünyada yaptıklarının hesabını sorması anlamına
gelir.

Rec‘at (dönüş):Allah’ın, ölenlerin bir bölümünü öldükleri
surette dünyaya getireceğine, böylece bir insan kesiminin
yükseltileceğine, bir insan kesiminin de alçaltılacağına,
hak sahibi insanların haklı olduklarının, zâlimlerin ise
haksız bulunduklarının meydana çıkacağına inanmaktır.
Takiyye : İmâmiyye’nin diğer mezheplerle ihtilaf yaşadığı
konulardan birisidir. Gerçi takiyye çoğu mezhebin kabul
ettiği bir görüştür; çünkü “korunmak, sakınmak” demek
olan takiyye, elinde kuvvet ve iktidar bulunan kâfir ve
zâlimlerin canlar ve mallar üzerindeki tehditlerinden
sakınmak için tecviz edilmiştir. Buna göre insan, can ve
malını kurtarmak için, hakikatte sahip olduğu görüş ve
inancını saklayabilir veya aksini izhar edebilir. Şîa, siyasî
baskılardan korunmak ve masûm kabul ettiği imamların
kendi iddialarına uymayan söz ve fiillerine inandırıcı
açıklamalar getirebilmek için bu ilkeye başvurmuştur.
Onlara göre imam, takiyye halinde kendisinin imam
olmadığını söyleyebilir. Hatta imam, takiyye yoluyla
küfür, küfre rıza gösterme ve fısk alametlerini ızhar
edebilir. Bu durumda da kendisine itaat farzdır.

İmâmiyye Şîası’nın Diğer Görüşleri ve Ca’ferî
Fıkhına Göre Bazı İbâdet ve Muameleler

İmâmiyye’nin, Ehl-i Sünnet gibi, şerî hükümlerin kaynağı
kabul ettiği dört asıl, Kitab, Sünnet, İcmâ ve Akıl’dır.
Kitab, daha önce de belirtildiği gibi Kur’ân-ı Kerim’dir.
Sünnet, diğer İslamî gruplarda, Hz. Peygamber’in söz, fiil
ve takrirleri olarak değerlendirilirken, İmâmiyye sünnet
kavramını daha geniş şekilde ele alarak, on dört masûmun,
yani Hz. Peygamber, Hz. Fatıma ve on iki imamın kavil,
fiil ve takrirleri olarak ele almaktadır. İcmâ’ya gelince
usûlîler, masûmun sözünü keşfeden bir delil olması
sebebiyle onu, şerî kaynakların üçüncüsü kabul ederlerken
ahbârîler, icmânın delil olarak kabulünün mümkün
olmadığını ileri sürerler. Akıl, usûlîlere göre Kitab, Sünnet
ve icmâda bulunmayan şey hakkında hüküm verir.

Abdest,Ezan ve Namaz:Caferilikte abdest alınırken
ayaklar yıkanmaz su ile meshedilir. Buna mukabil mestler
üzerine mesh caiz değildir. Ezanda, Muhammedün
Resûlullâh’dan sonra Aliyyün Veliyyullâh ilavesi ve
hayye ‘ale’l-felâh’dan sonra hayye ‘alâ hayri’l-‘amel
ilavesi yapılır. Seferîliğe bakılmaksızın beş vakit namaz
üç vakit içinde cem edilerek kılınır. Sabah namazı kendi
vaktinde, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı da
birleştirilmek suretiyle eda edilir Namazda kıyâmdayken
Mâlikîyye’de olduğu gibi elleri 145 bağlamak gerekmez.
Secdedeyken, secdenin toprak cinsinden bir madde
üzerine yapılması gerekir. Bu iş için genellikle mühür
denilen, Kerbela toprağından mamül taşlar kullanılır.
Cemaatle terâvih kılmak meşru değildir.

Humus: Ramazan ayında oruç, hac mevsiminde
haccetmek ve zenginler için zekat konularında diğer
mezheplerle bariz bir ihtilaf bulunmamaktadır. Humus
vergisi ise zekattan ayrı bir mali ibadettir ve zekat almaları
haram olan Ehl-i Beyt mensuplarına tevdi edilir. Ticari
kazançlar, harp ganimetleri, define ve arazi gelirlerinden
beşte bir oranında verilir.

Nikah: Normal nikah akdi (akd-i dâimî) yanında
Caferiyye mezhebi, geçici nikah akdine (akd-i inkita) izin
vermektedir. Mut’a nikahı ya da sıyka nikahı denen bu
nikah türü, Ehl-i Sünnet’e ve diğer Şiî mezheplere göre
caiz değildir. Hz. Peygamber’in belli bir süre bu nikâhı
uygulattığı ancak daha sonra yasakladığı bilinmektedir.
Yasaklayıcı rivayetler Caferilerce muteber sayılmamıştır.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!