Menü Kapat

Ünite 5: Tıbbi Uygulamalar – Dünümüz Fıkıh Problemleri

Ünite 5: Tıbbi Uygulamalar - Dünümüz Fıkıh Problemleri

GİRİŞ
Son yıllarda tıp ve sağlık alanında çok hızlı gelişmeler
yaşanmaktadır. Kendini sürekli yenileyen tıp teknolojisi
insanlığın önüne her gün yeni tedavi seçenekleri
sunmaktadır. Modern tıbbın geliştirdiği tedavi imkânları
günümüzde birçok hastalığı ölümcül olmaktan çıkarmıştır.
Koruyucu ve tedavi edici yeni yöntemler sayesinde bebek
ölümleri azalmakta, yaşam kalitesi artmakta ve ortalama
yaşam süresi uzamaktadır. Diğer taraftan günümüzde çok
hızlı ilerleyen hücre çalışmaları ve gen teknolojisi sağlık,
tarım hayvancılık, gıda, kimya, enerji gibi alanlarda eşi
görülmemiş imkânlar ve fırsatlar yaratmaktadır.
Şüphesiz bu gelişmeler genel anlamda insanlık için
yararlıdır. Fakat bunlar aynı zamanda birçok dini, felsefi,
ahlaki ve hukuki problemi de beraberinde getirmektedir.
Çünkü bu çalışmalar temelde insan, hayvan ve diğer
canlılar üzerinde gerçekleştirilmektedir. Modern bilim ve
teknolojinin bu alanlarda sınırsız ve sorumsuzca
kullanılması kimi zaman insan onur ve haysiyetine, doğal
dengeye, dini ve ahlaki değerlere zarar verecek boyutlara
ulaşmaktadır. Günümüzde tıp ve sağlık büyük yatırımlar
yapılan ticari bir sektör haline gelmiştir. Aynı durum
genetik çalışma ve uygulamalar için de geçerlidir. Bu
alanlarda ticari rant ve yüksek kâr beklentisi kimi zaman
insani ve ahlaki boyutların üzerine çıkabilmektedir. İnsanlık
artık bu gelişmelerin dünyayı nereye götürdüğü ve bu
alanlarda neye nereye kadar izin verilebileceği sorularını
gündeme getirmeye başlamıştır. Son yıllarda bütün
dünyada, özellikle batı dünyasında tıp etiği ve biyoetik
çerçevesinde bu konular üzerinde çok yoğun tartışma ve
değerlendirmeler yapılmaktadır.

HARAM MADDELERLE TEDAVİ

İnsan yeryüzünde diğer canlılara göre en şerefli varlık
olarak yaratılmış üstün meziyetlerle donatılmıştır. Bunun
sonucu olarak birtakım sorumluluklarla da yükümlü
kılınmıştır. Ancak insanın bedenî ve fizikî varlığı bütün
canlılarda olduğu gibi Allah’ın yeryüzünde kurduğu doğal
ve fıtrî düzene tabidir. Her canlı gibi insan da belirli doğal
ve dünyevi sebeplere bağlı olarak hastalanır, sakatlanır ve
ölür. Hastalık insanın ruh ve beden sağlığını bozan
durumdur. Tedavi ise bu durumun giderilmesi, yani
hastanın yeniden sağlığına kavuşması için maddi manevi
her türlü çareye başvurulmasıdır. İslam dini bir taraftan
hastalık ve sakatlığı bir tür imtihan vesilesi görüp bunları
metanet ve sabırla karşılamayı tavsiye ederken, diğer
taraftan da bunlarla mücade etmeyi ve gerekli tedavi
yollarına başvurmayı emretmiştir. Hz. Peygamber “Allah
hem derdi hem de devayı göndermiş, her hastalığa bir çare
yaratmıştır. Tedavi olun, ancak tedavide haramı
kullanmayın” buyurmuştur (Ebû Dâvûd, “Tıb”, 11).
Haram maddeler denince özellikle domuzdan elde edilen
ürünler ile alkollü ve uyuşturucu maddeler kastedilir. Fıkıh
kitaplarında alkollü ilaç ile tedavi denildiğinde, şarap ve
şarap benzeri sarhoş edici içeceklerin tedavide kullanılması
kastedilir. Fakat günümüzde toz ve hap şeklinde veya
damara enjekte edilebilen uyuşturucular da vardır. Bu
maddeler alkol gibi hem tedavi hem de keyif maddesi
olarak kullanılabilmektedir. Aynı şekilde bugün domuz
kökenli yüzlerce ürün birçok alanda ve tedavide yaygın bir
şekilde kullanılmaktadır.
Günümüzde uygulanmakta olan bazı tıbbî operasyonların
ve tedavi yöntemlerinin de haram madde kullanılsın veya
kullanılmasın haram kapsamında değerlendirilebilecek
yönleri bulunmaktadır.

OTOPSİ

Otopsi, insan cesedinin dıştan ve içten muayene
edilmesidir. Sözlük anlamı “kendi gözleri ile görme”dir.
Otopsinin bir hasta muayenesinden veya ameliyattan tek
farkı “ceset” üzerinde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Günümüz
tıbbında otopsi amacı bakımından başlıca iki kısma
ayrılmaktadır. Birisi bilimsel ve eğitim amaçlı olup buna
kadavra otopsisi veya tıbbî otopsi denir. İnsan vücudu ve
hastalıklar hakkında daha detaylı bilgilere ulaşmak, tıp
öğrencilerinin vücudun içyapısı ve organlarını daha
yakından tanımasını sağlamak için araştırma hastanelerinde
yapılır. Tıp alanında uzmanlaşacak olanların iyi bir
eğitimden geçmesi açısından önemli görülen bir
uygulamadır.
İkincisi ise adlî otopsi’dir. Bu da kaza, intihar, cinayet gibi
şüpheli ölüm olaylarında ölümün nedenini, tarzını ve
zamanını belirlemek, delilleri ve ölenin kimliğini tespit
etmek amacıyla yapılan özel bir otopsi tipidir. Bu tür
otopsiler özellikle ceza davalarında çok önemli bir yere
sahiptir. Ayrıca ölüm sebebinin ve zamanının tespiti miras
davalarında olduğu gibi ölüme bağlı hukuk davaları
açısından da önem taşıyabilir.

Otopsinin Dinî Hükmü

Bugün uygulandığı şekli ile otopsi Müslüman bilginler
arasında tereddütle karşılanmıştır. Bunun temel gerekçesi
şudur: İslam dini insanı mükerrem bir varlık olarak
görmekte ve insana saygı üzerinde ısrarla durmaktadır. Bu
bakış insanın dirisi için de ölüsü için de geçerlidir. İslam’da
ölülere ve kabirlere saygı gösterilmesi ve bunların keyfi
müdahalelere karşı korunması dini bir vecibe olarak kabul
edilmektedir. Hz. Peygamber’in şu hadisi de bunu
desteklemektedir: “Ölünün kemiğini kırmak, diri iken
kemiğini kırmak gibidir” (Ebu Davûd, “Cenâiz”, 60). Bazı
bilginler bu ve benzeri delillere dayanarak otopsinin,
özellikle de bilimsel ve eğitim amaçlı otopsinin caiz
olmadığı yönünde görüş bildirmişlerdir.
Buna karşılık çağdaş İslam bilginlerinin çoğunluğu belirli
şartlarla otopsinin her iki çeşidine de cevaz verirler. Adlî
otopsi ile ilgili cevaz daha ziyade zaruret ilkesine
dayandırılmaktadır. Bilimsel ve eğitim amaçlı otopsi ise
dolaylı olarak bu ilkeye katılmaktadır. Otopsi konusunda
İslam dininin öngördüğü değerler açısından bir fayda zarar
muhasebesi yapılmakta ve yararlı yön diğerine tercih
edilmektedir.
Bu bağlamda şu düşünceler öne sürülmektedir: İslam dini
insan ve insan hakları ile ilgili meselelere büyük önem
vermiştir. Bu sebeple bu haklarıtemin eden vasıtalara da
olumlu bakmaktadır. Tıp ilmi farz-ı kifaye ilimlerdendir ve
bir farzın gerçekleşmesi için gerekli olan şey de farz
hükmündedir. Tıp öğrencilerinin insan anatomisini
yakından tanımaları, doktorluk mesleğini iyi bir şekilde icra
edebilmeleri için bu uygulama zorunludur. Diğer taraftan
otopsi genel olarak adaletin gerçekleştirilmesi, madur olan
tarafın hakkının tespiti ve ilmî gelişmelerin temini
bakımından gerekli ve faydalıdır. Bu uygulamada ölüye
gösterilmesi gereken hürmet ve saygı ile insanlığın genel
yararı çatışmakta ve yararlı yön daha genel ve baskın
olduğu için tercih edilmektedir. Bu bağlamda “zaruretlerin
yasakları mubah hale getireceği”, “özel zarar karşısında
genel yararın tercih edileceği”, “ağır olan zararın hafif
olanla giderileceği”, “ihtiyaçların zaruret gibi
değerlendirileceği” yönündeki yerleşik fıkıh kaidelerine de
atıflar yapılmaktadır.
Bu yaklaşım temelinde otopsiyi caiz görenler klasik fıkıhta
yer alan benzer bazı örnekleri de delil olarak
getirmektedirler. Meselâ, Şafiîler, karnındaki canlı çocuğun
kurtarılması için ölü annenin karnının yarılmasını caiz
görmüşlerdir. Benzer şekilde Şafiîler, Hanefîler ve
Malikîler ölü karnında bulunan altın, mücevherat gibi
değerli şeylerin çıkarılması için ölünün karnının
yarılmasına belirli kayıtlar altında cevaz vermişlerdir.

ÖTENAZİ

Ötenazi sözlükte “iyi ölüm” demektir. Terim olarak da
iyileşmesi imkansız bir hastalıktan dolayı dayanılmaz acılar
çeken bir kimsenin yaşamına, kendi veya kanunî
temsilcilerinin isteği üzerine, acı vermeyen bir yöntemle
sonvermek demektir.

Ötenazinin Dinî Hükmü

Ötenazinin bir hukuki bir de dinî/ahlakî boyutu vardır. Bu
uygulama pek çok ülke tarafından yasadışı ve suç olarak
kabul edilmektedir. Ötenazinin türüne göre suçun niteliği
ve cezası ülkeden ülkeye değişmektedir. Hollanda, Belçika
ve A.B.D’nin bazı eyaletlerinde ise ötanazi yasal olarak
uygulanmaktadır. Ötanazi tıp etiği açısından da büyük
tartışmalara sebep olmaktadır.
Hıristiyanlık, Musevilik gibi semavi dinler ötanaziyi kabul
etmemektedir. İslam dini de genel anlamda bu uygulamaya
şiddetle karşı çıkmakta ve bu işlemi yapanlara suçun
niteliğine göre çeşitli cezaî yaptırımlar öngörmektedir.
İslam hukukunda ötenazi suçunu işleyenlerin hukuki ve
cezai sorumluluğu hakkında geniş bilgi edinmek için Yaşar
Yiğit’in “İslâm Ceza Hukuku Açısından Ötanazi ve Hukukî
Sonuçlarının Değerlendirilmesi” adlı makalesini
inceleyebilirsiniz.
Genel anlamda ötenazinin meşruiyeti “ölme hakkı” denilen
bir hakka dayandırılmaktadır. Bu hakkın İslam dini
tarafından tanınabilmesine engel birçok dini, ahlaki ve
hukuki ilke bulunmaktadır. Her şeyden önce İslaminsan
hayatına büyük önem vermiştir. Dinin temel amaçlarının en
başında canın korunması ilkesi yer almaktadır. Kur’an-ı
Kerim’de “Bir insana hayat vermek bütün insanlara hayat
vermek gibidir” buyurulmaktadır (el-Mâide 5/33). Kişilerin
yaşamları için tehlike söz konusu olan durumlarda haram
sayılan yiyecek ve içecekler mubah hale gelmekte, bazı
farzlar terk edilebilmektedir. Hz. Peygamber riyazet için
aşırı derecede diyet yapmayı ve ibadet yaparken bile olsa
bedeni aşırı derecde yıpratmayı uygun bulmamıştır. O’nun
sağlığı koruma ve hastalıklara karşı tedavi yollarını arama
yönündeki tavsiyeleri de bu ilkeyi korumayı
hedeflemektedir.
İslam’da kişinin haksız yere bir başkasını öldürmesi kadar
kendi canına kıyması ya da buna teşebbüs etmesi de kesin
biçimde yasaklanmıştır. Kur’ân- ı Kerîm’de bu yasak
“Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayızın” (el- Bakara
2/195) şeklinde ifade edilmiştir. İslam’a göre intihar kesin
olarak yasaktır. Kur’ân’da “… kendinizi öldürmeyiniz” (enNisa 4/29) denilmektedir. Hadislerde de intihardan şiddetle
kaçınmayı gerektiren ifadeler vardır. Bu ifadelere göre
insanın kendi canına kayması affedilmeyecek ölçüde büyük
bir suç ve günah sayılmaktadır.

ORGAN NAKLİ

Organ nakli, kaybedilen ya da görevini yapamayan bir
organın yerine canlı veya ölü bir vericiden alınan sağlam ve
aynı görevi üstlenecek başka bir organın nakledilmesi
işlemidir. Günümüzde organ nakli birçok organ
hastalığında alternatifi henüz geliştirilememiş bir tedavi
yöntemi olarak yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Bu
açıdan tıp ilminin önemli ilgi alanlarından biridir. Ancak
konu din, ahlak ve hukuk alanlarını da yakından
ilgilendirmektedir. Çünkü bu işlemde alıcı da verici de
insan olup uygulama insan organı üzerinde
gerçekleştirilmektedir. Biz burada konuya sadece dini
açıdan ele alacağız. Fakat önce organ nakli ile ilgili kısa bir
tarihçe verelim:

Organ Naklinin İtikadî Boyutu

Organ naklinin, cismanî haşir ve organların kıyamet günü
şahitlik edeceği inancıyla ve genel olarak İslam’daki dini
sorumluluk esaslarıyla bağdaşıp bağdaşmadığı
tartışılmaktadır.
1. Ehl-i sünnet bilginleri ve kelamcıların çoğunluğu Kur’ânı Kerîm’deki bazı ifadelere dayanarak ahrette haşrin cismanî
olacağını, yani insanın ruh ve bedeniyle birlikte
diriltileceğini ve böylece hesaba çekilip ceza veya mükâfat
göreceğini savunur. Bu açıdan bakıldığında organ nakli
tereddütle karşılanabilmektedir.
Fakat günümüzde İslam bilginlerinin çoğunluğu organ
naklinin bu inancı zedeleyen bir yönünün bulunmadığı
görüşündedir. Çünkü nakledilen organ haşir sırasında asıl
sahibine geri dönecektir. Ahrette insanın bütün organları en
ince ayrıntısına kadar toplanacaktır. Organların toprakta
çürümesi, yanıp kül olması, hayvanlar tarafından parçalanıp
yenmesi gibidurumlarda da herkesin asli parçaları
kendisiyle haşredilecektir. Nakledilen organın yeni
sahibinde sevap veya günah işlemesi ise tamamen bu fiili
işleyenle ilgili bir husustur. Çünkü sorumlulukta aslolan
iradedir.
2. Kur’an-ı Kerîm’de kıyamet günü insanın ağzının
mühürleneceği, ellerinin konuşup, ayaklarının şahitlik
yapacağı bildirilir (en-Nûr, 24/24). Organ naklini caiz
görenler bu ve benzeri ayetleri şöyle yorumlarlar: Bu
konudaki naslar organların lisân-ı hâl ile konuşacağı
şeklinde anlaşılabilir. Veya bunlar Allah’ın huzurunda
insanın mazeret ileri sürme ve yalan beyanda bulunma
imkânının bulunmayacağı, her şeyin apaçık ortada olacağı
anlamında da yorumlanabilir.
3. Organ nakli, alıcı ve vericinin kişilik özellikleri ve dini
sorumluluğu bakımından da bazı tereddütler
doğurmaktadır. Ancak İslam bilginlerinin önemli bir
çoğunluğu bu yönden de organ naklini engelleyen bir
gerekçenin bulunmadığını belirtirler. Bu durumu da şöyle
açıklarlar: Duygu, düşünce, akıl, inanç gibi manevi ve ruhi
özellikler organların biyolojik yapısına bağlı değildir. Bu
yüzden organ nakli ile kişilik transferi olmaz.
Diğer taraftan İslam cinsi, milliyeti, rengi, dini ve konumu
ne olursa olsun her insana insan olarak bakmakta ve eşit bir
yaşama hakkı tanımaktadır. Dolayısıyla organ veren
kimsenin veya organ verilen şahsın fasık veya gayri müslim
olması durumunda diğer taraf sorumlu olmaz. Sorumlulukta
herkesin kendi hür iradesi esastır. İslam tedaviye önem
vermiş, her insana tedavide eşit haklar tanımış, bir insana
hayat vermeyi bütün insanlığa hayat verme gibi görmüştür.
Bu sebeple Müslüman veya dindar olmayan kimselere
organ vermek, onun günah işlemesine yardımcı olmak veya
ömrünü uzatmak anlamına gelmez.

Organ Naklinin Fıkhî Boyutu

İslam bilginleri organ nakli meselesini fıkhî açıdan ele
alırken genel hükümler içeren naslara ve genel fıkıh
kaidelerine dayanmaktadırlar. Bu bağlamda konu ile ilgili
bir fayda-zarar değerlendirmesi yapmakta, bu arada fıkıh
geleneğindeki bazı çözümlerden de dolaylı biçimde
yararlanmaktadırlar.

Konuyla ilgili çağdaş tartışmaların genel olarak haramla
tedavi, diri olsun ölü olsun insan bedeninin saygınlığı ve
dokunulmazlığı, yaratılışı bozma yasağı ve zaruret prensibi
gibi konular temelinde yürütüldüğü görülmektedir.
Organ nakline olumsuz bakanlar, bu işlemi verici açısından
insanın kendi bedeni üzerinde zararlı ve haksız bir
tasarrufta bulunması olarak değerlendirirler. Alıcı açısından
ise başkasının hayat hakkına tecavüz, haram maddeyle
tedavi ve yaratlışı bozma olarak görürler. Bu yaklaşıma
sahip olanlar, ileride insanın her organından yararlanmanın
bir şekilde meşru görülmesinden, dolayısıyla insan
bedeninin defnedilmeden parçalara ayrılarak her bir
parçasından faydalanma yoluna gidilmesinden endişe
duyarlar ve bu durumun insanın saygınlığı ilkesi ile
bağdaşmadığını dile getirirler. Bu bilginler cismanî haşir ve
organların şahitliği inancı ile asli yaratılışı (hilkat)
bozmanın caiz olmamasını da kendi görüşlerine destek
olarak sunarlar.

Günümüz fıkıh bilginlerinin çoğunluğu ise organ naklini
alıcı açısından bir tür meşru tedavi yöntemi olarak kabul
eder ve bunu esas itibariyle zaruret ve maslahat
prensipleriyle temellendirirler. Bu bakışa göre insan
hayatını tehdit eden bir açlık ve zaruret durumunda haram
fiillerin mubaha dönüşeceği ve günahın kalkacağı fıkhın
temel ilkeleri arasında yer alır. İslam ölüye değer vermekle
birlikte insana ve hayata daha çok değer vermiş, hayatı
korumayı dinin beş temel gayesinden biri saymıştır.
Bu görüş sahipleri klasik fıkıh doktrinindeki bazı görüş ve
fetvaların da bu konuya ışık tuttuğunu söylerler. Mesela
İslam bilginleri, hayatı tehdit eden açlık zarureti karşısında
kalan kimsenin ölü insan etinden bile yiyebileceğini, tedavi
maksadıyla haram ve necis şeyleri kullanılabileceğini, insan
vücuduna, ölünün kemiğinin veya dişinin takılabileceğini
belirtmişlerdir. Yine otopsi konusunda da işaret ettiğimiz
gibi fıkıh bilginleri yavruyu kurtarmak için ölen annenin
karnının yarılabileceğini ve yutulmuş mücevher gibi değerli
bir malı çıkarmak için ölünün karnının açılabileceğini
söylemişlerdir.

ÇOCUK DÜŞÜRME VE KÜRTAJ

Çocuk düşürme meselesi aslında yeni bir konu değildir.
Klasik fıkıh eserlerinde öteden beri bu konu hem dinî
hükmü hem de hukukî ve cezaî yaptırımı bağlamında ele
alınmıştır. Bu eserlerde yer alan açıklama ve hükümlerin
önemli bir kısmının dönemin yetersiz tıbbi bilgi ve
anlayışlarına dayandığı da bir gerçektir. Bunların
günümüzde büyük bir gelişme kaydeden modern tıbbın
verileri ışğında yeniden gözden geçirilmesine ihtiyaç
duyulmaktadır.

Klasik Fıkıh Geleneğinde Çocuk Düşürme

Bu yaklaşımlar temelinde klasik fıkıh bilginlerinin çocuk
düşürme ile ilgili görüşlerini şu şekilde özetleyebiliriz:
 Hanefîlerin çoğunluğu ruhun 120 günde
üflendiğini bildiren hadise dayanarak bu süreye
kadar çocuğun düşürülmesini caiz görmüştür.
Hanefî bilginlerden bazıları bunun mutlak
olmadığını, sadece haklı ve zorunlu bir sebebe
dayanması halinde caiz olabileceğini
belirtmişlerdir. Emzikli çocuğu bulunan kadının
gebe kalması durumunda sütünün kesilmesi,
kocanın da sütanne temin edememesi durumu bu
mazeretler arasında sayılmaktadır.
 Şafiîler cenine gebeliğin kırkıncı gününden sonra
ruh üflendiğine ilişkin hadisi esas alarak bu süre
içinde eşlerin rızasının olması ve anne adayının
bundan zarar görmemesi şartıyla çocuk
düşürmenin caiz olduğunu söylemişlerdir. Hanbelî
mezhebinde de tercih edilen görüş ruh üflenmeden
önce çocuk düşürmenin caiz olduğu yönündedir.
Onlar da bu konuda kırk günü esas almışlardır.
Fakat her iki mezhep içinde de çocuk düşürmenin
gebeliğin her aşamasında caiz olmadığı görüşünde
olan bilginler vardır. Örneğin Şafiî bilginlerinden
Gazzalî ceninin rahim duvarına yapışmasından
itibaren çocuk düşürmenin caiz olmadığını ve
cinayet sayıldığını belirtmiştir. Ancak Gazzalî
bunun günahının ilk günlerde daha hafif olduğu
gebelik süresi arttıkça günahın katlandığı
görüşündedir.
 Malikîlere göre de kırk günden sonra çocuk
düşürmek haramdır. Bu mezhepte ağırlıklı görüş
kırk günden önce de çocuk düşürmenin haram
olduğu yönündedir. Bununla birlikte bu mezhebe
mensup bazı bilginler kırk günden önceki çocuk
düşürmelerin mubah veya mekruh olduğunu
söylemişlerdir. Bu arada Zahirîler de Malikilerdeki
hâkim görüşe paralel olarak çocuk düşürmenin
hiçbir şekilde caiz olmadığı görüşündedirler.

Çağdaş Dönemde Kürtajla İlgili Görüşler

Sözlükte “kazımak” anlamına gelen kürtaj teknik bir terim
olarak rahim içindeki bir gebeliğin tıbbî bir müdahale ile
sonlandırılması demektir. Bunun için gebeliğin durumuna
ve süresine göre farklı teknikler uygulanmaktadır.
Günümüzde oldukça gelişen tıp bilim ve teknolojisi
sayesinde ana rahmindeki ceninin durumu ve gelişim
süreçleri ayrıntılı bir şekilde izlenebilmektedir. Bu bilgiler
ana rahmindeki embriyonun bedensel olarak gebeliğin ilk
haftalarından itibaren çok hızlı bir gelişme kaydettiğini,
altıncı ve yedinci haftalardan sonra (yaklaşık 40-45 gün)
dışarıdan bakıldığında bir insan şekline kavuştuğunu
göstermektedir. Çağdaş fıkh bilginleri günümüzde yeni bir
boyut kazanan kürtaj meselesine bu yeni bilimsel ve tıbbî
veriler ışığında yaklaşmakta ve çocuk düşürme ile ilgili
klasik fıkhî anlayıştan oldukça farklı sonuçlar ortaya
koymaktadırlar.

SUN’Î DÖLLENME VE TÜP BEBEK

Günümüzde çok tartışılan meselelerden biri de tüp bebek
uygulamasıdır. Bu uygulama değişik tıbbî rahatsızlıklar
sebebiyle çocuk sahibi olamayan çiftlerin çocuk sahibi
olmak amacıyla kullandıkları bir tekniktir. Tüp bebek
uygulaması bir tür sun’î döllenme yöntemidir. En basit
anlatımıyla şöyleuygulanmaktadır. Normal yoldan çocuk
sahibi olamayan ailelerde anne adayına bazı hormonlar
aşılanmakta, bu şekilde yumurtalıklar uyarılarak birçok
yumurta elde edilmektedir (en az 7-9 adet). Bunlar baba
adayının spermleri ile laboratuar ortamında
döllendirilmekte ve embriyoların gelişmesi için yine
laboratuar koşullarında birkaç gün bekletilmektedir.
Bundan sonra elde edilen embriyolardan iki üç tanesi anne
adayının rahmine yerleştirilmektedir.
İslam Bilginlerinin Tüp Bebek Konusuna Yaklaşımları
Sun’î döllenme ve tüp bebek uygulaması aslında normal
yoldan çocuk sahibi olmayan eşleri tedavi etmek ve onların
çocuk sahibi olmasını sağlamak üzere geliştirilmiştir. Bu
açıdan başlangıç olarak gayet olumlu ve iyi niyetlidir. Fakat
bu yöntem daha sonra özellikle Batı’da giderek farklı
boyutlar kazanmış ve toplumun geleneksel, dinî, ahlakî ve
sosyal değerleriyle çelişen bir takım amaçlar doğrultusunda
kullanılmaya başlanmıştır. Batı ülkeleri başta olmak üzere
bütün dünyada sun’î döllenme ve tüp bebek konusu tıp etiği
ve biyoetik açıdan ciddi şekilde tartışılmaktadır.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!