MenüKapat

Ünite 3: Allah İnancı – İslam İnanç Esasları

İslam dininin iman esaslarından ilki Allah’a imandır.
Allah’ın varlığına iman bu dinin inanç sisteminin özünü
oluşturur.
Allah’a iman, aynı zamanda insanın yeryüzüne geliş
gayesidir. İnsanın dünyadaki asıl görevi kâinatı yaratan
yüce güce inanmak ve onun emirlerini yerine getirmektir.

Allah’ın Varlığı

Allah’ın varlığı, varlık türlerinin en üst mertebesini
ilgilendirmesi nedeniyle kendine özgü bir nitelik taşır.
Kur’anda, inancın duyularla idrak edilemeyen mutlak
varlığa kayıtsız şartsız bağlılığı esas alan bu yönü, “gayba
iman” olarak belirtilmiş ve müminlerin özelliklerinden
sayılmıştır. (el-Bakara 2/3)
Allah inancı insanda doğuştan varolan bir özelliktir.
Kur’ân-ı Kerîm’de yaratılış anında varolan bu duygu
“fıtrat” kavramı ile ifade edilir (er-Rûm 30/84).
çıkarılmasından ibarettir. Bir hadiste her doğan insanın bu
fıtrat üzerine doğduğu ancak ailesinin müdahalesiyle
yahudi, hıristiyan veya Mecusî olmaya yöneltildiği
bildirilmektedir (Buhârî, “Cenâiz”, 80, 93; Müslim,
“Kader”, 22).

Allah’ın Varlığını Kanıtlayan Deliller

İslam’da Allah’ın varlığını ispatlamak için yapılan tüm
faaliyetlere “isbât- ı vâcip” denir. İslam âlimleri isbât-i
vâcib’in gerekliliğini imanda taklitten tahkike yükselme,
yani körü körüne bağlanmaktan bilinç seviyesine
yükselme ihtiyacı ile açıklarlar.
Kur’an-ı Kerîm’de Allah’ın varlığından çok birliğine
vurgu yapılmaktadır. Bunun sebebi, insanların yaratıcı
gücü inkâr etmelerinin zorluğuna karşın ona ortak
koşmaya (şirk) yönelik gösterdikleri eğilimdir. anlaşılması
kolaylaşır. Cahiliyye Arapları Allah’a inanmakla birlikte
ona ulaşmak için putları aracı kılıyorlar ve onlara bazı
üstün özellikler vererek Allah’a şirk koşuyorlardı. Kur’an
bu durumu açıkça şöyle ifade etmektedir. “İyi bilin ki,
halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar
edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok
yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz
Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında
hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör
olanları doğru yola iletmez” (ez-Zümer 39/3).

İslâm âlimleri Allah’ın varlığını genelde kozmolojik ve
teleolojik delillere dayalı bir yöntem içinde ispatlamaya
çalışmışlardır. Bu amaçla âlimler arasında hudûs, imkân
ve gaye ve nizam delilleri şöhret bulmuştur. Bu delillere
modern dönemde ortaya çıkan dinî tecrübe ve ahlâk
delillerini de ilave etmek mümkündür.

a. Hudûs Delili:
Hudûs delili, evrenin yaratılmış olduğu ve her yaratılmışın
da bir yaratıcıya muhtaç olduğundan hareketle Allah’ın
varlığını ispata çalışan bir delildir.

b. İmkân Delili
İmkân delili, bir önceki delilin aksine daha çok İslam
filozofları tarafından kullanılmıştır. Varlıkları zorunlu
(vâcib) ve zorunsuz (mümkün) varlıklar olmak üzere ikiye
ayıran bu delile Aristo’da da rastlanmaktadır.

c. Gaye ve Nizam Delili:
İslâm düşüncesinde gaye ve nizam delili olarak bilinen
teleolojik delil, temelde evrende bir düzenin olduğu ve bu
düzendeki her varlığın belirli bir gayeye yönelik olarak
yaratıldığı öncülünden hareket eder. Neticede, bu düzenin
kendiliğinden meydana gelemeyeceği dolayısıyla da bir
yapıcısının olması gerektiği sonucuna ulaşır.

İslam düşünce tarihinde isbât-ı vâcib amacıyla yukarıda
zikredilen deliller dışında başka deliller de kullanılmıştır.
Bunlardan dînî tecrübe delili, insanın şahsî tecrübesiyle
yaşadığı ve sonuçta onu inanmaya götüren manevi
deneyimleri esas almaktadır.

Allah’ın Birliği: İslâm dininin insanlığa sunduğu
ulûhiyyet anlayışında “tevhid” düşüncesi büyük bir önem
taşır. İslam’ın Allah kavramı etrafında örgülediği sistemin
merkezinde bu düşünce bulunur. Allah’ın birliğini ifade
eden tevhid, inancın yapısına rengini veren en temel
ilkedir. Bu nedenle İslâm dinine “Tevhid Dini” denildiği
de bilinmektedir.

İslâmiyetin ortaya çıkışından önce Araplar, ulûhiyet
hakkında Allah’ın şanına yakışmayacak bazı inanışlara
sahiptiler. Onlar, putlara tapınıyor, tabiat varlıklarına
tanrısal özellikler veriyorlardı. Ayrıca onlar putların
üzerinde yüce kudret sahibi bir Tanrı’nın varlığını da
kabul ediyorlar, putların o Tanrı’ya aracı olacağına
inanıyorlardı. Bu dönemde Hıristiyanlar, üçlü bir tanrı
anlayışına (Baba, Oğul, Rûhu’l-kudüs) sahiptiler.
İslâm dini gerçek manada tevhid inancını insanlığa
sunmuş, gönüllere yerleştirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de
müslümanlar, bütün insanlığın faydalanması için yaratılan
ve her tür aşırılıktan sakındırılan “mutedil bir ümmet”
olarak nitelenmektedir (el-Bakara 2/143).

Allah’ın İsimleri ve Sıfatları

a. Allah’ın İsimleri:
Allah Teâlâ’nın kendine has yapısını oluşturan zâtını idrak
etmek mümkün değildir. O’nun zâtı hakkında
söyleyeceğimiz yegâne şey, O’nun varolduğudur.
O’nun zâtı ve mahiyeti hakkında düşünmek de doğru
değildir. Nitekim bir hadiste “Allâh’ın yarattıkları üzerinde
tefekkür edin, fakat zâtı üzerinde düşünmeyin. Zîrâ siz,
O’nun kadrini (lâyık olduğu şekilde) aslâ takdîr
edemezsiniz.” buyrulmaktadır. Allah Teâlâ’yı tanımamıza
yarayan mâna ve kavramlara isim ya da sıfat denilir.
Kur’anda Allah’ın sıfatlarından değil isimlerinden
bahsedilmektedir. Kur’anda en güzel isimlerin O’nun
olduğu bildirilmekte ve bu isimlerle O’na dua etmemiz
istenmektedir. Ayette geçen “esmâü’l-hüsnâ” yani “en
güzel isimler” tabiri zamanla Allah’ın isimlerini niteleyen
bir kavram haline gelmiştir.

İslâm âlimleri esmâ-i hüsnâ listesinde bulunan isimleri
çeşitli şekillerde sınıflandırmışlardır. Bunlardan zâtî
isimler; mutlak manada Allah’ın zatını ilgilendiren;
elEvvel, es-Samed, el-Kuddüs, el-Celîl gibi isimlerdir.
Kâinati ilgilendirenler ise, tabiatın yaratılışına ve
işleyişine temas eden; el-Hâlik, el-Bârî ve el-Musavvir vb.
manalardır. Esmâ-i hüsnâdan insanla ilgili olan ilâhî
isimler ise; el-Adl, el-Hakem ve el-Fettâh gibi insana
yönelik olanlardır.

Esmâ-i hüsnâ konusunda rivayet edilen bir hadiste “Allah
Teâlâ’nın doksan dokuz isminin olduğu ve bunları sayanın
cennete gireceği bildirilmektedir” (Buhari, “Tevhid” 12;
Müslim, “Zikr”, 5, 6). Bu hadisin metninde yer alan
“saymak” ifadesi ezberlemek, kaynaklarından derlemek,
bunların gereği ile amel etmek ve mânalarını düşünmek
şeklinde de yorumlanabilir.
İlâhî isimler Yüce Allah’ı tanıtması yanında O’nun
kâinâtla ilişkisini kuran manalardır. Allah, el-Hayy
isminin gereği olarak canlılara hayat vermiş, onları
elHâlık ismiyle yaratmış, el-Kâdir ismi ile kâinatın
devamını sağlamıştır. Bu isimlerin insan davranışları
üzerinde de etkileri bulunmaktadır. Sözgelimi Allah’ın
elBasîr (gören), olduğunu bilen kimse her ortamda
davranışlarında dinin belirlediği çerçevenin dışına
çıkamaz. Allah’ın es-Semî’ (işiten) olduğuna gönülden
inanan kişi, dilini kötü sözden alıkoyar, O’nun er-Rahmân
ve er-Rahîm (esirgeyen-bağışlayan) olduğunu kavrayan
ise asla ümitsizliğe düşmez, et-Tevvâb (tövbeleri kabul
eden) olduğuna inanan ise tövbe kapısından uzaklaşmaz.

b. Allah’ın Sıfatları:
Allah Teâlâ’nın ne olmadığını bildiren ve olumsuz bir
manayı ondan uzaklaştıran sıfatlar çoğunlukla selbî veya
tenzihî sıfatlar olarak isimlenmiştir. Allah’ın ne olduğunu
anlatan müsbet manalara ise sübûtî veya zâtî sıfatlar adı
verilmiş, kâinatın yaratılışı ve idare edilişiyle ilgili
nitelikler ise fiilî sıfatlar olarak isimlenmiştir.

1. Selbî/Tenzihî Sıfatlar

Bu sıfatlar Allah’ı şânına yakışmayan, acziyet ve eksiklik
ifade eden, yaratılmışlık özelliği taşıyan ve bu sebeple de
O’ndan nefyedilmesi (tenzih) gereken sıfatlardır.
İslâm âlimleri, eğitim öğretimde kolaylık sağlamak ve bu
vasıfların anlaşılmasını temin etmek amacıyla ayetler
ışığında bazı terimler tespit etmişler ve selbî/tenzihî
sıfatları şöylece sıralamışlardır.
a) Vücud: Allah’ın varolması, yokluğunun
düşünülmemesidir. Allah’ın varlığı kendine özel bir
durumdur ve diğer varlıkların vücudundan tamamen
farklıdır. Allah’ın vücûd sıfatı aynı zamanda nefsî
yani sadece ona özgü bir sıfat olarak tanımlanır.
b) Kıdem: Allah’ın varlığının başlangıcının
olmamasıdır. Cenâb-ı Hak bir zamanlar yokken
sonradan var olan, başka bir deyişle yaratılan bir
varlık değildir. O’nun gerek zâtı, gerek ise sıfatları
için sonradan olmuşluk ya da yaratılmışlık söz konusu
değildir. O, zâtı ve sıfatlarıyla kadîmdir, ezelîdir.
c) Beka: Allah’ın varlığının sonunun olmamasıdır. O’nun
varlığı sonsuza kadar (ebedî) devam eder. O, fâni ve
ölümlü değildir. O’ndan başka her şey fânîdir, yok
olmaya mahkûmdur. Mezar taşlarına yazılan ve
“Ölümsüz olan sadece O’dur” ifadesi bu gerçeği dile
getirir. bâki kalacaktır” (er-Rahman 55/27).
d) Kıyam binefsihî: Allah’ın kendisiyle kâim olması ve
bu hususta başkasına ihtiyaç duymamasıdır.
e) Vahdâniyet: Tek ve bir olan, eşi, ortağı bulunmayan.
Yukarıda, “Allah’ın Birliği” konusunda da anlatıldığı
gibi Cenâb-ı Hak zâtında, sıfatların da, fiillerinde ve
ibadet edilmede birdir. Onu eşi, benzeri, ortağı,
yardımcısı ya da rakibi yoktur.
f) Muhâlefetün li’l-havâdis: Allah’ın sonradan olan
yaratıklara benzememesidir. Allah statü olarak
yaratılmışlık özelliği taşıyan her şeyden uzaktır.
“Hiçbir şey onun benzeri değildir” (eş-Şûrâ 42/11).

2. Sübûtî Sıfatlar

Bu sıfatlar Allah’ın zatına nispet edilen ve O’nun ne
olduğunu belirten niteliklerdir. Cenâb-ı Hakk’ın bu
sıfatlarla nitelenmesi ve bunların zıtlarından uzak
tutulması (tenzih) zorunludur.

a. Hayat: Allah’ın canlı ve diri olmasıdır.
b. İlim: Allah Teâlâ’nın bilme sıfatıdır.
c. Semî‘: Yüce Allah’ın her şeyi işitmesidir.
d. Basîr: Allah’ın her şeyi görmesidir.
e. Kudret: Allah’ın her şeye gücünün yetmesidir.
f. İrade: Allah’ın dilemesi ve istemesi anlamına
gelir.
g. Kelâm sıfatı: Allah’ın konuşma sıfatıdır.

3. Fiilî Sıfatlar

İlâhî sıfatlar içinde Allah-kâinat-insan ilişkisini ifade
edenler, fiilî sıfatlar grubunu oluşturmaktadır. Bu sıfatlar
da diğer sıfatlar gibi sonsuz olup daha çok “yapmak,
yaratmak ve oluşturmak” anlamlarına gelen tekvîn
kavramıyla ifade edilmektedir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!