Menü Kapat

Ünite 4: Tefsirin Doğuşu ve Tedvini – Tefsir Tarihi ve Usulü

Bilindiği gibi sözün olduğu yerde açıklama, anlama ve
yorumlama faaliyeti kendiliğinden bir ihtiyaç olarak
ortaya çıkmaktadır. Bu türden bir faaliyet Tevrat ve İncil
gibi önceki kutsal metinler için de söz konusudur. Bu ilâhî
kitapların sonuncusu olan Kur’ân da tabiatıyla bu anlamda
bir faaliyete ihtiyaç duymaktadır. Onun metnine yönelik
tefsîr faaliyeti de hiç kuşkusuz Hz. Peygamber (sav)’le
başlamıştır.

Hz. Peygamber (sav) Döneminde Tefsir

Resûlullah (sav)’a gelen vahiyler çoğu zaman ashab
tarafından anlaşıldığı için hiçbir açıklamayı gerektirmezdi.
Böylesi durumlarda o, inen âyetleri tebliğ etmekle
yetinirdi. Ancak bazen de bunun tersi olur, açıklama
zarureti doğardı. O zaman da genellikle Hz. Peygamber
(sav) ihtiyaç duyulduğu kadar tefsîr ederdi. Meselâ Yüce
Allah namazı, orucu, haccı, zekâtı farz kılmış; ancak
bunların nasıl yapılacağını, şartlarını, miktarlarını,
mânilerini açıklama işini sünnete bırakmıştır. Ayrıca
avlanma, hayvanları boğazlama, nikâh, talak vb. birtakım
hususlar aynı şekilde sünnetle açıklanmıştır. İşte sünnet,
Kur’ân’ ı açıklamaya yönelik bu görevi gelişigüzel değil
belli bir şekil ve usüllerle gerçekleştirmiştir.

Mücmelin Tebyini

Mücmel, kendisinden ne kastedildiği anlaşılmayacak
derecede kapalı olan âyet demektir. Bunların bir kısmı
Yüce Allah, bir kısmı da Hz. Peygamber (sav) tarafından
açıklanmıştır. Allah Resûlü (sav)’nün açıkladığı nasların
başında ahkâm, gayb, yaratılış, kader, kıyâmet vb.
konuları içeren âyetler gelmektedir.

Mübhemin Tafsili

Mübhem genel anlamıyla birr belirsizliği ve anlamdaki
karmaşayı tanımlamaktadır. Bu açıdan dini kurallarda bir
müphemlik olduğunda sahabelerin rivayetleri temel
alınmaktadır.

Mutlakın Takyidi

Mutlak, herhangi bir lafzın anlam yönüyle kayıt altına
alınmaması, bir başka kelime ya da niteleme ile
belirginleştirilmemesi demektir. Dolayısıyla mutlakın
takyîd edilerek belirgin hale getirilmesi de kaçınılmazdır.
Böylesi durumlarda da bazen Kur’ân, Allah Resûlü’ünün
sünnetiyle takyîd edilmiştir.

Müşkilin Te’lîfi

Müşkil, sözlük anlamı olarak karmaşıklığı
tanımlamaktadır. Tefsir açısından ise kuranda birbirinin
zıddı gibi gözüken ayetler arasında bağlantı kurmayı
tanımlamaktadır. Bu açıdan birbiri ile çelişkili gibi
gözüken ayetler Hz. Peygamber (sav) tarafından
yorumlanmaktadır. Örneğin Kuran’da cehenneme
girmeyecek kimse kalmayacak ayeti bulunmaktadır. Bu
Ayet Hz. Peygamber (sav) tarafından yorumlanmış,
inananların cehenneme gitse bile onlar için orada bir
cennet oluşturulacağı açıklaması getirilmektedir.

Peygamberimiz (sav)’in Tefsîr Ettiği Âyetlerin
Miktarı

Hz. Peygamber (sav)’in Kur’ân’a dair beyanlarının miktarı
konusunda âlimler farklı görüşler ortaya atmışlardır.
Onların bazısı Resûlullah (sav)’ın Kur’ân’a yönelik
izahlarının çerçeve itibariyle onun bir kısmını
oluşturduğunu ileri sürmekte; bazısı da söz konusu
beyânların, Kur’ân’ın tamamını içerdiğini iddia
etmektedirler.

Kur’ân’ın Bir Kısmını Tefsîr Ettiği İddiası
Kaynaklardan öğrendiğimize göre Peygamberimiz(sav)in
Kur’ân’a yönelik tefsîri, onun bir kısmını içermektedir
tezini ortaya atan ilk İslâm bilgini Gazâli’dir. Ondan sonra
da Süyûtî bu görüşü savunmuştur. Hz. Peygamber (sav)’in
Kur’ân’ın bir kısmını tefsîr ettiğini ileri süren bu bilginlerin
dayandıkları delillerden bazıları şunlardır:

• Hz. Peygamber (sav) Kur’ân’ın tamamını tefsîr
etseydi, “onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı?
Yoksa kalpleri kilitli mi?” (Muhammed (47), 24)
gibi,onu anlamaya teşvik eden âyetlerin bir
anlamı kalmazdı.

• Hz. Âişe naklettiği bir hadiste şöyle demiştir:
“Hz. Peygamber (sav), Cebrâil’in kendisine
öğrettiği belirli âyetlerden başka Kur’ân’dan bir
şey tefsîr etmezdi”. Dolayısıyla bu haber, söz
konusu tefsîrin belli âyetlerle ilgili olduğunu
ifade etmektedir.

• Hz. Peygamber (sav)’in Kur’ân’a dair beyanları
onun, sadece manası anlaşılmayan âyetleriyle
ilgilidir. Dolayısıyla manaları açık olan âyetlerin
tefsir edilmesine gerek bulunmamaktadır. Bugün
elimizde mevcut olan hadis kitapları
incelendiğinde görülür ki Hz. Peygamber’in
Kur’ân tefsîrine yönelik merfû rivâyetleri sayıca
azdır. Bu da onun Kur’ân’ ın bir kısmını tefsîr
ettiğinin çok açık bir kanıtıdır.

• Resûlullah (sav), Kur’ân’daki her âyetin manasını
açıklasaydı, o zaman İbn Abbâs için, “Allah’ım
onu dinde fakih kıl ve ona te’vîli öğret” diye dua
etmesinin bir anlamı olmazdı. Zira bu dua,
kendisinden sonra İbn Abbâs’ın, gerektiğinde
Kur’ân’ı tefsîr etmesi konusundaki temennisini
ifade etmektedir.Kaynakların belirttiğine göre
Ahmed b. Hanbel “megâzi (kahramanlık
kıssaları), melâhim (harp tarihi) ve tefsîr gibi üç
şeyin aslı yoktur” demiştir. Hz. Peygamber (sav)
Kur’ân’ın tamamını tefsîr etmiş olsaydı, Ahmed b.
Hanbel tefsîri, asılsız olarak nitelendirdiği
megâzi ve melâhimle birlikte zikretmezdi.
Kuran’nın Tamamını Tefsir Ettiği İddiası
Bu yaklaşım temel olarak kuran gibi her asra hitap edecek
bir kelamın ayrıntılı bir tefsirinin onun Hz. Peygamber
Efendimiz (sav) tarafından yapılması gerektiği tezine
dayanır. Bu konuda İbni Teymiye başı çeken
düşünürlerdendir. İki yaklaşım da değerlendirildiğinde
Peygamber Efendimiz (sav), Kuranın bütün ayetlerini
tefsir etmemiştir. Sadecce karışıklığa yol açabilecek
ayetleri tefsir etmiştir.

Nebevî Tefsîrin Fonksiyonu ve Değeri

Peygamberimiz (sav) öncelikle anlam açısından karmaşık
ayetlere bir açıklama getirmiştir. Bu duruma beyan
denilmektedir. Ayrıca Peygamber Efendimiz (sav)’e
Allah-u Teala (cc) tarafından hüküm koyma yetkisi
verilmiştir. Bu açıdan Kuran’da belirgin olmayan
durumlara Peygamberimiz (sav) kendi hüküm koyarak
açıklamalar getirmektedir. Bu açıdan Sünnet ile Kuran’ın
hükümleri arasında İslam bilginleri bir fark
gözetmemişlerdir. Hz. Peygamber (sav)’in sünneti
Kur’ân’dan sonra tefsîr için gerçek bir kaynaktır. Ancak
sünnetin tefsîrdeki kullanımına da özen göstermek
gerekmektedir. Çünkü sünnete karışmış zayıf ve uydurma
rivayetlerin sayısı çoktur.

Sahâbe Dönemi Tefsiri

Sözlü nakil dönemi içinde yer alan bir tefsîr çeşidi de
ashâbın şifâhî rivâyetleridir. Bu rivâyetler tefsîr tarihi
açısından -Hz. Peygamber (sav)’in Kur’ân’a dair
beyanlarından sonra- ikinci sırayı almaktadır. Çünkü
sahâbîler Arap oldukları için Arap dilinin üslup ve
inceliklerini, Arap örf ve âdetlerini iyi biliyorlardı. Eski
medeniyetlerin ve felsefi akımların etkisinden oldukça
uzak yaşadıklarından dolayı zihinleri berraktı. Aynı
zamanda üstün bir idrâk gücüne ve sarsılmaz bir imana
sahiptiler. Yaklaşık yirmi üç sene boyunca Kur’ân’ ın
inişine bizzat şâhit olup, bu esnada meydana gelen olayları
müşâhede etmişlerdi. Ayrıca Resûlullah (sav)’ın çeşitli
vesilelerle yapmış olduğu açıklamaları dinleyerek
nassların içsel anlamlarına ulaşabiliyorlardı. Bütün bunlar
sahâbîlerin bir taraftan ilim ve imân yönünden belli bir
olgunluğa erişmesini sağlıyor, diğer taraftan da Kur’ân
nasslarını tefsîr etme konusunda kendilerine,
Resûlullah’tan sonra en güvenilir nesil olma statüsü
kazandırıyordu.

Sahabenin Tefsîr Metodu

O dönemde bir kısım sahâbî Kur’ân âyetlerini yorumlama
noktasında çok duyarlı hareket ederek, nassları kendi
tercihleri doğrultusunda anlamlandırmayı ilâhî irâdeye
müdâhele olarak telakki ediyor; bunun için de böyle bir
müdâheleden uzak durmayı daha isabetli bir yol olarak
görüyorlardı.

Bir kısım sahâbî de naklin bulunmadığı yerde kendi
içtihâdlarıyla Kur’ân’ı tefsîr etme cihetine gidiyordu. Bu
durumdaki sahâbîler, herhangi bir âyeti tefsîr ederken
öncelikle Kur’ân’a, sonra da Resûlullah’ın sünnetine
başvuruyorlar; şayet aradıklarını bu iki kaynakta
bulamazlarsa, o takdirde kendi içtihadlarıyla tefsîr
ediyorlardı. İçtihadî tefsîrlerinde de genel olarak ya dil ya
da din konusuna önem veriyorlardı. Çünkü Kur’ân, kendi
ana dilleriyle nâzil olduğu için onun lafız ve terkiplerini ve
bu terkiplerin inceliklerini iyi biliyorlardı. Bu bakımdan
sahâbiler bir taraftan dil tahlilleriyle diğer taraftan da eski
Arap şiiriyle istişhâdda bulunmak suretiyle Kur’ân’ı tefsîr
etmişlerdi.

Sahâbe Tefsîrinin Genel Özellikleri

Sahâbîlerin yapmış olduğu tefsîrin genel özelliklerini
şöylece sıralamak mümkündür:
• Sahâbîler Kur’ân’ ı âyet âyet baştan sona tefsîr
etmemişlerdi. Zira onlar, Kur’ân’ ın tümünü tefsîr
etmeye ihtiyaç duymuyorlardı. Bu yüzden
yaptıkları açıklamalar, garip, muğlak, müphem,
müşkil ve mücmel lafızlarla sınırlı idi.
• Zaman zaman sahâbîler arasında bir kısım
ihtilâflar ortaya çıkmıştı. Ancak bu ihtilâflar tezat
ihtilâfı olmayıp tenevvü (çeşitlilik) ihtilâfı idi.
• Ahkâm âyetlerinden hüküm istinbatınd bulunmuş
değillerdi.
• Tefsîr bu dönemde henüz tedvin edilmemişti.
• Âyetlerin nuzûl sebeplerini açıklamışlardı.
Onların en önemli özelliği âyetlerin inmesine
sebep olan olaylara şâhit olmalarıydı.
Sahâbenin Tefsîrde Müracaat Ettiği Kaynaklar
Sahâbe Kur’ân’ı tefsîr ederken bazı yöntem ve kaynaklara
başvurmuştur. Bunları şöylece sıralamak mümkündür:
• Kur’ân’ ın Kur’ân’la tefsîri.
• Kur’ân’ ın Sünnetle tefsîri.
• Şiirle istişhad etmek.
• Yahudi ve Hirıstiyan kültürleri.
• Kendi ictihatları.

Önde Gelen Bazı Sahâbi Müfessirler

Tefsîrde temayüz etmiş sahâbiler arasında Hz. Ebû Bekir,
Hz. Osman, Hz. Ali, Abdullah b. Abbâs, Abdullah b.
Mes’ûd, Ubey b. Ka’b ve Ebû Musâ el-Eş’arî’nin isimleri
zikredilmektedir. Ancak Kur’ân nasslarının yorumunu
içeren rivâyetlerin sayısı ile tefsîr ilmine yaptıkları katkı
bakımından söz konusu sahâbîler farklı konumlara
sahiptirler. Sözgelimi tefsîrde rivâyetlerinin fazlalığı esas
alınarak bir sıralama yapılacak olursa:
Abdullah b. Abbas (ra): İbn Abbâs hicretten üç yıl kadar
önce Mekke’de doğmuştur. Annesi Hz. Hatice’den hemen
sonra Müslüman olan Ümmü’l-Fazl Lübâbe’dir. Hz.
Peygamber (sav)’e olan sevgi ve bağlılığı sebebiyle onun
takdirini kazanmıştır.

Abdullah b. Mes’ûd (ra): Tesirde isminden en çok söz
edilen diğer bir sahâbi de Abdullah b. Mes’ûd’dur. İbn
Mes’ûd fakir bir ailenin çocuğu olduğu için İslâmiyet’ten
önceki hayatı pek bilinmemektedir. Çocukluğunda Ukbe
b. Ebî Muayt’ın sürülerine çobanlık yaptığı ve Müslüman
olduktan sonra azılı bir İslâm düşmanı olan Ukbe’nin
yanından ayrıldığı belirtilmektedir. Mekke’de diğer
Müslümanlarla birlikte İbn Mes’ûd da müşriklerin eziyet
ve işkencelerine mâruz kalmış ve bundan kurtulmak için
Habeşistan’a hicret etmiştir. Hz. Peygamber (sav)
zamanındaki bütün savaşlara katılan İbn Mes’ûd, Bedir’de
savaştan bir önceki gece keşif yaparken yaralı olarak
bulduğu Ebû Cehl’i öldürmüş, bu yüzden de Hz.
Peygamber (sav) tarafından övülmüştür.

Ubeyy b. Ka’b (ra): Ebu’l-Münzir ve Ebu’t-Tufeyl
künyesinin sahibi olan Ubey b. Ka’b Hazreç kabilesine
mensup bir sahâbidir. Akabe biatına ve Bedir gazvesine
iştirak etmiştir. Hz. Peygamber (sav) Medine’ye hicret
ettiği zaman orada Allah Resûlü’ne ilk vahiy kâtipliği
yapan zattır. Çoğunluğun kanaatine göre o, Hz. Ömer
(ra)’in hilâfeti zamanında (30/650) vefat etmiştir.
Hz. Ali (ra): İslâmî kaynaklara göre hicretten yaklaşık 22
yıl önce (mîlâdî 600) Mekke’de dünyaya gelmiştir.
Babası, Hz. Peygamber (sav)’in amcası Ebû Tâlib, annesi
de Fâtıma bint Esed b. Hâşim’dir. Hz. Ali beş yaşından
itibaren Peygamberimizin (sav) yanında büyümüş ve daha
çocuk yaşta iken (9 veya 10) Hz. Muhammed (sav)’in
peygamberliğine iman etmiştir.

Tabiun Dönemi Tefsiri

Tâbiîler, sahâbeden sonra tefsîrde önemli rol üstlenen bir
nesildir. Hz. Peygamber (sav)’e ulaşamamış olmaları,
onların bu ilme karşı olan şevklerini azaltmamıştır. Çünkü
tâbiîler tefsîr konusunda Hz. Peygamber (sav)’den feyz
alan sahâbîlerden faydalanmışlardır. Bu da söz konusu
nesli, daha sonrakilerle ashâb arasında bir köprü
konumuna getirmiştir.

Tefsîr Mektepleri

Çeşitli yörelere vazifeli olarak giden sahâbîler, İslâm’ın
egemenliği altına giren bu beldelerde tedris (öğretim)
halkaları kurmaya ve etraflarına topladıkları insanlara,
Kur’ân’ı ve Hz. Peygamber (sav)’in sünnetini öğretmeye
başladılar. Sahâbîlerin bu ilmî faaliyetleri sonucunda
şehirlerde birçok ekol/mektep oluştu ki bu ekollerin
öğretmenleri sahâbîler, öğrencileri de tâbiîlerdi. Bunlardan
üç tanesi tefsîrde şöhrete ulaştı:

Mekke Tefsîr Mektebi: İlk tefsîr mektebi Mekke’de
kurulmuştu. Kurucusu, Müslümanların tefsirde en büyük
otorite kabul ettiği Abdullah b. Abbas’tı. Dini doğru
anlaması ve Kur’ân’ın derin anlamına nüfûz edebilmesi
için Hz. Peygamber (sav)’in duâsına mazhar olan İbn
Abbas, Kur’ân konusundaki bilgisi sebebiyle Hz. Ömer
tarafından da saygı görmüştü.
Medine Tefsîr Mektebi: Tâbiiler devrinde kurulan ikinci
bir ekol/mektep Medine’de Ubey b. Ka’b’ın faaliyetiyle
ortaya çıkmıştı. Bilindiği üzere Medine, Hz. Peygamber
(sav)’in İslâm dinini yaymak üzere hicret ettiği ve bilhassa
ahkâmla ilgili âyetlerin inişine sahne olan bir beldedir.
Resûlullah’ın vefatından sonra da ashâbın uzun zaman
ayrılmayıp bu mukaddes şehirde ikamet etmesi ve âlim
sahâbîlerin sayı itibariyle diğer ilim merkezlerine nisbetle
burada daha fazla bulunması, bu ekolün/mektebin değerini
ortaya koymaktadır.

Kûfe Re’y Mektebi: Sözünü ettiğimiz mekteplerin
üçüncüsü ise Abdullah b. Mes’ûd (ra) tarafından Kûfe’de
kurulmuştu. Denildiğine göre küçük yaşlardan itibaren Hz.
Peygamber(sav)’in yanından ayrılmayan ve onunla
beraber bütün seferlere katılan İbn Mes’ûd, aynı zamanda
Resûlullah(sav)’ın vahiy kâtiplerinden biriydi. Bu
münasebetle Hz. Peygamber(sav)’in Kur’ân’a yönelik
açıklamalarını daha fazla dinleme imkânını elde etmiş;
böylece tefsîrde büyük bir ün kazanmıştı.

Tâbiûn Tefsîrinin Genel Nitelikleri
Nasıl ilk muhatap topluluk olan Ashâbın Kur’ân’a dair
beyanlarının kendine özgü bir niteliği söz konusu ise,
onlardan sonra gelen ve tefsîre büyük hizmetlerde bulunan
tâbiûn tefsîrinin de kendine has bir takım özellikleri
bulunmaktadır. Bunlar maddeler halinde şöyle
sıralanabilir:
• Sahâbe tefsîri manası kapalı olan âyetlerle sınırlı
iken tâbiiler döneminde Kur’ân’ ın bütünü tefsîre
konu olmuştur.
• Tâbiûn tefsîrinde kelime açıklamaları yanında,
geniş fıkhî izahlar, âyetlerden istinbât ve istidlâl
yoluyla çıkarılan hükümler ve tarihi bilgiler de
yer almıştır.

• Şiirle istişhâd metoduyla bazı lafızları açıklamak
ve bazı garip lügatları şerh ve izah etmek de bu
dönemin bir başka özelliğidir.

• Tâbiîler Kur’ân’da geçen kıssalarla manası
müphem olan âyetlerin tafsilatını öğrenebilmek
için Ehl-i kitap âlimlerine fazla müracaatta
bulunmuşlardır. Dolayısıyla isrâiliyat denilen
gayr-i İslâmî bilgiler, sahâbe dönemine kıyasla
daha çok bu devirde Kur’ân tefsîrine girmişti.

• Bu dönemde de tefsîr, henüz tedvin edilmiş
değildi. Tefsîre dair haberler yine şifâhî olarak
aktarılmıştı. Ancak bu haberler, Mekke, Medine
ve Kûfe gibi belli başlı ilim muhitlerinde
yerleşmiş olan ashâbın ileri gelenleri tarafından
rivâyet edilmiş; böylece tâbiûn dönemindeki
rivâyetlerde bir ekolleşme meydana gelmiştir.

• Tâbiiler herhangi bir Kur’ân âyetini tefsîr ederken
bazen de kıyas yolunu kullanırlardı. Yani
bildikleri bir âyetin tefsîrinden hareketle
çıkarsama yöntemiyle tefsîr etmeye
çalışıyorlardı. Bu da tâbiiler döneminde
boşlukların doldurularak tefsîre yeni birçok
görüşün ilave edilmesi anlamına gelmektedir.

TEFSİRİN TEDVÎNİ

Tefsîr daha önce belirttiğimiz gibi tedvîn edilmeden yani
yazıya geçirilmeden önce ashâb ve tâbiûn döneminde
sözlü nakil yoluyla aktarılıyordu. Etbâu’ttâbiîn dönemine
gelindiğinde ise tefsîr rivâyetleri artık yavaş yavaş bir
araya toplanarak yazılmaya başlanmıştı. Bu, tefsîr
açısından çok önemli bir adımdı. Çünkü sözlü olarak
yapılan nakiller zamanla unutulabilir veya değiştirilebilir,
eksiltme ve çoğaltma gibi durumlarla karşılaşılabilirdi.
Oysa nakledilecek bilgiler yazıyla tespit edilip korunduğu
zaman artık bu tür olumsuzluklar söz konusu değildir.

Tefsîre dair birikim tedvin edilmesine edilmişti belki ama
bu, 150 yıllık bir gecikmeyi de beraberinde getirmişti. Zira
ilk iki nesil boyunca şifâhen nakledilen tefsîr rivâyetleri,
ancak etbâu’t-tâbiîn döneminde yani hicrî ikinci asrın
ikinci yarısında tedvin edilebilmişti.

Tedvin Dönemi Müfessirleri ve Tefsîrleri

Mukâtil b. Süleyman (et-Tefsîrü’l-kebîr): Belh şehrinde
dünyaya gelen Mukâtil, Merv ve Bağdat’ta ilim tahsil
etmiş, daha sonra da Basra’ya giderek ölünceye kadar
(150/767) orada yaşamıştır. Selef âlimlerinden olan
Ahmed b. Hanbel ve İmâm Şâfii Mukâtil’i tefsîr ilminde
bir otorite kabul etmektedir.

Süfyânu’s-Sevrî (Tefsîrü’s-Sevrî): es-Sevrî, tebe-i tâbiînin
önemli şahsiyetlerinden biridir. Hicrî 95 veya 97
senesinde dünyaya geldiği bildirilmektedir. Babası,
Kûfe’nin güvenilir muhaddislerinden biri olan Sa’îd b.
Mesrûk’tur. Annesi de zühd ve takvası ile tanınmaktadır.
Müthiş bir ezber kabiliyetine sahip olduğu söylenen esSevrî’nin bütün muhaddisler
tarafından güvenilir (sîka) bir
râvi olduğu ileri sürülmektedir. Kur’ân’a dair geniş bilgisi
sebebiyle yaşadığı dönemin en büyük müfessirlerinden
biri kabul edilmiştir. Hac farîzasını ifâ etmek üzere
Mekke’ye gittiğinde mevcut idarecileri tenkid ettiği için
bir müddet hapsedilmiş, sonra da Basra’ya giderek
161/777’de orada vefat etmiştir. Sözünü ettiğimiz
müellifin kaleme aldığı tefsîr, Tefsîrü’s-Sevrî adıyla
bilinmektedir.

Yahyâ b. Sellâm (Tefsîru Yahya): Müfessirin tam adı
Yahya b. Sellâm b. Sa’lebe et-Teymî’dir. Müfessir Yahyâ,
ilk asırlarda İslâm’ın önemli ilim merkezlerinden biri
sayılan Kûfe’de 124/741 senesinde dünyaya gelmiştir.
Hayatı hakkındaki bilgiler yok denecek kadar azdır.
Sadece menkıbe türü anlatımlara rastlanmaktadır.
Biyografik eserlerden öğrenebildiğimiz sadece onun
182/798 senesinde Kayravan’a yerleştiği ve 200/815 de
hac görevini yerine getirdikten sonra Kayravan’a geri
dönerek orada vefat ettiğinden ibarettir. Musannafât sahibi
olan Yahyâ’nın ayrıca bir de tefsîri vardır. Söz konusu
tefsîr, müfessirin ismiyle Tefsîru Yahya diye anılmaktadır.
Ferrâ (Meâni’l-Kur’ân): Asıl adı Yahyâ b. Ziyâd olan
Ferrâ 144/761 senesinde Kûfe’de dünyaya gelmiş,
çocukluğunu ve ilk tahsil yıllarını burada geçirmiştir.

Bilgi ve görgüsünü geliştirmek maksadıyla daha sonra Basra’ya
giden Ferrâ, kaynakların belirttiğine göre başlangıçtan beri
lügat ve tefsîr ilmine daha fazla ilgi göstererek bu
konularda büyük lügat âlimi Halil b. Ahmed’den ve yine o
dönemin meşhur âlimlerinden biri olan Yûnus b.
Habib’ten ders almıştır. Meâni’l-Kur’ân, Ferrâ’nın tefsîr
sahasında kaleme almış olduğu en meşhur eseridir.

Ebû Ubeyde (Mecâzu’l-Kur’ân): Basra nahivcilerinin en
meşhurlarından biri olan Ebû Ubeyde Ma’mer b. elMüsennâ,
Basra’da dünyaya gelmiş ve orada yetişmiştir.
Tenkitçi bir üsluba sahip olması sebebiyle aleyhinde çok
şey söylenmiş; bazıları onu Hâricilikle bazıları da
Kaderiyecilikle itham etmiştir. Şahsına karşı yapılan bütün
bu hücumlara rağmen kendi döneminde yaşayan birçok
âlim de ondan övgü ile söz etmektedir.

Abdurrezzâk b. Hemmâm (Tefsîr): Hicrî 126 (743-744)
yılında San’a’da doğan Abdurrezzak ilk tahsilini aile
çevresinde yapıp yirmi yaşlarında ilmî seyahetlere
çıkmıştır. Hicâz, Şâm ve Irak gibi ilim merkezlerinde
Ma’mer b. Râşid, Süfyânu’s-Sevrî, Süfyân b. Uyeyne,
Mâlik b. Enes ve diğer âlimlerden hadis ve fıkıh ilimleri
tahsil etmiştir. Abdurrezzak Tefsîr adıyla bir eser kaleme
almış ve o bu eserinde sahâbe, tâbiûn ve etbâu’t-tâbiinden
nakillerde bulunmuştur.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!