Menü Kapat

Ünite 5: Mecûsîlik ve Sâbiîlik – Yaşayan Dünya Dinleri

İran ve Irak yöresinde tarih boyu birçok dini gelenek
varlığını sürdürmüştür. Bunlardan önemli bir bölümü
tarihi süreçte yok olmuş bir kısmı ise varlığını günümüze
kadar sürdürmüştür.

Günümüzde İran ve Irak coğrafyasında yaşamakta olan en
önemli dini gelenek İslâm’dır. Müslümanlar yanında bu
yörede çeşitli Hıristiyan gruplar, Yahudiler, Mecûsî ya da
Zerdüştiler ve Sâbiîler de yaşamaktadırlar. Ayrıca
Yezidiler gibi çeşitli senkretik topluluklar da varlığını
devam ettirmektedir. İslâm dışı yaşayan dini gelenekler
arasında özellikle Mecûsîlik ile Sâbiîlik dikkat çekicidir.

Mecûsîlik

Zoroastrianizm ya da Zerdüştçülük ve inanç sisteminde
önemli yer tutan ateş kültünden dolayı “Ateşperestlik”
olarak da adlandırılan Mecûsîlik, Eski İran kökenli bir
dinsel gelenektir. Bu inanç sistemi büyük ölçüde
bağlılarını kaybetmiş olsa da Mecûsîlik bugün hâlâ
yaşayan bir din olarak varlığını devam ettirmektedir.
İran’da yaşayan Gabarlarla Hindistan ve dünyanın çeşitli
bölgelerinde varlıklarını sürdüren Parsiler, Mecûsî
geleneğinin temsilcileridirler.
Mecûsî ismi, Eski İran geleneğindeki bir toplumsal sınıfı
ifade eden Mecuş’tan gelmektedir.

Kurucu Şahsiyet: Zerdüşt

Zerdüşt’ün yaşadığı zaman konusunda çeşitli tartışmaların
varlığı bilinmektedir. Zerdüşt’e atfedilen Gathalardaki
ifadelerle Vedalar arasındaki benzerlikten hareketle bazı
günümüz araştırıcıları Zerdüşt’ün MÖ 1600-1400 arasında
yaşamış olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadırlar.
Diğer taraftan yaygın İran geleneği Zerdüşt’ün Büyük
İskender’in İran Seferinden (MÖ 258) 258 yıl önce
yaşamış olduğunu var saymaktadır. Bu durumda onun MÖ
630/628 – 553/551 yılları arasında yaşamış olduğu
söylenebilir. Babasının bir rahip olduğu söylenir.

Mecûsî kaynaklarına göre çocukluğundan itibaren sürekli
bir arayış içerisinde olan Zerdüşt, 20 yaşına geldiğinde
önemli değişikler yaşamaya başlamış; sık sık dağlara ve
ıssız yerlere çekilerek inziva yaşantısı sürmeye çalışmıştır.
30 yaşındayken, ibadet amacıyla nehirden su alıp çıkarken
aniden kıyıda Tanrının meleği Vohu Manah kendisine
gelmiştir. Vohu Manah ona bu ilk karşılaşmada ilk
vahiyleri iletmiş ve kendisini ruhsal olarak Ahura
Mazda’ya götürmüştür.

Faaliyetlerinin başlarında Zerdüşt’ün fazla başarılı
olmadığı; aksine içinde yaşadığı toplum tarafından
tepkiyle karşılandığı anlatılmaktadır. Bunun üzerine o,
bulunduğu bölgeden ayrılarak daha doğudaki kral
Viştaspa’nın ülkesine göç etmiş ve orada çalışmalarını
sürdürmüştür. Bu yeni yerleşim merkezinde Viştaspa’nın,
Zerdüşt’ün öğretilerini kabul etmesi yeni din için tam
manasıyla bir dönüm noktası olmuştur. Zerdüşt, kral
Viştaspa ile yakın ilişkiler kurmuş ve onun maiyetiyle
birlikte dine girmesini sağlamıştır. Bundan başka o,
kraliyet hanedanıyla akrabalık ilişkileri de kurmuştur. Bir
savaşta komşu Turanlıların Viştaspa’yı ve ordusunu
yenmesi bir bakıma Zerdüşt’ün de sonu olmuş ve bu
savaşta ölmüş ya da öldürülmüştür.

Tarihsel Gelişimi

Mecûsîliğin tarihsel gelişimini birkaç dönemde ele almak
mümkündür. Zerdüşt’le başlayan ve tek tanrı Mazda
tapıcılığını ön plana çıkaran ilk inanç dönemi monoteizm
içeren bir dönemdir. Bu dönemde çok tanrıcılığa ve pagan
kült ve ritüellere karşı çıkılmış; peygamber Zerdüşt’ün
yüce tanrı Ahura Mazda’dan aldığı vahiyler doğrultusunda
öğretiler savunulmuştur. Bu dönemde din evrensel boyutta
yayılma temayülü göstermiştir. Özellikle Daryüs
zamanında İran sınırları dışında Anadolu ve Avrupa’da
Zerdüştçülük yayılmaya çalışmıştır.

Persler zamanında Zerdüştçülüğün yayıldığı geniş
alanlarda Zerdüşt’ün öğretilerinden yer yer ayrılmış olan
bazı heretik ekollerin ortaya çıktığı görülür.
Sâsânîler döneminde Mecûsîlik düalist yapısıyla dikkati
çeker. Bu dönemde iyi ve kötü düalizmine dayalı teolojik
doktrinler genel kabul görmeye başlamış ve Mecûsîliğin
sözlü geleneği yazıya geçirilmeye çalışılmıştır. Bu
dönemde, özelikle MS 272’de imparatorluk başrahibi
Kartir’in göreve gelmesiyle Mecûsîlik resmi din ilan
edilmiş ve imparatorlukta yaşayan diğer din mensuplarına
yönelik bir takibat başlatılmıştır.

Sâsânîlerin yıkılması ve İran’ın İslâm egemenliğine
girmesiyle birlikte Mecûsîlik hızla gerileme sürecine
girmiştir. Müslüman yöneticiler Mecûsîlere Zımmi
muamelesi yapmıştır. “Onlara Ehli Kitab gibi muamele
yapın” diyen Hz. Muhammed’in bizzat kendisi Yemen ve
Hecer Mecûsîlerine bu muameleyi yapmıştır. Hz.
Muhammed, onların kadınlarıyla evlenmemek ve
kestiklerini yememek kaydıyla cizyeye bağlanmasına izin
vermiştir. Emeviler ve Abbasiler döneminde zaman zaman
Mecûsîlere karşı takibatlar yapılmış, ateşgedeler yıkılmış
ya da mescide dönüştürülmüştür. Nitekim Mecûsîlerin
bazıları İran dışına, özellikle Hindistan’a göç etmek
durumunda kalmışlardır.

1600’de Parsi rahip Bahman tarafından yazılan Kıssa i
Sancan’a göre, Müslümanların İran’ı fethi üzerine
yaklaşık 100 yıl dağlarda saklanmış olan Mecûsîler, daha
sonra İran körfezini geçerek Hindistan’ın batı sahilinde
bulunan Gujerat’a yerleşmişlerdir. Yeni yerleşim
bölgelerinde Parsîler (Parsîk) olarak tanınmışlardır.
Zerdüşt hayattayken, inancını Tacikistan ve Belucistan’ı
da içine alan Harezm bölgesinde yayma fırsatı bulmuştur.
Zerdüşt’ün ölümü sonrası ise onun öğretileri İran
genelinde hızla yayılmaya başladı ve kısa zamanda İran’ın
yaygın dini haline geldi.

Yeni dinin sağladığı dinamizmi
de arkasına alan Daryüs, imparatorluk sınırlarını hızla
genişletti. Özellikle Perslerin Asur ve Babil
imparatorluklarının mirasına konmasıyla Zerdüştçülük
buralarda da yayılmaya başladı. İlerleyen dönemde
Hindistan’dan Anadolu ve Avrupa’ya, Horasan
bölgesinden Arap yarımadasına kadar oldukça geniş bir
bölgede taraftar edinen yeni din, doğal olarak yavaş yavaş
kendi özgün teolojik doktrinlerini kaybetmeye ve yayıldığı
bölgelerin yerel inanç ve gelenekleriyle kaynaşmaya
başladı.

Günümüz Mecûsîleri büyük oranda Hindistan’da ve başta
ABD ve Kanada olmak üzere çeşitli Batı ülkelerinde
yaşamaktadır. 20. yüzyılda önemli miktarda Parsi başta
İngiltere ve Kanada olmak üzere çeşitli ülkelere göç
etmişlerdir. Günümüzde Parsi diasporası yaygın olarak
Londra’da bulunmaktadır. Bütün dünyadaki Parsilerin
toplam sayısı ise 100.000 civarındadır.

Avesta

Mecûsîliğin kutsal metni Avesta’dır. Birkaç ana bölümden
oluşan Avesta’nın bölümleri; Yasna, Visperad, Yaşt,
Videvdat (Vendidat) ve Hurda Avesta (Küçük Avesta)
olarak adlandırılır. Bu bölümler arasında en eski metinler
72 kısımdan oluşan Yasna’da bulunur. Yasna’nın 16
kısmı, geleneksel olarak Zerdüşt’ün kendisine atfedilir ve
bunlar Gathalar (ilahiler) diye adlandırılır.

İnanç Esasları

Mecûsîler, inanç sistemlerinin tarihin en eski hatta ilk
evrensel tektanrıcı dinsel geleneği olduğunu sıkça
vurgularlar. Örneğin Mecûsîliğin günümüzde
Hindistan’daki temsilcisi olan ve buradan dünyanın çeşitli
ülkelerine göç ederek diyaspora yaşantısı süren Parsiler,
Mazdayasna olarak adlandırdıkları yüce varlık Ahura
Mazda’nın her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten tek rab
olduğu inancına sahiptirler. Ayrıca onlar Zerdüşt’ün
peygamberliğine, vahye, ruhun ölümsüzlüğüne, haşre,
hesaba ve öte dünya (cennet ve cehennem) yaşantısına da
inanırlar.

Mecûsîler ateşe tapmazlar, zira Mecûsîlikte ateş bir
tapınma objesi ya da bir tanrı değildir, tanrısal saflığın,
temizliğin ve iyiliğin bir sembolüdür. Dolayısıyla
Mecûsîler için kullanılan Ateşperest (Ateşe tapacı) ismi
gerçeği yansıtmamaktadır.

Temel İbadetler

Mecûsîliğin ahlak sistemi özünü “humuta, hukhta,
huvarşta” yani iyi düşünce, iyi söz ve iyi davranış esasına
dayalıdır. Beş vakit dua Mecûsîliğin günlük ibadetleri
arasında oldukça önemlidir. Güneş doğarken, öğlen
tepedeyken, öğleden sonra, güneş batarken ve gece olmak
üzere bu beş vakitte her Mecûsî güneşe, ışığa ya da ateşe
dönerek dua okur. Dua öncesi İslâmdaki abdeste benzer
bir temizlenme ibadeti yapılır. Bunun için öncelikle yüz,
sonra eller ve ayaklar yıkanır; bu arada kutsal kuşak
(kutsi) çözülür. Dua esnasında yeniden bu kuşak bağlanır.
Doğum, evlilik ve cenaze törenleri dini olaylar olarak
değerlendirilir.

Mecûsîlikte her çocuk 15 yaşına geldiğinde kendisi için
bir çeşit dine giriş (inisiyasyon) töreni sayılabilecek bir
tören düzenlenir.
Mecûsîlikte yılın çeşitli aylarına dağılmış vaziyette bir dizi
kutsal gün ve bayram bulunmaktadır. Yıllık olarak
kutlanan 7 büyük bayramdan en önemlisi No Ruz
(Nevruz) adı verilen yeni yıl bayramıdır.

Çok eski dönemlerde ölü gömme âdetinin varlığını
gösteren işaret bulunmakla birlikte sonraları Mecûsîlikte
tıpkı Tibet Budistlerinde olduğu gibi cesetlerin açıkta
bırakılarak etlerin vahşi hayvanlar ve kuşlarca yenilmesi
âdeti yaygınlaşmıştır.

Mecûsîlikte temizlik kuralları oldukça önemlidir. Ateşle
ve su ile ilgili kurallar oldukça önemlidir. Suyu ya da
çeşme, dere veya göl gibi su kaynaklarını kirletmek günah
sayılır.

Mecûsîlikte Din Adamları ve Mabet

Mecûsîlikte çeşitli rahiplik sınıfları var olmuştur.
Bunlardan en önemlisi Mecuş ya da Meci denilen rahip
grubudur. Bunlardan başka rahipler hiyerarşisi içinde
Erbad (Herbad), Mobad (Magbad) ve Bagnapad gibi rahip
grupları da dikkati çekmektedir.

Erken dönem Mecûsîliğinde tapınmak amacıyla kullanılan
kutsal mekânlar ya da sunak yerleri (atlarlar) fazla
görülmemektedir. Ancak zamanla özellikle Mecûsîliğin
toplumda yaygın egemen bir din haline gelmesiyle
tapınaklar ve sunak yerleri oluşturulmaya başlanmıştır.
Ataşgede adı verilen ve içerisinde kutsal ateşin yakılı
olduğu tapınaklar İran’ın dört bir tarafında inşa edilmiştir.
Parsi tapınağı Dar ı Mihr ya da Agyari olarak adlandırılır.

Mecûsîlik Sâbiîlik

Kur’an’ın üç ayetinde (Bakara 62, Maide 67, Hac 17)
diğer bazı dini gruplarla birlikte Sâbiîlerden de isim olarak
bahsedilir. Ancak bu ayetlerde Sâbiîlerin kim oldukları,
nerede yaşadıkları ve hangi özelliklere sahip oldukları gibi
konulara değinilmez. Çeşitli hadis metinlerinde de Sâbiî
teriminin kullanıldığı bilinmektedir. Ancak bu metinler
incelendiğinde bu terimin bir cemaat ismi olmaktan öte,
“dönek” anlamına bir sıfat olarak kullanıldığı
anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Sâbiî isminin Kur’an’da
kullanılıyor olması bu dini grubun, Kur’an’ın nazil olduğu
dönem Arap toplumunca biliniyor olduğuna işaret
etmektedir.

Sâbiîler, genellikle güney Irak’ta Fırat ile Dicle’nin
birleştiği bataklık bölgelerle Basra ile Bağdat gibi büyük
şehirlerde ve İran’da Karun nehri boyunca yer alan
yerleşim birimlerinde yaşarlar. Ayrıca başta İsveç,
Danimarka, ABD, Avustralya ve Kanada olmak üzere
birçok Batı ülkesinde yaşamlarını sürdüren irili ufaklı
Sâbiî cemaatleri bulunmaktadır. Sâbiîlerin dünya
genelindeki nüfuslarının 80 ila 100 bin civarında olduğu
tahmin edilmektedir.
İLH2009-YAŞAYAN DÜNYA DİNLERİ
Ünite 5: Mecûsîlik ve Sâbiîlik
3
Genellikle Kur’an meallerinde Sâbiîlerden bahseden
ayetler ele alınırken dipnotlarda bunların yıldız ve
gezegenlere tapınanlar olduklarına dair bir not düşülür.
Gerçekte bu Sâbiîlerin bir özelliği değildir. Bu yanlış
anlama çeşitli İslami kaynaklarda yer alan ve Harranlı
yıldız ve gezegen tapıcılarının siyasi bir nedenle Sâbiî
ismini almalarıyla ilişkili olan spekülasyonlardan
kaynaklanmaktadır.

Tarihsel Gelişimi
Her ne kadar Sâbiîler, kendi dinlerinin Hz. Âdem’le
birlikte başlayan bir “ilkdin” olduğunu iddia etseler de
Sâbiîliğin tarihçesi gerçekte günümüzden yaklaşık iki bin
yıl önce başlar. Sâbiîlik MÖ son iki yüzyıl içerisinde
Filistin-Ürdün bölgesinde mevcut olan heterodoks Yahudi
akımları içerisinde filizlenmiştir.

Sâbiîler tarafından “büyük bir önder” ve “bir ışık
peygamberi” olarak adlandırılan Hz. Yahya da büyük
ihtimalle Nasuralar cemaatiyle ilişki içerisindeydi. Hz.
İsa’nın çağdaşı olan Yahya, Yahudi toplumunun bir üyesi
olarak doğmuştu. Ancak sonradan bir peygamber olarak
Yahudiliğe karşı çıkmış ve Kudüs dışında kendi cemaatini
kurmuştu. Yahya’nın faaliyetleri resmi Yahudilik
taraftarlarını telaşlandırmıştı. Birçok eziyet ve işkenceden
sonra Hz. Yahya, başı kesilmek suretiyle idam edildi ve
taraftarları sıkı takibat ve katliama tabi tutuldu. Bu katliam
olayına Sâbiîler kutsal kitaplarında geniş yer verirler.
Ginza’nın ifadesine göre Yahudiler, başta 365 ileri gelen
olmak üzere binlerce Nasurayı (Sâbiîlerin atalarını)
katlettiler.

Katliamdan kurtulanlar ise, zamanın Arsakid kralı
himayesinde kuzey Mezopotamya’ya doğru kaçtılar. Sâbiî
kutsal kitapları bunların sayısının 60.000 civarında
olduğunu vurgular. Bir müddet sonra Nasuralar/Sâbiîler
buradan güney Mezopotamya’ya göç ederek buraya
yerleştiler. Mecûsîliğin İran’da resmi din olarak kabul
edildiği MS 3. yy’ın ilk yarısına kadar Sâbiîler bu bölgede
altın çağlarını yaşadılar. 7. yy’da Irak’ın Müslümanlarca
fethedilmesi üzerine, diğer yöre halkı gibi Sâbiîler de
zimmi statüsüyle İslâm hâkimiyeti altına girdiler.

Sâbiîler, değişik inanç ve kültür mensubu çeşitli halklarla
komşuluk ilişkileri içerisinde yaşadılar. Doğal olarak
zamanla bu geleneklerden çeşitli alanlarda etkilendiler.
Kendi asli Yahudi kültürleri yanı sıra İran dinlerinden (ölü
ile ilgili bazı törenler, ayin yemekleri ve yıldızlarla ilgili
çeşitli tasavvurlar konusunda olduğu gibi), Babil-Asur
dininden (sihir ve büyü formülleri ve benzeri) ve
Hıristiyanlıktan (Pazar gününün kutsallığı gibi) çeşitli
unsurları adapte ettiler. Bu arada Filistin’deki katliam ve
takibat nedeniyle Yahudilere karşı birçok polemik
geliştirdiler ve zamanla Yahudilikten iyice uzaklaştılar.

Kutsal Metinleri

Sâbiîlerin kutsal kitapları yazılı metinler ve sır metinleri
şeklinde iki ana grupta toplanabilir. Yazılı metinler de
kendi aralarında temel kutsal kitaplar, esoterik (gizli)
özelliğe sahip metinler, divan, şerh ve tefsirler, astrolojik
metinler ve büyü ve sihir yazmaları şeklinde çeşitli
gruplara ayrılabilir. Sâbiî kutsal kitapları arasında en
önemli yeri oluşturan temel kitaplar Ginza, Draşya d
Yahya ve Kolasta’dır. İki ana kısma (Sağ Ginza ve Sol
Ginza) ayrılan ve “hazine” anlamına gelen Ginza yaklaşık
600 sayfadan oluşur. “Âdem’in Kitabı” diye de
adlandırılan bu kutsal kitap, çeşitli dualar, teoloji, mitoloji,
ölüm ve ölüm sonrası hayat ve benzeri konuları ihtiva
eder. Draşya d Yahya (Yahya’nın Öğretileri) ise adından
da anlaşılacağı gibi, büyük ölçüde Yahya’yı ve öğretilerini
konu alan bir kitaptır. Kolasta (Koleksiyon ya da Övgü)
ise gusül, ayin yemekleri ve benzeri ibadetlerle ilgili dua
ve uygulamaları konu alan bir günlük ibadet kitabıdır.
Sâbiîler kutsal kitaplarının, -özellikle temel kitaplarla
yalnızca rahiplerin okumalarına izin verilen esoterik
metinlerin- yaratılışta yüce Tanrı tarafından ilk insan
Âdem’e vahy olunduğuna inanırlar.

Kutsal metinlerin yazılı olduğu dil Aramcanın doğu
lehçelerinden birisi olan Mandencedir. Günlük hayatta
Arapça konuşan Sâbiîler, bu dili anlamadan sadece ibadet
dili olarak kullanırlar. Bu dili okuyup yazabilme ayrıcalığı
ise yalnızca rahiplere aittir.

Temel İnanç Esasları

Baştan sona Sâbiî öğretilerine metafizik ve içinde
yaşanılan evren düzleminde kabul edilen bir düalizm
egemendir. Yalnızca ahlaki düzlemde bir düalizmden
farklı olan bu anlayış Gnostik Düalizm olarak da
nitelenebilir. Bu dualizme göre bir tarafta ışık ve nur
âlemi, diğer tarafta ise karanlık âlemi bulunur. Işık
âleminin başında “Yüce Hayat”, “Kudretli Ruh” ve
“Yüceliğin Efendisi” gibi isimler de verilen Malka d
Nhura (Işık Kralı) bulunur.

Düalizmin diğer kanadını oluşturan karanlık âlemi de ışık
âlemi gibi benzer bir yapılanmaya sahiptir. Işık aleminin
hayat prensibinden oluşmasına karşılık, karanlık alemi
yokluk, eksiklik ve düzensizliği sembolize eden kaos ya
da “Kara Su”dan oluşmuştur.

Sâbiîler, ilk insanın yaratılışından kıyamete kadar
dünyanın yaşını 480.000 yıl olarak hesaplarlar. Bu süre 4
döneme ayrılır. Sâbiîlere göre dördüncü dönemin son
2000 yılı, yani Nuh’tan 6000 yıl sonra Kudüs’ün
kuruluşuyla başlayarak dünyanın sonuna kadar devam
edecek olan süre ahir zamanı temsil eder. Ahir zaman
kötülük, zulüm, fitne ve savaşların gittikçe arttığı bir
dönemdir. Mehdi Praşay Ziva (“son savaşçı” ya da “son
kral”) ortaya çıkar ve yeryüzüne hâkim olur. Mehdinin
döneminde bütün ahlaki kötülüklere son verilir; savaşlar,
fitneler ve zulüm kaybolur. Yeryüzü hayatı sonunda genel
bir kıyametin olacağına inanırlar.

Sâbiîliğin insan anlayışında ruh, beden ve nefs ayrımına
dayalı parçacı bir insan tasavvuru yer almaktadır. Bu
tasavvurda insanın gerçek benliğini ruh oluşturmaktadır ve
dolayısıyla kurtuluşun amacı da ruhun tutsak olduğu
beden ve yeryüzü hapishanesinden kurtulmasıdır.

Temel İbadetler

Sâbiîler ibadetlerini evlerinde ve belirli durumlarda Mandi
adı verilen bir yapının önünde bulunan havuzda ve havuz
kenarında yaparlar.
Sâbiî ibadetleri arasında en önemli olanı boy abdesti ya da
vaftizdir. Masbuta, tamaşa ve rişama şeklinde üç çeşit dini
yıkanma/temizlenme ayini vardır.

Sâbiîlikte ayin yemekleri törenleri de önemli yer tutar.
Bunlardan en önemli olanı masiqta adı verilen törendir. Bu
tören ölen bir kişinin ruhunun gözetim evlerinden (7
gezegenden) hızla geçerek ışık âlemine ulaşması için
yapılır. Ölüm olayı dışında ata ruhlarını anma, rahipliğe
giriş töreni ve mabedin temizlenmesi gibi sebeplerle de
ayin yemeği merasimleri düzenlenir.

Sâbiî geleneği yılın çeşitli gün ve saatlerini uğursuz
(mbattal) olarak adlandırır ve Sâbiîler o zamanlarda iş
yapmamaya, dışarı çıkmamaya gayret ederler.

Sâbiî Din Adamları ve Mabet

Sâbiîlikte teorik olarak vücutça kusursuz ve sağlam olan
ve soyunda bir zındıklık ya da dinden dönme olayı
olmayan herkes rahip olabilir. Ancak pratikte rahiplik
babadan oğula geçen bir meslek şeklinde algılanmaktadır.
Rahip olacak kişinin evli olması ideal olarak görülen bir
durumdur.

Kutsal kitaplarda açık bir ifadeye rastlanmamakla birlikte
dışarıdan bir kimsenin (Sâbiî bir anne babadan doğmuş
olmayan bir kişinin) Sâbiî olması mümkün değildir. Her
Sâbiînin bir dünyalık ismi, bir de gizli dini ismi olmak
üzere iki ismi vardır. Dini isimler çocuğun doğumunda
rahiplerce çeşitli astrolojik hesaplamalar yapılarak tespit
edilir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!