MenüKapat

Ünite 2: Türk Dilinin Gelişimi ve Tarihsel Dönemleri – Türk Dili 1

Türkçenin yaşı
Türkçe, Ural-Altay dil ailesinin Altay koluna mensup
kabul edilir. Bu kabul, Türkçenin öncelikle Moğolca,
Mançu-Tunguzca, Korece ve Japonca gibi Altay dilleri ile
daha sonra da Macarca, Fince vb. Ural dilleriyle akraba
olduğu anlamına gelmektedir.

Türkçenin Altay dillerinden ne zaman ayrılıp bağımsız bir
dil olarak kullanıldığına dair kesin yargıda bulunmak
zordur. Türkçenin ilk yazılı izlerine, Sümerlerden kalan
tabletlerde rastlanır. Bu nedenle, Türkçenin yaşının
bugünden en az 8500 yıl geriye gittiği düşünülür.
Sümercenin bugün yaşayan birtakım dillerle ilişkisi
tartışılan konulardandır. Atatürk de bu tartışmalara ilgisiz
kalmamış, 1935 yılında Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesini
kurdurarak bu tür konuların araştırılmasını istemiştir.
Konuyla ilgili önemli bir çalışma yayınlayan Osman
Nedim Tuna (1990), Sümerce ve Türkçe arasındaki
ilişkiler konusunda yaptığı araştırmaların sonucunda
Sümerce ve Türkçe arasında 168 ortak kelime tespit
etmiştir. Bu kelimeler akrabalıktan ya da kelime
alışverişinden kaynaklanmış olabilir.
Türklerin ana yurdunun neresi olduğu konusu da
tartışmalıdır. Fakat genel kabul, Altay dağları çevresi,
Baykal gölü çevresi ya da Karadeniz ile Hazar arasındaki
bozkırların Türklerin ana yurdu olduğu şeklindedir.
Türklerin çok erken devirlerde yaşamaya başladıkları atlı
konar-göçer hayat tarzı, ana yurt konusundaki belirsizliğin
temel nedenidir.

Bugünkü bilgilerimize göre Türkçenin ilk yazılı belgesi
MS 687-692 yıllarına tarihlenen Çoyr yazıtıdır. Fakat
Türk yazı dilinin yaşı konusundaki çalışmalarıyla tanınan
dil bilimci Doğan Aksan (2004), Köktürk Yazıtları’nda
bulunan eşanlamlıları, çok anlamlıları ve ileri ögeleri
dikkate alarak Türk yazı dilinin yaşının çok eskilere
gitmesi gerektiğini belirtir.

Türkçenin tarihi dönemleri

Türkçenin yine çok erken devirlerde Eski Doğu Türkçesi
ve Eski Batı Türkçesi diye adlandırılan iki kola ayrıldığı
genel kabul gören bir durumdur. Bir dilin konuşurları,
bölünüp farklı coğrafyalarda yaşamaya başladığında
dillerinde zamanla çoğalıp fark edilir duruma gelen
değişiklikler görülür. Zaman geçtikçe artan bu
değişiklikler, kolların başka başka dillerle ilişki içinde
olmasıyla daha da artar.
Türkçenin yazıyla izlenemeyen karanlık dönemlerin
adlandırılmasında bilim adamları arasında birtakım
farklılıklar görülmektedir.

Hun dönemi: Hun devletinin kurucuları ve hâkim unsuru
Türklerdi. Hunların dili ile ilgili veriler Çin kaynaklarında
kayıtlıdır. Çin kaynaklarında tespit edilen ve Hunlara ait
olan bazı kelimeler şunlardır: Tengri, kut, il, törü, yabgu,
ordu, sü, börü, temir, kural (silah), kapagçı (bekçi), bitigçi
(yazar) vb.

Eski Türkçe dönemi: Türkçenin MS 5.-10. yüzyılları
Eski Türkçe Dönemi olarak adlandırılabilir. Eski Türkçe
Dönemi, kendi içinde Köktürk ve Uygur dönemleri olmak
üzere ikiye ayrılır.

Türkçenin bilinen ilk ve hacimli yazılı belgeleri

Köktürklerden kalmadır. Bunların en hacimlileri Köl Tigin
(732), Bilge Tonyukuk (725-726) ve Bilge Kağan (735)
yazıtlarıdır. Bu yazıtlar, 1893’te Danimarkalı bilgin V.
Thomsen tarafından okunmuş, ilk yayın ise Alman asıllı
Rus türkolog W. Radloff tarafından yapılmıştır.
Uygurlar daha çok kağıtlara yazılmış edebî ürünler
bırakmışlardır. Ancak Köktürklerdeki geleneğe uygun
olarak Ötüken Uygur Kağanlığı Dönemi’nden kalma
taşlara yazılmış pek çok yazıt da vardır.

Güneye göçüp küçük devletçikler kuran ve tam olarak
yerleşik hayata geçen Uygurlar, bozkır hayatlarına ait pek
çok gelenekten uzaklaştılar. Orhun yazısını bırakıp
dillerini çeşitli alfabelerle yazıya geçirdiler. Ayrıca
aralarında Maniheizm, Budizm, Nasturilik, Brahmanizm
vb. dinleri kabul edenler oldu. Bu dinlerin etkisiyle dinî
bir edebiyat gelişti ve Çince, Tibetçe vb. komşu dillerden
pek çok eser Uygurcaya tercüme edildi. Ağırlıklı olarak
tercümeye dayalı ve dinî bir edebiyat olan Uygur
edebiyatında hayatın farklı alanlarına dair metinler de
vardır. Uygurlardan günümüze yalnızca düz yazı metinler
değil, şiirler de kalmıştır.

Orta Türkçe dönemi: Türklerin Satuk Buğra Han
zamanında İslamiyeti benimsemelerinden sonra hem din
değişikliğinden, hem de dilin iç bünyesindeki bazı
değişmelerden dolayı Eski Türkçe döneminin kapandığı,
Orta Türkçe döneminin başladığı kabul edilir. X.
yüzyıldan başladığı kabul edilen bu dönem de kendi
içerisinde Karahanlı ve Harezm Türkçesi olmak üzere
ikiye ayrılır.
Karahanlı Tüğrkçesinden günümüze kalan eserler Kutadgu
Bilig, Dîvânü Lügâti’t-Türk, Atebetü’l-Hakâyık, Dîvân-ı
Hikmet ve Kur’an Tercümesi’dir.
Harezm Dönemi’nden kalan eserler ise Mukaddimetü’lEdeb, Muînü’l- Mürîd, Hüsrev ü Şirin, Muhabbetnâme, Nehcü’l-Ferâdis vb. eserlerdir.
Türkçe on ikinci yüzyıl sonlarına kadar tek yazı diline
sahipken bu tarihten sonra birbirinden oldukça uzak
coğrafyalarda üç ayrı yazı dili hâlinde gelişmeye
başlamıştır. Bu yazı dilleri Kuzey (Kıpçak) Türkçesi, Doğu
(Çağatay) Türkçesi ve Batı (Eski Oğuz ya da Eski
Anadolu) Türkçesidir.

Kuzey Türkçesi: Kıpçak Türklerinin yazı dilidir ve
Altınordu döneminde oluşan edebî dilin devamıdır. Asıl
Kıpçak sahasında yani Karadeniz’in kuzeyinde bu
lehçeyle oluşturulan en önemli eser Avrupalılar tarafından
yazılmış olan Codex Cumanicus’tur. Kuzey Türkçesinin
asıl eserleri Mısır’da Kölemenler zamanında yazılmıştır.
Mısır ve Suriye’de başta sözlük ve gramerler olmak üzere
pek çok Türkçe eser yazılmıştır.
Ayrıca Karadeniz’in kuzeyi ile Kafkaslar bölgesinde
Kuzey Türkçesiyle Ermeni harfli dinî bir edebiyat
oluşmuştur. Bu edebiyatın diline bazı bilginler Ermeni
Kıpçakçası, bazı bilginler ise Ermeni harfli Kıpçak
Türkçesi der.

Doğu (Çağatay) Türkçesi: Müşterek Türkistan Türkçesi
olarak da anılan Çağatay Türkçesi; esas dil malzemesi
bakımından Uygur, Karahanlı çizgisinin devamıdır; ancak
bu yazı dillerinde fazla görülmeyen Arapça ve Farsça
unsurlar, İslam dininin yaygınlaşıp iyice yerleşmesi
dolayısıyla Çağatay Türkçesinde çokça görülür.
On dördüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar
devam eden Çağatay Edebiyatı; Klasik Öncesi Devir,
Klasik Devir (Nevayî Devri) ve Klasik Sonrası Devir
olmak üzere üçe ayrılarak incelenir. Klasik öncesi devir
Lütfi ve Sekkaki; Klasik devir ise Ali Şir Nevayi, Hüseyin
Baykara, Babür ile temsil edilir.

Batı (Eski Oğuz) Türkçesi: Büyük Selçuklu Devleti’nin
Anadolu’yu fethetmesi, bu bölgeye büyük çoğunluğunu
Oğuzların oluşturduğu Türk kitlelerinin göç edip
yerleşmesine yol açtı. On üçüncü yüzyılda Cengiz Han’ın
önünden kaçan Türklerin de Anadolu’ya yerleşmesiyle
bölge büyük ölçüde Türkleşmiş oldu. Aynı yüzyılda Oğuz
Türkçesi edebî dil olarak kullanılmaya başlandı.
Batı Türkçesinin ilk dönemine Eski Oğuz Türkçesi ya da
Eski Anadolu Türkçesi denir. Bu dönem on ikinci yüzyıl
sonlarında başlar ve 15. yüzyıl sonlarında tamamlanır.
Eski Oğuz Türkçesi yalnızca Anadolu’da değil,
Azerbaycan, Irak ve Suriye’de de kullanılmıştır. Bu
dönemde eser veren bazı isimler şunlardır: Mevlana’nın
oğlu Sultan Veled, Yunus Emre, Ali, Şeyyad Hamza,
Gülşehrî, Aşık Paşa, Ahmet Fakih, Hoca Mesut vb.

Türkçenin yazımında kullanılan alfabeler

Tarihte Türkler kadar dillerini farklı alfabelerle yazmış
millet azdır. Türkçenin pek çok farklı alfabelerle yazılması
Türk milletinin yaşadığı hayat tarzıyla doğrudan ilgilidir.
Bütün tarih boyunca din, kültür ve medeniyet çevresi
değişiklikleri, alfabe değişikliklerinin başlıca nedeni
olmuştur. Tarihi tecrübe özellikle din ile alfabenin
birbiriyle çok ilişkili olduğunu gösterir.

Türklerin tarihte ve bugün kullandıkları alfabeleri kısa
kısa şöyle tanıtabiliriz:
Köktürk alfabesi: Türkçenin bilinen en eski alfabesidir.
Köktürk yazısı, Uygur Kağanlığı ve Kırgız Kağanlığı
dönemlerinde de kullanılmıştır. Bu yazı çoğunlukla taşlar
üzerine kazınmıştır. Fakat başka malzemelere ve Irk Bitig
adlı eser gibi kağıda yazılmış metinler de bulunmaktadır.
Bu yazının kökeniyle ilgili farklı görüşler vardır. Köktürk
yazısının İskandinavyalıların ve Germenlerin kullandığı
Runik yazıdan, Grek yazısından, Küçük Asya’daki Yunan
yazı sisteminden, Arami, Pehlevi ya da Soğd alfabesinden,
İskandinav ile Arami yazısının karışımından, Arami yazısı
ve Türk damgalarının karışımından, Türk damgalarından
ya da Sogut ve Pehlevi yazısı etkileriyle beraber Türk
damgalarından doğmuş olabileceği düşünülmektedir.

Mani Alfabesi: Uygur kağanı Bögü’nün, 762’de Mani
dinini kabul etmesinden sonra kullanılmaya başlanmıştır.
Bu alfabeyle yazılmış metinler Doğu Türkistan’da Turfan
civarında bulunmuştur. Mani alfabesiyle yazılmış Türkçe
metinler, genellikle dinî içeriklidir ve fazla değildir.
Soğut alfabesi: Bu alfabe, Türklere VIII. yüzyılda gelmiş
ve kısa zamanda birtakım değişikliklerle Uygur alfabesi
olmuştur. Türkçenin seslerini yazıya geçirmek bakımından
çok yetersiz olan bu yazı Türkler tarafından ticari amaçla
kullanılmıştır. Birinci Köktürk Kağanlığı zamanında VI.
yüzyılda dikilmiş olan Bugut yazıtının dili de Soğutçadır.
Uygur alfabesi: Uygurların Soğutlarla geliştirdikleri
siyasî ve ticari ilişkiler sonucunda Budizm’e ve
Maniheizm’e yönelmeleri yazının da değiştirilmesi
sonucunu doğurdu ve Soğut yazı sistemi geliştirilerek
Uygur alfabesi oluşturuldu.

Bu alfabe Hitaylar, Moğollar, Mançular, Kalmuklar,
Buryatlar gibi halkların yanısıra XI.-XV. yüzyıllarda
Çağatay, Altınordu ve Kıpçak sahalarında, VIII-XVII.
yüzyıllarda ise Doğu Türkistan, Harezm, Altın Ordu
bölgelerinden İstanbul’a kadar uzanan geniş bir
coğrafyada kullanıldı.

Brahmi alfabesi: Daha çok Budist Uygurlar tarafından
kullanılan ve Budizm’le ilgili eserler yazılan Brahmi
alfabesi Hindistan kökenli bir yazı sistemidir. Din
dolayısıyla kullanılan alfabelerdendir.
Tibet yazısı: Uygur kağanlığı döneminde Tibetlilerle
ilişkilerin arttığının bir göstergesi olarak Tibet yazısı
Uygurlar arasında kullanılmaya başlanmıştır. Bu yazı da
Brahmi yazısı gibi çok kullanılmamıştır.
Süryani alfabesi: Hristiyan misyonerler Türkler arasına
ikinci yüzyılda girmişler ve bu dinin Nasturi mezhebi VII.
yüzyılda Türkler arasında yayılmaya başlamıştır. Bu
dönemden kalma Süryani harfli Türkçe metinler
bulunmaktadır.

İbrani alfabesi: Köktürk Devleti’nin en batı ucundaki bir
Türk boyu olan Hazarlar kendi devletlerini kurduktan
sonra Köktürk alfabesi yanında İbrani alfabesini de
kullanmıştır. Ancak Hazarlardan günümüze bu alfabe ile
yazılmış belge kalmamıştır. Bu yazının dokuzuncu
yüzyılda Museviliğin Karay mezhebine giren Hazar
Türklerinin kağanlık sülalesince kullanıldığı
sanılmaktadır. XVI. yüzyıldan beri İbrani alfabesini
kullanan Karaylar, bugün bu alfabeyi yalnızca dinî
metinlerinde ve ibadet amaçlı kullanmaktadır.
Ermeni alfabesi: Ermeni harfli Kıpçak Türkçesi
metinleri, özellikle Kafkaslar’da ve Karadeniz’in
kuzeyinde karşımıza çıkar. Dar bir alanda din dolayısıyla
ve kısa bir zaman diliminde kullanılan alfabelerdendir.
Grek alfabesi: Bu alfabe, Anadolu’da Hristiyanlığın
Ortodoks mezhebine bağlı Karamanlı Türkler tarafından
XVIII-XX. yüzyıllar arasında kullanılmıştır. Bu alfabeyle
çok sayıda eser verilmiştir. Lozan antlaşmasıyla bu
alfabenin kullanımı sona ermiştir.

Arap alfabesi: Öncelikle Karluklar, Karahanlılar, İdil
Bulgarları ve Oğuzlar arasında yayılan İslamiyet,
Türklerin Arap alfabesini benimsemesi beraberinde
getirmiştir. Arap alfabesi Türkler arasında İslamiyet’in
kabul edilmesinden XIX. yüzyıla kadar geleneksel şekliyle
kullanılagelmiştir. XIX. yüzyıldan başlayarak bu alfabenin
Türkçenin yazımında yetersiz olduğu anlaşılmaya ve
yazılmaya başlanmıştır.

Arap alfabesi Türkçenin yazımında dünyanın çeşitli
ülkelerinde, özellikle İslam coğrafyasında bugün de
yaygın olarak kullanılan alfabelerden biridir.
Kiril alfabesi: İlk olarak Türk dil ailesinin bir üyesi olan
Çuvaşçanın hemen ardından Yakut, Altay ve Şor
Türkçesinin yazımı için uygulanmıştır.
1926’da yapılan Bakü Türkoloji Kongresi’nde bütün
Türklerin, Latin alfabesini kullanması yolunda bir karar
alınmış ve Çuvaşlar dışında kalan bütün Türk toplulukları
bu kararı uygulamışlardır. Daha sonra Moskova’nın aldığı
karar üzerine pek çok Türk halkı tekrar Kiril alfabesine
geçmiştir. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra
bağımsız olan Türk Cumhuriyetlerinden bir kısmı yeniden
Latin alfabesini kullanmaya başlamışlardır. Bugün Rusya
federasyonu içerisinde yaşayan bütün Türk halklarıyla
Kazakistan ve Kırgızistan Kiril alfabesini kullanmaya
devam etmektedirler.

Latin alfabesi: Latin alfabesinin Grek alfabesinden
doğduğu kabul edilmektedir. Bu alfabe, Türkçenin
yazılmasında çeşitli coğrafyalarda XIV. yüzyıldan beri
kullanılmaktadır. Türklerin kendi dillerini bu alfabeyle
yazmalarına ise XX. yüzyıl başlarından itibaren rastlanır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde 1 Kasım 1928’de çıkarılan bir
kanunla Latin alfabesine geçilmiştir.

Türkiye Türkçesi

Oğuz Türkçesi, ana dilden ayrılıp kendi şartlarında
gelişmiş ve Türkçenin bir lehçesini oluşturmuştur. Daha
sonra Oğuz Türkçesinin Türkiye Türkçesi, Azerbaycan
Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Gagauz Türkçesi gibi
kolları ortaya çıkmıştır.
1040 yılında Dandanakan savaşını kazanan Oğuzlar,
Selçuklular zamanında Anadolu’yu Türkleştirmişlerdir.
Anadolu’nun Türkleşmesi, Anadolu Selçukluları ve
Beylikler zamanında tamamlanmıştır.

Selçuklulardan günümüze kalan Türkçe eser yoktur.
Ancak Beylikler devri, Oğuz Türkçesinin yazı dili olduğu
ve pek çok eser bıraktığı dönemdir. Ancak XIII. yüzyıldan
itibaren Anadolu’da Oğuz Türkçesi temeline dayalı bir
yazı dili oluşmuş ve bu yazı dili kesintisiz devam ederek
bugünkü yazı dilimizi doğurmuştur.
Oğuz lehçesini esas alarak Anadolu’da gelişen Türk yazı
dilini birtakım tarihî dönemlere ayırmak gerekmektedir.
Bunlar; XV. yüzyıl sonlarına kadar Eski Oğuz Türkçesi,
XX. yüzyıl başlarına kadar Osmanlı Türkçesi ve bu
tarihten sonrası da Çağdaş Türkiye Türkçesi olarak
adlandırılabilir. Osmanlı Türkçesinin başlangıcı XVI.
yüzyıla dayanır. XIX. yüzyılda yayınlanan Tanzimat
Fermanı, Osmanlı toplumu için pek çok konuda dönüm
noktası olarak kabul edilir.

Çağdaş Türkiye Türkçesi

1911’de Ömer Seyfettin ve Ali Canip’in başlattığı Yeni
Lisan hareketi Osmanlı Türkçesinin sonunu getirir. Ömer
Seyfettin, Genç Kalemler dergisinde yazdığı yazılarda
İstanbul halkının konuşma diline dayanan yalın bir dil
teklif eder ve önceleri çok büyük tepkilerle karşılaşan bu
görüşler, zamanla pek çok edebiyat, bilim ve fikir adamı
tarafından benimsenip kullanılmaya başlanır. Özellikle
Ziya Gökalp’in de katılmasıyla “Yeni Lisan” hareketi çok
güçlenir. Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Aka
Gündüz, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Yahya
Kemal, Mehmet Akif gibi şair ve yazarlar eserlerini yalın
bir dille yazar.

Şu anda Türkiye’de Türkçeyle her gün yüzlerce kitap,
gazete ve dergi yayınlanmakta ayrıca yine yüzlerce radyo
ve televizyon Türkçe programlar yayınlamaktadır. Bu
yönüyle bakıldığında da Türkçe önemli bir basın-yayın
dilidir. Devlet ve toplum hayatı Türkçeyle yürümektedir.

Türk dili çalışmaları

Türkçe, Anadolu’da yazı dili olduktan sonra da zaman
zaman ihmal edilmiş ve aydınların ilgisizliğine maruz
kalmıştır. Bu ilgisizlik yer yer bazı şair ve yazarlar
tarafından da kınanmıştır. Bu kınama ve tepkinin ilk
örneğini 14. yüzyılın önemli şairlerinden biri olan
Kırşehirli Aşık Paşa’da görürüz.

Aşık Paşa’dan sonra yaşayan 14. yüzyılın bir başka şairi
Hoca Mesut, pek çok kişinin artık Türkçeye yöneldiğinden
söz etmektedir. Bunun nedeni Anadolu beylerinin
Türkçeye gösterdikleri ilgidir.
15. yüzyılda da nispeten sade bir yazı dili sürdürülmüştür.
16. yüzyılda Türk-î basit (Sade Türkçe) hareketi başlatılır.
Ancak güçlü sanatçılar bu akıma sahip çıkmadığı için çok
etkili olamaz ve dil gittikçe Arapça ve Farsça kelime ve
kurallarla dolarak ağırlaşır.

17. yüzyılda iyice ağırlaşan dil, 18. yüzyılın büyük
şairlerinin yazdıkları daha yalın eserler sayesinde yeniden
sadeleşmeye başlamıştır. Tanzimat devrinde de sadeleşme
ihtiyacı çok hissedilmiş ve bunda gazete ve dergilerin
katkısı büyük olmuştur.

Tanzimatçılardan sonra birer edebî akım olarak ortaya
çıkan Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati akımlarının mensupları,
Tanzimatçıların başlattığı dili “anlaşılır kılma”
çalışmalarına katılmayıp tam aksi bir yol izlemişler.
20. yüzyıl başlarında Osmanlı coğprafyasında Türkçe
sözlükler yazılmaya başlanması, özellikle Şemsettin
Sami’nin çalışmaları oldukça önemlidir. Dil bilgisiyle
ilgili eserleri de olan Şemsettin Sami’nin en büyük eseri,
Türkçenin de bugüne kadar hazırlanmış en iyi
sözlüklerinden biri olan Kamus-ı Türkî’dir.

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra sade Türkçe
taraftarları Türk Derneğini kurdular ve görüşlerini
yayınladıkları bir de dergi çıkardılar. Daha sonra
Selanik’te bir grup aydın Genç Kalemler dergisini çıkardı
ve millî bir edebiyatın ancak millî bir dille doğup
gelişeceğini iddia eden görüşler ortaya konuldu. Bu
grubun önemli isimleri Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya
Gökalp idi. Başlangıçta çok büyük tepkilerle karşılanan bu
Yeni Lisan Hareketi zamanla, benimsendi ve önceleri karşı
çıkan pek çok aydın, şair ve yazar bu hareketin içinde yer
aldı. Bu harekette yazı dilini konuşma diline yaklaştırmak
ve Arapça ve Farsça kelimeleri ve gramer kurallarını
kullanmadan milli bir dil ve edebiyat oluşturmak esastır.

Osmanlı Devleti’nde Türk Ocağı’nın kurulması, Türk
Yurdu, Halka Doğru ve Türk Sözü, Yeni Mecmua
dergilerinin yayımlanması, sade Türkçe ve millî edebiyat
akımının güçlenmesinde büyük bir görev yapmıştır.
19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başları dünyada
Türklük Bilimi araştırmalarının altın çağıdır. Dünyanın
önemli bilim merkezlerinde pek çok bilim adamı Türklük
Biliminin çeşitli alanlarında çalışmışlar ve pek çok eser
ortaya koymuşlardır. Dünya’da yapılan bu çalışmalar,
Türklere ve Türkçeye çok şey kazandırmış, ayrıca Türkler
de kendi dilleri ve medeniyet eserleriyle ilgili pek çok
araştırma ve inceleme yapmışlardır.

Yazı devrimi

Arap alfabesi Türkçenin yazımında en geniş coğrafyada ve
en uzun süre kullanılan yazı sistemi olduğu, ayrıca din ile
de ilişkilendirildiği için değiştirilmesi kolay olmamıştır.
Osmanlı Devleti’nde Latin alfabesine geçme düşüncesi,
ilk olarak 1868’de dile getirilmiştir. 1927’de Latin
harflerinin kabul edilmesi kararını almış ve 10 Haziran
1928’de Dil Encümeni adıyla bir komisyon kurulmuştur.
Komisyonun uzun süren çalışmaları sonucunda hazırlanan
Türk-Latin alfabesi 29 harfli olarak kabul edilir ve bu
alfabenin tanıtılması için ülkenin pek çok vilayetine
geziler yapılır. Uzun süre devam eden reform
tartışmalarından sonra, 1 Kasım 1928 tarihinde Latin
harflerine dayanan Türk Alfabesi kabul edilir. Kanuna
göre, 1929 yılı başından itibaren devlet ile yapılacak bütün
yazışmalar ve basılacak her türlü malzeme Yeni Türk
Alfabesi ile olacaktır. Bütün yurtta Millet mektepleri açılır
ve yeni alfabe herkese öğretilmeye çalışılır.

Atatürk ve Türk dili

Milletler geçmişte ve bugün var olup gelecekte de
yaşamaya devam edecekse ancak dilleriyle var olmuşlar
ve dilleriyle de yaşayacaklardır. Bu nedenle her milletin
kendi dilini koruması büyük önem taşımaktadır.
Tarihte Türkçe ile ilgili ilk uyarı Bilge Kağan’dan
gelmiştir. Bu uyarılar tarihin farklı dönemlerinde başka
bazı aydın ve devlet adamları tarafından da yapılmıştır.
19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Avrupa ve
Rusya’daki Türklük bilimi çalışmaları, son dönem
Osmanlı aydınlarını da etkilemiştir. Kutadgu Bilig’in
bulunması, Orhun Yazıtları’nın bulunup okunması,
Divânü Lügati’t-Türk’ün bulunması Türk aydınlarında bir
heyecan ve güven duygusu oluşturmuştur.

Necip Asım’ın, Şemsettin Sami’nin, Ziya Gökalp ve
arkadaşlarının çabaları, Mehmet Emin Yurdakul’un sade
Türkçe şiirleri, Süleyman Nazif ’in ateşli nesirleri
dönemin gençlerinin ve Mustafa Kemal’in düşünce
dünyasının oluşmasında çok etkili olmuştur.
20. yüzyılın başlarında yalnız Osmanlı coğrafyasında
değil, farklı Türk ülkelerindeki aydınların da dil ile ilgili
çalışmaları, Osmanlı Türk aydınları üzerinde etkili
olmuştur. Özellikle Kırım’da Gaspıralı İsmail Bey’in
‘Dilde, fikirde, işte birlik’ sloganıyla yayınladığı
Tercüman Gazetesi, hemen bütün Türk aydınlarını
etkilemiştir. Atatürk’ün dil ve kültür konularında attığı
adımların arkasında bu etkinliklerin oluşturduğu birikim
vardır.

Cumhuriyet’in ilan edilmesinin hemen ardından 1924
yılında Türkiyat Enstitüsü kurulmuş; 1926 yılında
Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Birinci Türkoloji
Kurultayı toplanmıştır. Bu toplantıda alınan Latin asıllı
alfabe kabul edilmesi tavsiyesine uyulmuş ve 1 Kasım
1928’de Türkiye bu alfabeyi benimsemiştir.
1931 yılında Türk Tarih Kurumu kurulmuş ve 1932
Temmuz’unda ilk tarih kongresi toplanmıştır.
12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu kurulmuş ve
çalışmalara başlamıştır. Bu kurumun ilk faaliyeti olarak 26
Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda büyük bir dil
kurultayı toplanmış ve dille ilgili politikalar bu kurultayda
belirlenmiştir.

Türk Dil Kurumu’nun 17 Ekim 1932’de bir bildiriyle
öztürkçe hareketi başlamış ve Türkçedeki yabancı unsurlar
yerine öztürkçe sözler koymak için derleme, tarama ve
anket çalışmaları başlatılmıştır. Derleme çalışmalarıyla
yazı dilinde olmayan sözler derlenip bunlardan bir kısmı
yazı diline dâhil edildi ve aynı şey tarama çalışmalarıyla
yazma eserlerde yapıldı ve Derleme ve Tarama sözlükleri
hazırlandı.

1936 yılına kadar süren özleştirme çalışmalarıyla
Türkçeye pek çok yeni kelime kazandırıldığı gibi teklif
edilen pek çok kelime de dilde kendine yer bulamayıp
unutuldu. 1936’da özleştirme çalışmalarının hızı kesildi
ancak terimlerin Türkçeleştirilme çabaları devam etti.
Ortaöğretimde kullanılan geometri terimlerini bizzat
Atatürk Türkçeleştirerek dilimize kazandırdı. 1935 yılında
Güneş-Dil Teorisi ortaya atıldı. Artık halkın bildiği,
manasını anladığı kelimelerin yabancı dilden geliyor
sanılarak feda edilmesi zarureti bu kuramla ortadan kalktı
ve dil kendi doğal gelişme seyrine dönmüş oldu.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!