MenüKapat

Ünite 4: Yeni Türk Devleti’nin Kuruluşu

Son Osmanlı Mebusan Meclisinin Açılması ve
Faaliyetleri

İstanbul Hükûmeti’nin seçim kararı almasında etkili olan
gelişmelerden biri de Amasya Görüşmeleri’dir. 20-22
Ekim 1919 tarihleri arasında gerçekleşen görüşmeler
kapsamında seçimlerin serbestçe yapılması, meclisin
İstanbul dışında güvenli bir yerde toplanması, İttihat ve
Terakki Cemiyeti üyelerinin seçimlere katılmaması gibi
hususlarda görüş birliğine varıldığı gibi ülkedeki tüm
siyasi partilerin ve azınlıkların da seçimlere katılması
hususunda karara varılmıştır.

Misak-ı Millî’nin kabul edildiği son Osmanlı Mebusan
Meclisi, 1919 genel seçimleriyle oluşturuldu. Seçimler
sonrasında oluşan son Osmanlı Mebusan Meclisi seçilen
168 milletvekilinin 72’sinin İstanbul’a gelmesiyle 12
Ocak 1920 tarihinde açıldı. Misak-ı Millî, Mebusan
Meclisinin 22 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda ele
alınmış ve 28 Ocak tarihli açık oturumunda da kabul
edilmiştir. Hiç şüphesiz ki Misak-ı Millî’nin en önemli
özelliği, Türk vatanının sınırlarını çizmiş olması ve bu
vatan sınırlarının parçalanamaz ve bölünemez olduğunu
açıklamış olmasıdır.

Misak-ı Millî kararları, Osmanlı Mebusan Meclisinin
sonunu hazırlamıştır. Misak-ı Millî’den sonra İtilaf
devletleri, İstanbul’u işgal etmeye karar vermişlerdir. 16
Mart 1920’de ise İstanbul resmen işgal edildi. Meclis-i
Mebusanın akşam oturumu esnasında Meclis basılarak pek
çok mebus tutuklandı. Yaşananlar üzerine Meclis-i
Mebusan öncelikli olarak 18 Mart’ta çalışmalarına ara
vermiş, 11 Nisan 1920 tarihinde ise Padişah tarafından
kapatılmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’nin Meşrutiyet
Dönemi de sona ermiştir.

TBMM’nin Açılması ve Çalışmaları

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’un işgalinden hemen sonra
Ankara’da yeni meclis için harekete geçti. 19 Mart 1920
tarihinde valiliklere, bağımsız sancaklara, kolordu
komutanlarına bir genelge göndermiştir. Bu gelişme
sonrasında Mustafa Kemal Paşa hazırladığı bildirisinde
“olağanüstü yetkiler taşıyan” bir meclisin toplanacağını
bildirdi. Ayrıca dağılmış olan Meclis-i Mebusandan
Ankara’ya gelebilecek milletvekillerinin bu meclise
katılabileceğini de duyurdu.

Yayımlanan Genelge sonrasında seçimler Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin gayretleri ile
kolordu kumandanları ve valilerin gözetiminde, iki
dereceli olarak yapıldı. 23 Nisan 1920’de en yaşlı üye olan
Sinop milletvekili Mehmet Şerif [AVCIOĞLU] Bey’in
konuşması ile Büyük Millet Meclisi açılmış ve ilk toplantı
aynı gün yapılmıştır.
TBMM, 25 Nisan’da bir beyanname yayımlayarak
düşman propagandasının tesirinde kalınmamasına ve birlik
ve beraberlik içinde olunması gerektiğine dikkat çekmiştir.
Aynı gün önemli bir karar alınarak geçici bir İcra
Komisyonu seçildi ve böylece bizzat hükûmet işlerine de
el konuldu.

Meclisin açıldıktan sonra ilk işi hükûmeti oluşturmak
oldu. 4 Mayıs 1920’de 11 üyelik bir hükûmet seçildi.
TBMM Hükûmeti adıyla anılacak olan bu ilk hükûmette
dönemin olağanüstü şartlarının bir sonucu olarak Genel
Kurmay Başkanlığı da bakanlıklardan biri olarak kabinede
yerini almıştır
TBMM Meclis hükûmet sistemini benimsemiştir. Buna
göre Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa aynı zamanda
hükûmetin de başkanıydı. Böylece Ankara’da ulusal bir
meclisin yanında ulusal bir hükûmet de kurulmuştur.

TBMM’nin yapısı ve nitelikleri:

• Çift seçim sonucunda şekillenen I. TBMM
toplumsal kökenleri birbirinden farklı pek çok
kişiyi bir araya toplayarak farklı görüş ve
yaklaşımları aynı çatı altında toplamıştır. Bu
nedenle de I. TBMM olağanüstü renkli, çok sesli
ve sosyolojik olarak temsil kabiliyeti oldukça
yüksek bir meclis özelliğine de sahip olmuştur.
Dolayısıyla I. TBMM Türk halkını hukuken
olduğu gibi sosyolojik olarak da temsil ediyordu.
Zira ilerleyen yıllardaki meclisler daha çok askersivil
bürokratik kökenli üyelerin ağır bastığı bir
yapıda olacaktır.
• TBMM’de milletvekilleri arasında
yükseköğrenim durumu % 91,8 oranındadır.
Mecliste bulunan milletvekillerinin içlerinden %
60’ı en az bir yabancı dil bilmekteydi. Bu
vekillerin % 42’si ikinci bir yabancı dil
biliyorlardı. Bilinen yabancı dillerin arasında
Fransızca, Arapça ve Farsça başta gelmekteydi.
• TBMM’de tüm milletvekilleri tek ve kutsal bir
amaç olan “vatanı kurtarmak” konusunda
birleşmiş ve birlikte hareket etmiş olmalarına
rağmen farklı düşünsel eğilimlere de sahiptiler.
• Grup, I. TBMM’nin demokratik bir yapıya sahip
olmasında son derece önemlidir. II. Grup
muhalefetinin örgütlü bir şekilde ortaya
çıkmasıyla beraber meclis daha disiplinli bir
şekilde çalışmaya başlamıştır.
• TBMM olağanüstü şartlarda kurulduğu için
yetkiler de olağanüstü olmuştur.
• TBMM, kendine özgü bir idare sistemi olan
Meclis Hükûmet sistemini tercih ederek
kuvvetler birliği prensibini benimsedi. Bu
sisteme göre; Meclis Başkanı hem hükümet hem
de devlet başkanıydı. Bu durumda Mustafa
Kemal Paşa hem hükûmet hem de meclis
başkanıydı. Bu durum, 29 Ekim 1923’de
Cumhuriyet ilan edilip kabine sistemine
geçilinceye kadar devam etti.
• Kuvvetler birliği prensibi doğrultusunda yasamayürütme ve
yargı yetki ve görevleri TBMM’de
toplanmıştır. Böylece kısa sürede karar alabilmek
için zaman kazanılmış aynı zamanda yasama ve
yürütme arasındaki anlaşmazlıklardan da
kaçınılmıştır.
I. TBMM Hükûmeti’ne Karşı İç Ayaklanmalar ve
Alınan Önlemler
TBMM Hükûmeti’ne yönelik çıkarılan ayaklanmaları,
İstanbul Hükûmeti tarafından çıkarılan, İstanbul Hükûmeti
ve İtilaf devletleri iş birliği içinde çıkartılan, önce Kuvayı
Milliyeci olup daha sonra ayaklanma çıkartanlar,
azınlıklar tarafından çıkartılan ayaklanmalar olarak tasnif
etmek mümkündür. İsyanlar Meclis açılmadan önce
başlayarak Millî Mücadele Dönemi’nin sonuna kadar
aralıklarla devam etmiştir.
Ayaklanmalar 1920 yılında TBMM Hükûmeti’nin
kurulmasından sonra sıklaştı. Durum karşısında Ankara
Hükûmeti tüm enerji ve gücünü öncelikli olarak
ayaklanmaları bastırmak için kullandı. Bu doğrultuda
Meclis açıldıktan sonra çıkarılan Hıyanet-i Vataniye
Kanunu ve ardından da kurulan İstiklal Mahkemelerinden
yararlanıldı. Böylece iç huzurun sağlanması, TBMM’nin
otoritesinin kabul ettirilmesi ve askerden firarların
önlenmesinde İstiklal Mahkemelerinden yararlanıldı.
Bu ayaklanmaların ortak nedenleri olduğu gibi farklı
nedenleri ve tahrikçileri de vardır. Ayaklanmaların çoğu
Anadolu hareketini ve Ankara’daki gelişmeleri
İttihatçıların girişimi olarak değerlendiren Padişah’ın ve
İstanbul Hükûmeti’nin kışkırtması ile başladı. İsyanların
pek çoğunda bayraklaşan ve sloganlaşan “din elden
gidiyor” söylemi en önemli propaganda unsuru olarak öne
çıkarılmıştır.

Ayaklanmalar Millî Mücadele’nin uzamasına Yunan işgal
hattının Anadolu’nun içerilerine kadar yayılmasına neden
olmuş ve millî birliği, halkın moral ve motivasyonunu,
sosyal hayat ve mücadele gücünü de olumsuz etkilemiştir.
Zira TBMM Hükûmeti ancak ayaklanmaları bastırıp cephe
gerisini güvence altına aldıktan sonra asıl savaşa
girebilmiştir.
Sevr Barış Antlaşması Sürecinde Yaşanan
Olaylar
Tüm dünyada büyük ekonomik çöküntü, siyasal ve sosyal
çalkantılara sebep olan I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı
Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak
savaş durumuna son verdi. Galip devletler hem savaşın
ortaya çıkardığı sorunları halletmek hem de mağlup
devletlerle yapılacak olan anlaşmaların esaslarını
belirlemek üzere 18 Ocak 1919’da Paris’te bir araya
geldiler.

Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919)

Paris’te 18 Ocak 1919’da 32 ülke temsilcisinin katıldığı
barış konferansındaki en temel amaç yenidünya düzenini
belirlemekti. Bu çerçevede çalışmalarda bulunmak üzere
konferansın etkili devletleri olan ABD, İngiltere, Fransa,
İtalya ve Japonya’nın devlet ya da hükûmet başkanları ile
dış işleri bakanlarından oluşan Yüksek Konsey (Onlar
Konseyi) oluşturuldu. Konferansa bu konsey hâkimdi.
Konseyin görevi alınan kararların hayata geçirilmesini
sağlamaktı. Bu konseyin dışında beş eş haklara sahip
devletin dışişleri bakanlarından oluşan Beşler Konseyi de
başta Orta Avrupa Barışı, Manda Meselesi, Almanya ile
imzalanacak antlaşma ve Türkiye barışı olmak gibi önemli
konuların konuşulduğu ve karara varılmak için oluşturulan
çalışma komisyonlarındandı.

Savaş sonrası dünyaya yeni bir düzen vermek iddiası ile
toplanan Paris Barış Konferansı, aynı zamanda geçen
“yüzyıl boyunca oluşan rekabeti de ortadan kaldıran bir
hesaplaşma” sahası da olacaktır. Galip devletler daha
konferansa gelmeden önce kendi barış planlarını
hazırlamışlar ve bu planı gerçekleştirmek için konferansa
gelmişlerdir. Galipler, mağlup devletlerle yapılacak
antlaşmaların esaslarını öncelikle kendi aralarında
belirleyerek oluşturmuş sonrasında ise, ilgili mağlup
devlet konferansa davet edilerek barış antlaşması âdeta
dikte ettirilmiştir. Almanya, Avusturya-Macaristan,
Bulgaristan ve Osmanlı Devleti kendileriyle ilgili
antlaşma esasları oluşturulduktan sonra Paris’e
gelmişlerdi. Bu antlaşmalarda mağlup devletlere söz hakkı
verilmediği gibi, devletlerin karşılıklı eşitliği prensibi de
göz ardı edilmiş, mağlup devletler bu şartlar altında
antlaşma imzalamak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla
aslında Paris Barış Konferansı, dünya için yeni bir düzen
sunmanın dışında daha büyük çatışmalara ve yeni
savaşlara zemin hazırlamıştır.

Birinci Londra Konferansı (12 Şubat 1920)

Londra Konferansı’nda ilk toplantılara 12 Şubat 1920’de
başlandı. Konferansın 27 Şubat tarihli oturumunda
Ermenistan meselesi ele alınarak, Erzincan ve Trabzon
Ermenistan sınırları dışında bırakılıyor ve bağımsız
Ermenistan üzerinde anlaşılırken Çukurova bölgesinde
yaşayan Ermenileri koruma görevini de Fransızlar
üstleniyordu. Londra Konferansı’nın son toplantıları 11
Mart-10 Nisan 1920 tarihleri arasında yapılmıştır. 18
Nisan 1920’de toplanacak olan San Remo Konferansı
öncesi çözülemeyen konu başlıkları görüşülmüş ve gerekli
araştırma ve görüşmelerin yapılması için komisyonlar
oluşturulmuştur.

San Remo Konferansı (19-26 Nisan 1920)

26 Nisan’da çalışmasını tamamlayan San Remo
Konferansı sonrasında belirlenen barış planı, 11 Mayıs
1920’de Osmanlı heyeti başkanı TevfikPaşa’ya sunuldu ve
bir ay içinde görüşün yazılı olarak bildirilmesi istendi.
Bakanlar kurulunda tartışılan anlaşma esasları sonunda bir
taslak hazırlanarak padişahın onayından sonra konferans
heyetine sunuldu. Müttefik devletler bu istekleri 7
Temmuz’da Spa Konferansı’nda görüşerek reddetti ve
antlaşmanın imzalanması için Osmanlı Devleti’ne 27
Temmuz 1920 tarihine kadar süre verdi. Bu şartlar altında
Padişah Vahdettin, 22 Temmuz 1920’de antlaşmanın
kabulüne karar verdi. Aynı tarihte Yunan ordusunun ileri
harekâta geçerek Aydın, Nazilli’yi diğer yandan da
Balıkesir ve Bursa’yı işgal ederek İzmit istikametinde
ilerlemesi, padişahın kararı üzerinde etkili oldu. Zira
Padişah Vahdettin yok olmaktansa zayıf ve zillet altında
yaşamayı tercih etmiştir.

Sevr Antlaşması’nın İmzalanması ve Antlaşmanın
Başlıca Hükümleri ve Önemi:

10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması, Osmanlı Devleti ile İngiltere,
Fransa, İtalya, Japonya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan,
Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Slovenya ve
Çekoslovakya arasında imzalandı. Toplam 433 maddeden
oluşan antlaşma ile Türkler için büyük güçlerin denetimi
altında olan İstanbul ve küçülmüş bir Anadolu
öngörülüyordu.
Antlaşma şartları dikkate alındığında Türklerin yaşaması
için öngörülen topraklarda bağımsız bir devletin var
olmasının imkânsızlığı ortadadır. Zira Sevr Antlaşması bir
bakıma I. Dünya Savaşı öncesinde müttefik devletlerin
kendi aralarında imzaladıkları paylaşım planlarının
yaşanan gelişmeler sonrasında yeniden gözden geçirilmiş
hâlidir. Bu şartlar altında Türk milletinin var olması
mümkün değildir.

TBMM Hükûmeti, 19 Ağustos 1920 tarihli özel
oturumunda Sevr Antlaşması’nı ele alarak antlaşmayı
imzalayan yetkilileri, onaylayan Şura-ı Saltanat (Danışma
Kurulu) üyelerini vatana ihanetle suçlayarak vatansız
sayılmaları kararını aldı. Aynı oturumda TBMM’nin ve
Ankara Hükûmeti’nin antlaşmayı tanımadığını ve yok
saydığını açıkladı.
Millî Mücadele’de Basın ve Basının Millî
Mücadele’nin Amacı Doğrultusunda
Örgütlendirilmesi ve Yönlendirilmesi
Türk basın tarihinin önemli bir evresi de hiç şüphesiz ki
Millî Mücadele Dönemi basınıdır. İstanbul ve Anadolu
basını olmak üzere iki ana kategori altında incelenen
dönem basını, aynı zamanda Millî Mücadele’yi
destekleyen ve Millî Mücadele’ye muhalif basın olarak da
ele alınabilir. Millî Mücadele Dönemi basınının en önemli
özelliği; Anadolu’da gazeteciliğin ve yerel basının
yükselişe geçmiş olmasıdır. İstanbul’un dışında pek çok
Anadolu şehri bu dönemde yeni gazete ve dergilerin
yayımlandığı önemli merkezler hâline gelmiştir.
Millî Mücadele Dönemi Türk basınının en büyük
sorunlarından biri ise sansür olmuştur. Özellikle işgal
bölgelerinde yayımlanan ve Anadolu hareketini
destekleyen gazeteler, sansürden fazlasıyla etkilenerek
çoğu zaman boş sütunlar hâlinde yayımlanmıştır.
Millî Mücadele Dönemi’nde Anadolu yayımlanan birkaç
gazete istisna büyük bir kısmı, Millî Mücadele’yi
destekledi. Dönemin tüm zorluklarına karşın yayınlarına
devam ederek Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer alarak
mücadeleye katkıda bulundu. Bu tarihlerde Ankara’da iki
önemli gazete yayımlanıyordu. İlk Yunus Nadi Bey’in
çıkardığı Yeni Gün Gazetesi diğeri de Hâkimiyet-i Milliye
gazetesidir.

Millî Mücadele yıllarında basın açısından önemli bir
merkez de İzmir’dir. Tüm işgal bölgelerinde olduğu gibi
İzmir basını da İtilaf devletleri, işgal sonrasında ise Yunan
yetkililerin sıkı sansürü altında yayın yaparak mücadeleyi
desteklemiştir.
Erzurum’da yayımlanan Albayrak Gazetesi, Ermeni
iddialarının merkezinde bulunan bölgenin haklarının
savunulmasında olduğu gibi gelişmelere karşı kamuoyu
oluşturulmasında ve halkın millî amaçlar doğrultusunda
birlikte hareket etmesinin sağlanmasında Anadolu basını
içinde oldukça önemli ve iyi bir örnektir. Benzer şekilde
Trabzon’da İstikbal, Balıkesir’de Ses ve Doğru Söz,
Kastamonu’da Açıksöz, Adana’da Yeni Adana, Pozantı,
Konya’da Babalık, Afyon’da İkaz ve Öğüt, Amasya’da
Emel, Samsun’da Ahali, Giresun’da Işık gibi pek çok
yerel gazete Millî Mücadele’nin basındaki destekçileri
oldu.
İstanbul basınında Millî Mücadele kuvvetli bir şekilde
desteklenememiştir. Bu durum üzerinde İstanbul’un işgal
altında olması, sansürün sıkı tutulması ve mücadeleyi
desteklemeyen yayın organlarının yarattığı olumsuz hava
gibi nedenler etkilidir.

TBMM Hükûmeti ilk günden itibaren yanıltıcı, doğru
olmayan cephe haberlerinin halkın moral ve
motivasyonunu olumsuz etkilediğinin farkındaydı. Bu ilk
günlerden itibaren propaganda ve basının topyekûn
mücadelede cephedeki silah kadar etkili olduğunun
bilincindeydi. Bunun için hem iç hem de dış kamuoyunu
doğru bilgi ile bilgilendirmek, aynı zamanda da Millî
Mücadele’nin haklı gerekçelerini açıklayarak karalayıcı ve
yıkıcı propagandaya engel olmak amacıyla Anadolu
Ajansını ve Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğünü
kurarak Resmî Gazete’yi çıkardı.
Millî Mücadele’nin Maddi ve Manevi Temelleri
Millîi Mücadele’nin lider kadrosu vatanın ve milletin
kurtuluşu ve bağımsızlığı için yola çıktıklarında pek çok
zorlukla yüzleşmek durumunda kalmışlardı. 19. yüzyıldaki
büyük ve uzun soluklu savaşlar sonunda büyük toprak
kayıpları vererek ve sürekli olarak küçülen, siyasal,
sosyal, ekonomik yapısı yanın da demografik yapısı da
değişen Osmanlı Devleti’nde savaş yorgunu bir halk
oluşmuştu. Topyekûn bir seferberliğe ihtiyaç duyulan
günlerde halkın desteği olmazsa olmaz bir unsurdu.
Mustafa Kemal Paşa, henüz cepheden yeni geldiği
İstanbul’dan başlamak üzere halkın mutlaka
uyandırılması, bilgilendirilmesi ve sürece dâhil edilmesi
gerektiğini savunuyordu. Anadolu’ya çıktığı ilk andan
itibaren de halkın mücadelenin ana unsuru olduğunu, bu
nedenle de kurtuluşun onun azim ve kararlılığında
olduğunda ısrar etmişti.

Tarihin dışına atılmak ve yok edilmek istenen Türk
halkının yaşayabilmesinin tek yolu yeniden mücadele
etmekti. Millî Mücadele önderleri ilk iş olarak toplumun
psikolojik olarak yeni bir mücadeleye hazırlanması ve öz
güven kazanması durumu ile ilgilenerek işe başladılar.
Psikolojik hazırlık evresinde halkı yönlendiren insan
kaynağı ise, başta Millî Mücadele önderleri, ordu
komutanları, gazeteciler, aydınlar ve din adamlarıydı.
Millî Mücadele’nin lider kadrosunun tamamı, II.
Meşrutiyet Dönemi içinde şekillenmiştir. 1908’den
sonraki her siyasal, sosyal, ekonomik gelişme bu kadronun
vatan algısı ve anlayışı üzerinde etkili oldu.
Kurtuluş Savaşı’nın lojistik desteğini dört ana grupta
toplamak mümkündür: Anadolu’nun kendi imkânlarının
zorlanması, İstanbul’daki depolardan silah ve cephane
kaçırılması, Fransa, İtalya, Almanya ve diğer Avrupa
ülkelerinden silah satın alınması, Sovyet Rusya’dan
yardım sağlanması.

Millî Mücadele’nin en öncelikli hedefi, millî sınırlar
içinde tam bağımsızlıktır. Bu doğrultuda özellikle
hazırlanan genelgeler ve düzenlenen kongrelerle bu hedefe
ulaşmak için nelerin yapılması ve hangi prensipler
etrafında hareket edilmesi gerektiği tespit edildi.
Uzun yıllar devam eden savaşlar Osmanlı Devleti’nin
olduğu gibi milletin kaynaklarını da azalttığı için Kurtuluş
Savaşı’nın mali kaynakları oldukça sınırlıydı. Türk halkı,
içinde bulunduğu zorluklara rağmen elinde kalan son
imkânını kurtuluş için seferber etmiştir. Kurtuluş
Savaşı’nın mali kaynaklarını iç kaynaklar ve dış kaynaklar
olmak üzere iki ana başlık altında ele almak mümkündür.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!