Menü Kapat

Ünite 5: Dindarlığı Etkileyen Faktörler – Din Psikolojisi

Cinsiyet ve Dindarlık
Cinsiyet değişkeniyle dindarlık ilişkisini ele alan
araştırmalar, ulaştıkları genel sonuçlar itibarıyla üç grupta
toplanabilir. Bir kısım araştırmalara göre kadınlar,
erkeklerden; diğer bir kısmına göre erkekler kadınlardan
daha dindardırlar. Bir kısım araştırmalara göre ise, cinsiyet
ile dindarlık arasında istatistik açıdan anlamlı bir ilişki
yoktur. Birinci grupta yer alan araştırmalar, genel çizgileri
itibarıyla daha ziyade Batı kaynaklı iken, ikinci
gruptakiler Doğu kaynaklı görünmektedir.

Genel olarak Batı Avrupa ve ABD eksenli pek çok
araştırma, kadınların erkeklere oranla daha dindar
olduklarını ortaya koymuştur. Bu araştırmaların bir
kısmına göre Hıristiyan mezheplerin tamamında kiliseye
gidenlerin oranı, kadınlarda daha yüksektir. Erkeklerle
karşılaştırıldıklarında kadınlar, kendilerini Tanrı’ya daha
yakın hissetmekte ve ibadetleri sırasında daha yüksek bir
ruhanilik yaşamaktadırlar. Yine kadınlar, daha fazla ibadet
etmekte, kutsal kitapları okumakta ve dua etmektedirler.
Batılı toplumlarda yapılan araştırmalarda, her ne kadar
kadınların erkeklere nispetle daha dindar olduğu yönünde
bulgulara ulaşılmışsa da bu durum, her yer için geçerli
evrensel bir olgu olarak kabul edilemez. Hatta büyük
ölçekli bazı çalışmalarda gerek kişisel dindarlık gerekse
dinî etkinliklere katılma hususunda her iki cinsiyet
arasında belirgin bir farklılık tespit edilememiştir. Ayrıca,
Yahudiler ve Müslümanlar arasında gerçekleştirilen pek
çok araştırmada erkeklerin kadınlardan daha dindar
olduğu yönünde bulgulara ulaşılmıştır.

Gerçekten de Müslüman Türk örneklemi üzerinde
yürütülen bazı çalışmalarda erkeklerin dindarlık
puanlarının kadınlardan daha yüksek çıktığı
görülmektedir. Bu bağlamda olmak üzere, İzmir, İstanbul
ve Erzincan’da halka yönelik; Ankara, Konya ve
Kayseri’de üniversite öğrencilerine yönelik yapılan
araştırmalarda Allah’a, Hz. Muhammed’in
Peygamberliğine, Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna kesin
olarak inanma ile ibadetleri yerine getirme oranının
erkeklerde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ancak
erkekler lehine olan bu farklılık da genelleştirilemez. Zira
kadınların erkeklerden daha dindar olduğunu ortaya koyan
araştırmaların yanı sıra, dindarlık açısından her iki cinsiyet
arasında anlamlı farklılıkların olmadığını tespit eden
çalışmalar da mevcuttur. Her iki sonuç ile ilgili
çalışmalara örnek vermek yerinde olacaktır: Buna göre
Günay (1999), Çelik (2002), Kayıklık (2003), Kirman
(2005) ve Yapıcı’nın (2007) tespitine göre kadınlar
erkeklerden; Bayyiğit (1989), Karaca (2000), Kula (2001),
Mehmedoğlu (2004), Onay (2004) ve Uysal’ın (2006)
bulgularına göre erkekler kadınlardan daha dindardır.

Yaş ve Dindarlık

Dindarlık biçiminin yapı ve kalitesini belirleyen
demografik değişkenlerden biri, yaş değişkenidir. Yaşdindarlık ilişkisiyle ilgili çalışmalar ABD başta olmak
üzere, daha çok Batı kaynaklıdır. Ülkemizdeki
araştırmalar, henüz belirgin bir kanaate ulaştırabilecek
yeterlilikte değildir. Yapılan araştırmalar ise, insanın tüm
gelişim dönemleri hakkında fikir vermekten çok bir veya
iki gelişim dönemiyle sınırlı görünmektedir. Bulguların
büyük çoğunluğu gençlik ve ilk yetişkinlik dönemlerine
karşılık gelen 17-30 yaş aralığındaki üniversite öğrencileri
üzerinde gerçekleştirilen araştırmalara dayanmaktadır.
Araştırmalar incelendiğinde yaş-dindarlık ilişkisiyle ilgili
genel sonuçların esasen cinsiyet-dindarlık ilişkisinde
görüldüğü gibi çeşitlilik arz ettiği görülür. Buna göre
yapılan araştırmaların bir kısmı, yaşın artmasıyla birlikte
dindarlığın da güçlendiğini ortaya koyarken bir kısım
araştırmalar, yaşın artmasına bağlı olarak dindarlığın
zayıfladığını göstermiştir. Diğer bir kısım araştırmalarda
ise, yaş ile dindarlık arasında anlamlı bir ilişki
bulunamamıştır. İnsanlar arasında yaşlıların daha dindar
olduklarıyla ilgili kanatın yaygın olduğu bilinir.

Dinî hayatın şekillenmesinde yaş değişkeninin etkisini
araştıran ABD’li bilim adamları, ortaya çıkan çeşitliliğin
ortak sonuçlarını tespit etmeye çalışmışlardır. Daha sonra
benzer sonuçlar bir araya getirilerek kuram halini almıştır.
Geleneksel, Kararlılık ve İlgisizlik kuramları, bu
çerçevede gündeme gelen açıklama tarzlarıdır. Geleneksel
Kuram, 18-30 yaş aralığında dinî etkinliklerde önemli bir
düşüşün yaşandığını, dinî yönelişlerde yeniden artışın
ancak 30’lu yaşlardan itibaren gerçekleşebileceğini
savunur. Kararlılık Kuramı, yaşlanmayla birlikte dinî
hayatta kayda değer önemli değişmelerin ortaya
çıkmadığını öne sürer. Bu kurama göre bireyin dindarlığı
belirli bir çerçeve içerisinde sürüp gider, ciddi bir
değişime uğramaz. İlgisizlik Kuramı ise, yaş ile dindarlık
arasında ters orantılı bir değişmenin söz konusu olduğunu
iddia eder. Buna göre yaş ilerledikçe dindarlık zayıflar.
Orta yaş döneminde dine ilginin yeniden canlanması
hayatın anlamına ilişkin sorgulamaların yaşanmasıyla,
yaşam kalitesi ve mutluluk düzeyiyle, içinde bulunulan
bunalım, kararsızlık ve gerilimlerden kurtulma arzusuyla
da yakından ilişkilidir. Bu noktada şu hususu özellikle
vurgulamak gerekir ki, kişinin aile ortamı, sosyalleşme
tarzı, aldığı eğitim, bağlı olduğu grupların etkisi, dinî
kimliğiyle özdeşleşme düzeyi ve şahsiyeti, onun dine olan
ilgisi ya da ilgisizliğini belirlemede önemli bir paya
sahiptir. Dolayısıyla 18-35 yaş arası yetişkinlerde
dindarlığın kısmen zayıflamasının çok çeşitli sebeplerden
beslendiği söylenebilir.

Öğrenim Durumu ve Dindarlık

Bireyin dindarlık düzeyini etkileyen demografik
değişkenlerden bir diğeri, öğrenim durumudur. Öğrenim
durumu-dindarlık ilişkisini iki boyutta ele almak uygun
görünmektedir. Boyutlardan biri, eğitim-öğretim
düzeyidir; diğeri ise, yapılan eğitim-öğretimin içeriğidir.
Konumuz itibariyle öğrenim düzeyi-dindarlık ilişkisi,
bireyin ilköğretimden üniversiteye kadar geçirdiği eğitimöğretim aşamalarının kişisel dindarlığı üzerindeki
etkilerini içermektedir. Öğrenim içeriği-dindarlık ilişkisi
ise, eğitim kurumlarında alınan eğitim-öğretim
içeriklerinin bireyin dindarlığının kalitesi üzerindeki
etkilerini içermektedir.

Genel olarak ifade etmek gerekirse, aile ortamında dine
yönelik güdülenmelerle dinî temelleri atılan çocuk, aile ve
yakın çevresinin etkisiyle din ağırlıklı bir öğretim
programına yönelebilmektedir. Bu çerçevede
düşündüğümüzde geride bırakılan her eğitim sürecinin,
dindarlıkta artışı da beraberinde getireceği söylenebilir.
Küçüklüğünde hafızlık yapmış birisinin isteyerek ve
severek İmam Hatip Lisesini okuması ve bu okuldan
mezun olduktan sonra aynı istekle İlahiyat Fakültesine
devam etmesi, aldığı temel dinî eğitimin doğal bir sonucu
olarak dindarlığını arttıran bir süreçtir. Nitekim din
öğretimi veren okullarda yapılan araştırmalar bu neticeyi
desteklemektedir.

Bu çerçevede ele alındığında bazı araştırmalara göre
eğitim düzeyi yükseldikçe, dine olan ilgi artmakta;
yaşanan dindarlığın kalitesi yükselmektedir. İlgili bulgular
incelendiğinde, bunların daha çok etkin din hizmetleri
veren Hıristiyan, Yahudi ya da çeşitli mezheplere bağlı
eğitim kurumlarında yürütülen din merkezli öğrenim
hayatının göstergeleri olduğu tespit edilebilir. Kur’an
Kursları, İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri,
ülkemizde bu çerçevede benzer sonuçların gündeme
geldiği örnekler arasında yer almaktadır.
Bazı araştırmalara göre eğitim düzeyi yükseldikçe dine
olan ilgi azalmakta ya da dinin başta ibadet olmak üzere
tecrübe, etki boyutlarında önemli düşüşler yaşanmaktadır.
İlköğretim, ortaöğretim ve yüksek öğretim çerçevesinde
yürütülen bu araştırmalara göre ilköğretim
seviyesindekiler ortaöğretim düzeyindekilerden, bunlar da
yüksek öğretim seviyesindekilerden daha fazla dinden
etkilenmekte; karar verirken dinî hassasiyetlere daha fazla
dikkat etmekte; dinî sorumlulukları ve ödevleri daha fazla
içselleştirmekte ve psiko-sosyal sorunlar karşısında daha
fazla dine müracaat etmektedirler. Müslümanlar üzerinde
yapılan bazı araştırmalar, burada gündeme getirilen
ilişkiye uygun düşmektedir. Bu araştırmalara göre,
öğrenim düzeyi yükseldikçe özellikle namaz ibadetine
devamlılık düşmekte, seçim ve tercihlerde dinî ilkelere
uyma davranışı azalmakta, sadaka vb. dinî yardım ve
bağışlar düşmekte ve dinî organizasyonlara katılım
zayıfla-maktadır.

Sosyo-Ekonomik Durum ve Dindarlık

Genel olarak toplumsal çeşitlilik incelendiği zaman, bu
çeşitliliğin ardındaki en önemli unsurlar arasında sosyoekonomik farklılıkların var olduğu sonucuna ulaşılabilir.
Kuşkusuz sosyo-ekonomik durum, toplum içerisinde
yaşam standartlarıyla farklı olduğunu gösteren sosyal sınıf
ya da tabakaları ifade eder. Barınmadan korunma ve
eğlenmeye kadar sahip oldukları imkânlar açısından
sosyo-ekonomik düzeyi yüksek zenginler sınıfı, orta
hallilerden, özellikle de sosyo-ekonomik düzeyi düşük
fakirler ya da yoksullardan bariz çizgilerle ayrılır. Daha
açık bir ifadeyle zenginlerin dünyası, daha çok imkân ve
fırsatlar dünyasını temsil ederken fakir ve yoksulların
dünyası, birçok imkânsızlık ve sınırlılıklar içerir. Doğal
olarak bu farklılık, bütün diğer ilişkilerde düzenleyici bir
rol oynadığı gibi dine ve kutsala yaklaşımda da etkin bir
rol oynar.

Amerika ve Avrupa ülkelerinde yapılan çalışmalar, dinî
faaliyetlerin daha çok ekonomik durum itibariyle orta
gelir düzeyinde olanlar tarafından yürütüldüğünü
göstermektedir. Zenginler daha ziyade göze hitap eden
dinî faaliyetler içerisinde yer alırken, fakirler genellikle
dinin duygusal ve manevî boyutuyla ilgilenmektedirler.
Buna göre gelir düzeyleri farklı olanlar, dinî hayatın
değişik boyutlarında farklı tutum ve davranışlar
sergileyebilmektedir. Esasen sosyal statü ile dindarlık
ilişkisi, farklı görüntüler altında yansıma bulabilir. Bu
bağlamda örneğin gelirlerine kıyasla yaptıkları katkılar
düşük görünse de gelir seviyesi yüksek olanlar, dinî
organizasyonlara daha fazla bağış yapabilmektedirler.
Başka bir ifadeyle onlar, bu tür organizasyonlara
doğrudan katılmak yerine, genellikle maddî katkı
sağlamayı tercih edebilmektedirler. Bu durum, zenginlerin
dinî hayatla ilişkilerinin kısmî ve dolaylı olduğu şeklinde
yorumlanabilir.

Görüldüğü üzere sosyo-ekonomik durum ile dindarlık
arasındaki ilişkiler tek yönlü ve tek boyutlu değildir. Bu
nedenle dindarlık ile gelir düzeyi arasındaki ilişkilerin
farklı sebeplerden beslenerek şekillendiğini söylemek
mümkündür. Araştırma bulgularında kültür farklılıklarının
oynayabileceği roller de hesaba katıldığında, sonuçların da
doğal olarak farklılaşacağı öngörülebilir. Nitekim
Hıristiyan ve Müslüman örneklem üzerinde
gerçekleştirilen çalışmaların sonuçları, konunun sadece
gelir düzeyiyle ilişkili olmadığını ortaya koymaktadır
(Yapıcı, 2006). Bu noktada Batılı çalışmalardan elde
edilen bulgular, ülkemizde yapılan çalışmaların
sonuçlarıyla kısmen benzerlik arz etse bile, birçok yönüyle
uyuşmadığı söylenebilir. Örneğin Batı’daki çalışmaların
bir kısmına göre dinden en uzak kesimi dar gelirliler teşkil
ederken ülkemizde yapılan çalışmalarda, orta ve alt sosyal
tabakada olanların din ile daha fazla ilgilendiği; en az ilgili
olanların ise, üst tabakaya ait oldukları tespit edilmiştir.
(Günay,1986). Bu çerçevede ülkemizde gerçekleştirilen
araştırmalar, gelir düzeyinin artmasına paralel olarak dine
olan ilginin de azaldığını ortaya koymuştur.

Batı dünyasında zenginlerin din ile kurmuş oldukları kısmî
ve dolaylı ilişkiyi bir tarafa bırakacak olursak genel olarak
araştırmalardan şu sonucu çıkarabiliriz: Sosyo-ekonomik
durum ile dindarlık ilişkisinde en yüksek dindarlık
düzeyine, orta sosyo-ekonomik düzeyde olanlar
ulaşmaktadır. Bunları ikinci sırada alt sosyo-ekonomik
düzeydekiler takip etmektedirler. Dinî hayatla ilişkisi en
zayıf olanlar, yüksek sosyo-ekonomik düzeye sahip
olanlardır. Bu genellemede istisnaların olabileceği hususu,
elbette akılda tutulması gerekir önemli bir husustur.

Kırsal-Kentsel Çevre ve Dindarlık

Yapılan araştırmalar, bireyin yaşadığı yerleşim biriminin
köy, kasaba ya da şehir olması ile dindarlığı arasında bir
ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular,
büyük yerleşim birimleri olan şehirlere oranla köy, kasaba
veya ilçe gibi küçük yerleşim birimlerinde yaşayanların
dine daha fazla yakın durduklarını ve dindarlık
düzeylerinin daha yüksek olduğunu göstermektedir.
Batıda yapılan araştırmalarda genel olarak kırsal
kesimlerde yaşayanların, özellikle de çiftçilerin geleneksel
dinî değerlere daha bağlı olduklarını ve dindarlık
düzeylerinin şehirlerde yaşayanlara göre daha yüksek
olduğunu ortaya koymuştur (Hunter, 1983; Brown, 1988).
Bazı araştırmalar, köy-şehir ayırımı yerine küçük yerleşim
birimi-büyük yerleşim birimi ayırımını benimsemiştir. Bu
ayırıma göre yapılan araştırmalarda nüfusu 50000’e kadar
olan yerleşim birimlerinde dinî hayatın, büyük şehirlere
oranla daha canlı olduğu tespit edilmiştir. (Glock ve Stark,
1966; Mol, 1972).

Genel olarak incelendiğinde Batıdaki çalışmaların
çoğunluğu, sosyal çevre-din ilişkisini
sekülerleşme/dünyevileşme bağlamında ele almaktadır.
Buna göre kırsal kesimlerde yaşamanın toplumsallaşma
açısından olumlu etkisi, dindarlığa da yansımaktadır. Şehir
ortamı ise, sosyal hayatta dünyevî katkılar sağladığı için
dindarlığı da bu yönde etkilemektedir. Bunun anlamı
şudur: Kırsal ya da nüfusun az olduğu yerlerde yaşayanlar,
şehirlerde ya da nüfusu kalabalık yerlerde yaşayanlara
göre geleneksel inançlara daha çok bağlanmakta; dinî
aktivitelere daha çok katılmakta ve dinî inançlarında daha
muhafazakâr olmaktadırlar.

Genel olarak il ve büyük şehir gibi nüfusun yoğun olduğu
yerleşim birimlerinde yaşayanlar, diğer daha küçük
yerleşim birimlerinde yaşayanlara oranla dine daha ilgisiz
ve uzak durmaktadırlar. Kuşkusuz bu neticede, kalabalık
yerleşim bölgelerinde sosyal ilişkilerin oldukça gevşek
olması ve bencilliğin artması; sosyal kontrol
mekanizmalarının işlevini yitirmesi veya çoğu zaman
etkisiz kalması; modernleşmeye bağlı hızlı, bireyselleşmiş,
paylaşım ve yardımlaşma gibi dinî değerlerden uzak bir
yaşam standardının gelişmesi gibi pek çok faktör
belirleyici bir rol oynar.

Medeni Durum ve Dindarlık

Dindarlığı etkileyen demografik değişkenlerden biri de
medeni durumdur. Medeni durum bekâr, evli, boşanmış ve
dul şeklinde bireyin başka birisiyle olan ilişki ya da
ilişkisizlik durumunu ifade eder. Medeni durum, insanın
yaşadığı hayatla bağlantılarını, toplumsal hayatta
üstlenmesi gereken rolleri ve başkalarına yönelik temel
sorumluluklarını belirleyen en önemli olgulardan biridir.
Araştırmaların da gösterdiği gibi bekârlık, evlilik ya da
boşanmışlık ve dulluk, bireyin hayata ve olaylara bakışını,
nerede ne zaman, nasıl davranabileceğini yönlendiren iç
ve dış dinamikleri içerir. Bu bağlamda medeni durum ile
dindarlık arasında karşılıklı bir ilişkinin varlığından söz
edilebilir. Buna göre dindarlık evliliğe yön verirken,
evlilik de dindarlığın biçimini şekillendirir.

Medeni durum ile dindarlık ilişkisini konu edinen birçok
araştırma mevcuttur. Batı’da yapılan araştırmalara genel
bir bakış açısıyla yaklaştığımızda, bunların birbirinden
farklı sonuçlar ortaya koyduğunu görebiliriz. Genel olarak
evlilerin bekârlara göre daha dindar olduklarına dair
bulgular yaygın olmasına karşın, birçok araştırmada
evlilik ve bekârlık açısından evlilerin lehine küçük
farklılıklar bulunmuştur. Yapılan bir araştırma sonucuna
göre, bekâr kadınların kiliseye devamda evlilere oranla
daha önde oldukları gözlemlenmiştir. Evlilerin bekârlara
göre daha yaşlı olabilecekleri göz önünde tutulduğunda bu
durum, çarpıcı bir sonuç olarak görünür. Zira ilerleyen
yaşla birlikte dinî aktivitelerde belirgin bir artış söz
konusudur. Eşini kaybetmiş dulların bekâr ve evlilere göre
özellikle günlük dua ve ölüm sonrası hayata inanmada
daha çok dinî davranış sergiledikleri görülmektedir.
Dulların daha yüksek yaş ortalamalara sahip olmaları, bu
bulgunun bir açıklaması kabul edilebilir. Ayrıca tespitlere
göre dullar, maneviyata ve ölüm sonrası hayatta
sevdikleriyle kavuşacaklarına inanma eğilimindedirler.
Boşanmış ve ayrı yaşayanlar da evlilerden ortalama olarak
daha yaşlıdırlar ve muhtemelen dullardan daha gençtirler.
Ancak onlar küçük istisnaların dışında birçok dinî
aktivitede, evlilerle benzer özellikler sergilemektedirler.
Bazı kiliselerin boşanmayı kınaması ya da hoş
karşılamaması, bu durumun açıklaması olabilir.

Türkiye’de gerçekleştirilen çeşitli araştırmalarda evlilerin
dinî pratikleri yerine getirme açısından bekârlara göre
genel anlamda daha önde olduğu ortaya çıkmıştır. Batı’da
yapılan araştırmaların karmaşık sonuçlarının aksine
ülkemizdeki araştırmalar, evlilik ile dindarlık arasında
daha güçlü bir bağın söz konusu olduğunu göstermektedir.
Bu çerçevede gerçekleştirilen araştırmalarda, evli
yetişkinlerin bekâr yetişkinlerden daha dindar olduğu
tespit edilmiştir. (Yıldız, 1998).

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!