MenüKapat

Ünite 5: Şiîlik I – İslam İnanç Esasları

İslâm Mezhepleri Tarihi’nin belki de en önemli konusu
sayılabilecek Şîa, Ehl-i Sünnet’ten sonra en fazla taraftarı
olan ve İslâm tarihindeki fırkalaşmalara en belirgin
katkıda bulunan mezheplerden birisidir. İslâm’ın
anlaşılması, yorumlanması ve yaşanması hususunda Ehl-i
Sünnet’ten farklı bir üslup geliştiren Şîa’nın ilk olarak
ortaya çıkışında dinin mi yoksa siyasetin mi daha
belirleyici olduğu tartışmalı bir konudur. Tartışma konusu
olan diğer bir nokta, Şiîliğin zuhur ettiği vaktin tespiti
konusudur. Aynı zamanda Şîa’nın meşruiyet iddialarının
temelini oluşturan bu husus sadece Ehl-i Sünnet
âlimleriyle Şiî ulema arasında değil, bizzat Şîa’nn kendi
içinde de tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Hiç
şüphesiz buradaki ihtilaf, siyasî bir hareket olarak Şiîlikle
dinî bir mezhep olarak Şiîliğin tam manasıyla birbirinden
ayırd edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Elbette Şîa
bunu bir arada değerlendirdiğinden dolayı Şiîliğin ortaya
çıkışını Hz. Muhammed’in zamanına kadar geri
götürmektedir. Şiîlikle ilgili tartışmalı konulardan bir
diğeri, onun kökeni konusundaki görüşlerdir. Şiîliğin,
Arap ve İran asıllı olduğundan Yahudi-Hristiyan asıllı
olduğuna varıncaya kadar birçok görüş ortaya atılmış ve
her bir görüş Şiîliğin bu asıllarla olan irtibatını kurmaya
çalışmıştır. Bu soruya verilecek cevabın Şiîliğin kollarına
göre farklılaşacağını da gözden kaçırmamak gerekir.
Şiîliğin üç ana kolunu oluşturan Zeydiyye, İsmâiliyye ve
İmâmiyye’nin tarihî süreç içerisinde almış olduğu şekil,
onların kökeni ve hangi unsurlardan etkilendikleri
hakkındaki sorulara açıklık kazandıracaktır.

ŞİİLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞI VE KÖKENİ
İsimlendirilme Meselesi

Şîa, Arapça’da “ş-y-‘a” kökünden gelen bir kelime olup
taraftar, yardımcı, partizan, destekleyen ve bir konuda bir
araya gelen klik anlamlarında kullanılmaktadır. Arap
dilinde, bir kimsenin Şîası denildiğinde onun tâbileri,
mensupları ve destekleyicileri anlaşılır. Kısacası Şîa, bir
toplumda aynı mesele etrafında teşekkül eden gruplardan
(fırkalar) her birisine verilen isimdir. Bu yönüyle cemaat
teriminden daha farklı bir anlamı olan Şîa, daha çok
ayrılma, bölünme, parçalanma anlamında hizipleşme ve
klikleşmeyi ifade eden bir lafızdır. Özellikle Hz. Osman’ın
hilâfetinin ikinci dönemi ile Hz. Ali’nin hilafeti sırasında,
Müslümanların farklı görüşler etrafında toplanmaları
üzerine, toplulukları belirlemek için, Şîatu Ali, Şîatu
Osman, Şîatu Muaviye gibi şekillerde kullanılmış ve
bundan kesinlikle mezhep anlamı kastedilmemiştir.
Şiî müellifler, meşruiyet gerekçesiyle Şîa’nın lafzî ve
ıstılahî anlamını birbiri yerine kullanırken, bazı Sünnî
kaynaklar da o dönemdeki mevcut siyasî topluluk için
Râfıziyye veya Sebeiyye isimlerini kullanmışlardır.
Muhaliflerinin zem, dışlama ve ayıplama maksadıyla
kullanmış oldukları bu kavramların dinî içeriklerinin ve
bununla ilgili diğer görüşlerin ne zaman, kimler tarafından
ve hangi şartlarda savunulduğu ve aidiyeti konusunda ise
önemli tartışmalar vardır.

Şiîliğin Teşekkülü

Şiîliğin ne zaman ortaya çıktığı konusunda, Sünnî ve Şiî
âlimler arasında görüş ayrılığı bulunduğu gibi, Şiî
ulemanın kendi içinde de bir birliktelik mevcut değildir.
Bu karışıklığın en önemli sebebi, Şiîliğin siyasi ve dini
tarihinin iyi kavranamamış ve hangi cephesinin ne zaman
ortaya çıktığının sağlıklı bir şekilde değerlendirilememiş
olmasıdır. Belki bundan daha önemlisi, hangi Şiîliğin ne
zaman ortaya çıkıp hangi unsurları kapsadığının
mezhepsel kaygılardan uzak bir şekilde tespit edilememiş
olmasıdır.

Şiîliğin Kökeni

Şîa fırkalarının görüş ve düşüncelerini inceleyen eski ve
yeni araştırmacıların bir kısmı, bu fırkanın değişik dinî ve
felsefî sistemlerden etkilenme sonucu ortaya çıktığını ileri
sürmüştür. Bir grubun iddiasına göre, imamın nass ve
vasiyetle tayin ve tespit edileceği düşüncesi, İslâm
toplumuna, Yahudi asıllı olup İslâm’a girdiğini ileri süren
Abdullah İbn Sebe vasıtasıyla intikal etmiştir. Onun ileri
sürdüğü düşüncelerle Şîa’nın kabul ettiği prensipler
arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Bu nedenle
Şiîliğin Yahudi düşüncesinden kaynaklandığı;
bünyesindeki cehâlet, aşırılık ve hevâya tabi olma
hususları dikkate alındığı zaman ise Hıristiyanlıkla
paralellikler arz ettiği ileri sürülmüştür.
Bir başka hipotez, Arapların hür seçime, Farslar’ın ise
hükümdarlık ve bunun verâsetle intikaline meyilli
oldukları; tabiatları gereği halifenin seçimle iş başına
geleceğini düşünmemeleri; Hz. Peygamber’in vefatını
takiben, vârisi olmayanların onun halifeliğini
üstlenmelerini hilâfeti gasp etmek olarak kabul etmeleri;
İslâm perdesi altında Ehl-i Beyt muhabbeti izhar ederek
Ali’nin gördüğü muameleye karşı çıkmaları; Hz.
Hüseyin’in İran hükümdarı Yezdücürd’ün kızıyla evliliği
sebebiyle Hüseyin’in neslini eski hükümdarlarının
vârisleri gibi kabul etmeleri ve Selmân-ı Fârisî gibi Hz.
Ali yanlılarının İran asıllı olması gibi sebeplere
dayanılarak Şiîliğin Fars kültüründen etkilenme sonucu
ortaya çıktığı iddiasıdır.

ZEYDİYYE ŞİASI

Zeydiyye’nin Teşekkülü ve Tarihçesi
Zeydîlik, İmâmiyye Şîası’nın dördüncü imamı Ali b.
Hüseyin Zeynelâbidîn’in (ö. 94/712) oğlu Zeyd’e (ö.
122/740), ondan sonra da oğlu Yahya’ya (125/743) uyarak
onların imâmetini ileri sürenlerin mezhebidir (Fığlalı,
1996, s. 123). Şiî fırkalar arasında mutedil ve Ehl-i
Sünnet’e en yakın olması ve diğer Şiî grupların aksine, ilk
üç halifeyi kabullerinden dolayı Makdisî ve Mesûdî gibi
bazı ilk devir müellifleri, haklı olarak Zeydîliği Şîa’nın
dışında tutmuşlardır. Onların itikatta Mu‘tezile, amelde de
Ebû Hanife’nin mezhebini takip etmiş olmaları, bu
yakınlaşmayı daha da güçlendirmektedir.
Zeydiyye’nin İtikâdî ve Amelî Görüşleri
İtikad konularında Zeydiyye, el-menzile beyne’lmenzileteyn prensibi hariç,
Mu‘tezile’nin beş esasından
dördünü bazı küçük farklılıklara rağmen aynen
benimsemiştir. Zeyd, Şehristanî’nin belirttiğine göre,
Mu‘tezile’nin lideri Vâsıl b. Atâ’nın öğrencisi olması
sebebiyle onun düşüncelerini benimsemiş, kendisinden
sonraki mensupları da usûlle ilgili konularda Mu‘tezile
düşüncesine meyletmişlerdir. İki mezhep arasındaki
yakınlık sebebiyle, Bağdat Mu‘tezilesi’nin bir kısmı da
Zeyd’e intisap ederek, kitaplarında kendilerinin Zeydî
olduklarını belirtmekten çekinmemişlerdir.

Zeydiyyenin İmâmet Anlayışı

Zeydiyye’yi İmâmiyye ve diğer Şiî fırkalardan ayıran en
önemli görüşü imâmet anlayışıdır. Onlar, imâmeti dinin
aslından saymalarına ve ortak temellendirmelerde
bulunmalarına rağmen, birçok noktada İmâmiyye
Şîası’ndan ayrılırlar. Zeydiyye, Ali’nin Fatıma’dan gelen
evlâdından her kim olursa olsun, imâmet şartları
kendisinde mevcut olan kimsenin imâmetini kabul eder.
Bu sebeple ortaya çıktığı devrede, dört Sünnî mezhep
yanında beşinci mezhep olarak kabul görmüştür.

İSMÂİLİYE ŞİASI
İsmâiliyye’nin Teşekkülü ve Tarihçesi

İsmâiliyye, Ehl-i Beyt imamı Cafer Sâdık’tan (ö. 148/765)
sonra imâmetin, onun küçük oğlu Musâ Kâzım’ın (ö.
183/799) değil de, büyük oğlu İsmail’in ve ondan sonra
onun soyundan gelenlerin hakkı olduğu iddiasıyla, 2/8.
asrın ikinci yarısında İmâmiyye’den ayrılanların
oluşturduğu bir Şiî mezhebidir. Söz konusu fırka için
Ta‘lîmiyye, Bâtıniye, Melâhide ve Seb‘iyye isimleri de
kullanılmaktadır. İsmail’in babasından önce vefat etmiş
olmasını bir mani sebep olarak kabul etmeyen bir grup,
onun ölmediğini ve gerçek imam olarak geri döneceğini
(rec‘at) savunurken; önemli bir çoğunluk İsmail’in
öldüğünü, ölen bir kimsenin imam olamayacağını, bu
sebeple imâmet hakkının Cafer Sâdık’tan sonra torunu
Muhammed b. İsmail b. Cafer’e intikal ettiğini kabul
etmiştir. İsmail b. Cafer’e bağlılıklarından dolayı Hâlis
İsmailîler olarak da isimlendirilen birinci grup, fazla uzun
ömürlü olmamış ise de, İslâm tarihinde yukarıdaki
isimlerle anılan ikinci grup günümüze kadar Musta‘liyye
ve Nizâriyye gibi tali kollara ayrılmak suretiyle varlığını
devam ettirmiştir.

Kuruluş: İsmâiliyye’nin tarihi incelenirken genellikle
takip edilen usul, Fâtimîler dönemine kadar fırkanın
doğuşu, Fâtimîler dönemindeki durumu, Mustaliyye ve
Nizâriyye diye ikiye ayrılması ve her iki kolun günümüze
kadar uzantılarının ele alınması tarzındadır. Cafer Sâdık’ın
İsmail, Abdullah, Musa ve Muhammed adlı oğulları
arasında kendisine imâmetin intikal etmesi gereken, en
büyük oğlu İsmail idi. İsmailiyye’ye göre, babası Sâdık bu
konuyu muhtelif defalar ortaya koymuş ve gelecekteki
imamı belirlemiş idi. Fakat İsmail’in, babasından önce
vefat ettiği, cenazesinin Medine’ye getirilerek, nâşının
Medine ileri gelenlerinin huzurunda açıldığı, öldüğü
konusunda zabıt tutularak hazır bulunanlara imzalatıldığı
ve daha sonra Bakî mezarlığına defnedildiği
belirtilmektedir. Babasının, daha sonra ileri sürülebilecek
iddiaları önlemek için zabıt tutturup onun öldüğünü tevsik
etmesi oldukça manidardır. Bazı rivayetlerde, babasının
onu çeşitli zaaflarından dolayı lanetleyip gelecekteki
imâmetten mahrum bıraktığı da nakledilmektedir.
Fâtimîler: Kuzey Afrika’da İsmâiliyye’yi yayıp Fâtımî
devletinin temellerini atan kişi, İsmailî davetçi (dâî) Ebû
Abdullah eş-Şiî’dir. O, 280/893 yılında Kuzey Afrika’ya
gelmiş, yakınlık kurduğu Kütâme kabilesinin yardımıyla
Cezayir’in batısında Sicilmâse ve çevresinde bir devlet
kurmaya muvaffak olmuştur. İsmailî lider Ubeydullah elMehdî’nîn,
imâmetin kendi ailesine ait bir hak olduğunu
iddia etmesi, her ne kadar mezhep bünyesinde önemli
bölünmelere yol açmışsa da, Fâtimî devletinin
kurulmasında kilit rol oynamıştır. Suriye Selemiyye’de
ikamet eden Ubeydullah, buradaki şartların uygun
olmaması, Bahreyn’deki Karmatî İsmailîleri’yle arasının
bozulması ve Abbasî idaresinden rahatsız olması
sebebiyle, 289/902 yılında Ebû Abdullah eş-Şiî’den aldığı
davet üzerine, ailesini de yanına alarak uzun ve zahmetli
bir yolculuktan sonra Kuzey Afrika’daki Sicilmâse’ye
ulaştı. Kırk gün kadar burada kaldıktan sonra, Rakkade’ye
gelen Ubeydullah, İsmâiliyye imamı olarak 297/909
tarihinde mehdîliğini ilan etti ve kurulmuş olan devletin
başına geçti.

Karmatîler: Bu arada eski doktrine, yani Muhammed b.
İsmail’in kıyamete yakın mehdî olarak döneceği görüşüne
bağlı olan Bahreyn Karmatîleri ile, Irak, Rey ve
Deylem’de bulunan mezhep mensupları Ubeydullah’ı
tanımadılar. Bu gruplar, Fâtımî İsmâiliyyesi’nden daha
aşırı dinî görüşleri benimsediler. Koyu bir bâtınîlik
eşliğinde, ibadetleri düşüren, haramları helal, helalleri
haram sayan ibâhî bir telakkiyi kabul ettiler. Bağdat
Abbâsî hilafetini hayli rahatsız eden tedhiş eylemlerine
giriştiler. Bunların arasında en ses getireni, Karmatî lider
Ebû Tahir Cennâbî’nin 317/930 yılı hac mevsiminde
Mescid-i Haram’ı basması, binlerce hacıyı katletmesi ve
Hacer-i Esved’i yerinden söküp Bahreyn’e götürmesiydi.
Yaklaşık yirmi yıl sonra Fâtımîler’in aracılığıyla bu taş
geri getirildi ve eski yerine kondu. Bu türden aşırılıkları ve
mücadeleci yanları nedeniyle Karmatîlik tarih içinde
varlığını uzun süre devam ettiremedi. 470/1077’ye kadar
yaşayabildi. Günümüze ulaşan bir izi kalmadı.

Nizârîler: Mustansır’ın büyük oğlu Nizâr’ın imâmetini
savunduğu için bu isimle anılan Nizârîyye, günümüze
kadar devam eden mevcudu ve İslâm tarihindeki yeri
itibariyle, İsmâiliyye mezhebinin en önemli koludur.
Hilâfetin gerçek vârisi olmasına rağmen hakimiyet
kuramayan Nizâr, daha babasının sağlığında Mısır’a gelen
Hasan Sabbah’ın şahsında, hırslı ve muktedir bir destekçi
bulmuştur. Önceleri bir İmamiyye Şiîsi iken, Irak’ta
daîlerin gayreti ile İsmâiliyye mezhebine geçen Hasan
Sabbah, Nizâr’ın imâmeti lehinde çalışmış; ihtilalci
fikirleri ve İran Alamut merkezli muazzam teşkilatı ile
İslâm dünyasında bâtınî akidelerin yayıcısı olmuştur.
Mustansır’ın ölümünü takiben imâmet konusunda bir çok
kırgınlıklar ortaya çıkmış, Hasan Sabbah başta olmak
üzere askerî İsmâilîler, Nizâr ve neslini hak sahibi kabul
ederek, Mısır’daki resmî davetle ilişkilerini kesmişlerdir.
Nizâr ve oğlu öldüğü için, rivayete göre, onun küçük
yaştaki bir torunu Hasan Sabbah tarafından İran’a
götürülerek yetiştirilmiştir. İsmâiliyye doktrinini asıl
olarak Mısır’da öğrenen Hasan Sabbah, 483/1090 yılında
İran’da Kazvin’in kuzeybatısında Elburz dağları üzerinde
sarp bir mevkide bulunan Alamut kalesini zaptetmiş, daha
sonra gelen liderler burada yetişmişler ve zamanla diğer
kaleleri de ele geçirerek hakimiyetlerini genişletmişlerdir.
Söz konusu liderler, daîler, ölümü göze alan fedaîler ve
düşmanları arasında kendilerini gizleyen casuslar,
Nizârîyye’nin esas gücünü teşkil etmekte idi. Hasan
Sabbah’ın kurduğu Haşhâşîn diye anılan ve etrafa dehşet
saçan terör teşkilatı ise, başta Büyük Selçuklular olmak
üzere bölgede hakim hanedanlar ve devlet adamları için
korkulu bir rüya olmuştu.

İsmâiliyye’nin İtikâdî ve Amelî Görüşleri

İsmâiliyye’nin gizlilik döneminde benimsediği görüşler
hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. İlk dönemlerinde ve
bazı değişikliklerle sonraki dönemlerde korunan İsmâilî
düşüncenin en önemli unsuru zâhir-bâtın ayrımıdır. İlk
İsmâilîler kutsal kitapların ve şer’î hükümlerin zâhir ve
bâtını arasında ayrıma gitmişler, her zahirî ve lafzî
mananın bir batınî ve hakikî manası olduğunu ileri
sürmüşlerdir. Sonuçta onlara göre Kur’ân ve İslâm
şeriatının zahirî manası ile batınî manası birbirinden
tamamen ayrılır. Yeni bir şeriatla gelen her peygamberin
getirdiği dinîn zahiri yönü değişirken, sonsuz ebedî
hakikatleri ihtiva eden batınî yönü değişmeden kalır.
Nizârî İsmâilîler de İsmâiliyye’nin temel inanışı olan
bâtınî akideyi bütünüyle sürdürürler. Onlara göre İslâm’ın
şartı iman (velâyet), tahâret, namaz, zekat, oruç, hac ve
cihat olmak üzere yedi esastan ibarettir. İmanın en önemli
şartı, zamanın imamını bilmek ve onun emirlerine boyun
eğmektir. İman, sadece imama velâyet ile mümkün olur.

İmânın ve İslâm’ın diğer esasları, velâyetin sadece
yardımcı unsurlardır. Allah’ı tanıma, zamanın imamını
tanımadır. İmam cismen fanî bir insana benzer, fakat onun
ilahî tabiatı kesinlikle bilinemez. Onun sözü Allah’ın
sözüdür. İmama giden yol huccetten geçer. Nizârîler’e
göre huccet, imamın yokluğunda (gaybet) daveti yürütür.
Nasıl Allah’ın buyruğuna göre Ramazan ayı bin aydan
daha hayırlıysa, zamanın imamı da bin peygamberden
daha büyüktür. Bu, nübüvvet nurunun velâyet nurundan
çıktığını gösterir. Ağa Han’a tabi olan Mevlâîler,
Cebrâil’in, Kur’ân’ı, Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz.
Muhammed’e götürdüğünü ileri sürmüşlerdir. İmamı
tanımayan kimselere, Sünnîler’in helal kıldığı şeyler bile
haramdır. İmamı tanıyan kimse için ise, şarap içme gibi
Sünnîler’in haram kıldığı şeyler dahi helaldir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!