Menü Kapat

Ünite 2: Kur’an’ın Tanımı ve Unsurları – Tefsir Tarıhı ve Usulü

Kur’an’ın Tanımı
“Kur’ân” lafzının kökü hakkında, gerek İslâm âlimleri ve
gerekse oryantalistler tarafından çeşitli görüşler ileri
sürülmüş olsa da bunlar arasında ekseriyetle kabul edilen
görüş; “Kur’ân lafzı, İslâmiyet ile beraber gelmiş,
“okumak” anlamındaki kara’e’den türemiş, fu’lân
vezninde, Arapça kökenli bir kelimedir” şeklindedir.

Bunun dışındaki diğer görüşler doğru değildir. Kur’ân’ın,
el-Kitâb, Ümmü’l-Kitâb, el-Furkân, el-Mesânî, en-Nûr, ezZikr,
el-Hüdâ, eş-Şifâ, Sıdk ve el-Hak gibi 55 farklı
isminin olduğu bilinse de bunlar arasında en sık
kullanılanı Kur’an’dır.

Kur’ân’ın Terim Anlamı

Kur’ân’ın terim anlamı ise şöyledir: Kur’ân, Hz.
Muhammed (sav)’e vahiyle indirilmiş, tevâtürle
nakledilmiş, mushaflarda yazılmış, tilâvetiyle ibâdet
edilen, bir sûresinin -dahi olsa- meydana getirilmesi için
meydan okuyan, Fâtiha sûresiyle başlayıp Nâs sûresiyle
sona eren, Allah’ın kelâmıdır. Şimdi bu unsurları
açıklayalım:

• “Allah’ın kelâmı” ifadesiyle, insanların,
meleklerin ve cinlerin sözleri tanımın dışında
kalmıştır. Çünkü Kur’ân, sadece Allah’ın
kelâmıdır.

• “Hz. Muhammed’e vahiyle” sözü, Kur’ân’ın
vahiyle sadece Hz. Peygamber (sav)’e
indirildiğini ifade etmektedir. Buna göre diğer
Peygamberlere indirilen ilâhî kitap ve sayfalar
tarifin dışına çıkarılmıştır.

• “İndirilmiş” kelimesi, Allah’ın kelâmının sadece
Resûlullah’a indirilen kısmını içine alır,
diğerlerini tanımın dışında bırakır.

• “Tevâtürle nakledilmiş” ifadesiyle, şâz olan
kırâat şekilleri ve diğer nakiller tarifin dışında
bırakılmıştır. Ayrıca bu ifade, Kur’ân’ın
sübutunun kat’î olduğunu da göstermektedir.

• “Mushaflarda yazılmış” sözüyle, Hz. Osman
döneminde yazılan Kur’ân nüshaları
kastedilmiştir. Onların dışındaki nüshalar tanıma
alınmamıştır.

• “Tilâvetiyle ibâdet edilen” ifadesiyle, Kur’ân
tercümelerinin, tefsîrlerinin, âhâd kırâatların,
nebevî ve kudsî hadîslerin, namazlarda ve ibâdet
maksadıyla okunmalarının câiz olmadığı
belirtilmiş ve bunların tarifin dışında
bırakılmaları sağlanmıştır.

• “Bir sûresinin -dahi olsa- meydana getirilmesi
için meydan okuyan” sözü, yine diğer semâvî
kitapları, sahifeleri ve hadisi tanımın dışında
bırakmıştır. Onların, mu’ciz olmadıkları için
meydan okumaları söz konusu değildir. Kur’ân
ise mu’cizdir.

• Tarifin “Fâtiha sûresiyle başlayıp Nâs sûresiyle
sona eren” kısmı açıktır. Kur’an’ın tüm insanlığı
hidayete getirmek amacıyla nazil olmuş, evrensel
bir ilâhî mesaj olduğu görülmektedir. Buradaki
hidâyet’in kapsamına insanı, hem bu geçici ve
hem de ebedî hayatını düzenleyerek mutluluğa
götürecek ve huzura kavuşturacak tüm hususlar
dâhil edilmelidir.

Kur’ân’ın Hedefi

Kur’ân, tüm insanlığı hidâyete getirmek amacıyla nâzil
olmuş, evrensel bir ilâhî mesajdır. Gönderiliş amacı olan
bu aslî görev ve hedefini pek çok âyetinde açıkça dile
getirmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: “Kur’ân, insanlar
için basîret nurları, kesin inanan bir toplum için hidâyet ve
rahmettir” (Câsiye (45), 20). “İşte bu Kitâb, Allah’ın
dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği/getirdiği hidâyet
rehberidir” (Zümer (39), 23). “Bu Kur’ân bir hidâyettir.
Rablerinin âyetlerini tanımayanlara çetin bir azâp vardır”
(Câsiye (45), 11). “Bu Kur’ân en doğru yola iletir” (İsrâ’
(17), 9).

Kur’ân’ın Muhtevâsı

Kur’ân’ın âyet ve sûreleri, konu bütünlüğü oluşturacak
şekilde sıralanmadığından muhtevâsının tespiti biraz
zordur.

Mekkî âyet ve sûrelerde, Allah’ın birliği, kudreti ve
lütufkârlığı ile âhiret günü ve dirilme gibi uhrevî konular
geniş olarak işlenmiştir. Medenî olan âyet ve sûrelerde,
Mekkî sûrelerin içerdiği başlıca konuların yanı sıra, ibâdât
ve muâmelât konuları ağırlık kazanmıştır. Medenî
sûrelerde tarihî konular ve olaylar anlatılırken, bunlar
vesile kılınarak evrensel ilkeler ve değerler verilir, insanın
itikâdî ve ahlâkî dünyasının düzeltilmesi, özellikle
paylaşma duygusunun güçlendirilmesi amaçlanmıştır.
Kur’ân bu tür konularda, bilgi, düşünme ve hidâyet
kaynağı olma işlevini vahiy sürecinde kesintisiz olarak
devam ettirmiştir.

Kur’ân’ın Kitâb-ı Mukaddes’le Mukâyesesi

Kur’ân, Tevrat, Zebur ve İncil’i kuşatıcı bir mahiyet
arzetmekte ve önceki Peygamberlere inanmayı da şart
koşmaktadır. Özellikle Tevrat ve İncil’deki birçok kıssa ve
konuyu içermekte, bunlarda yer alan, kendisinin de kabul
ettiği evrensel ilkeleri tekrarlamakta, geçmiş kitapların
muhtevâlarının orijinal şekillerinin ne ölçüde
korunabildiğini, hangi konularda değişikliğe uğratıldığını
ortaya koymaktadır. Bununla birlikte Kur’ân ile daha
önceki ilahî kitaplar arasında vahyedilme, kayda
geçirilme, günümüze gelme, üslûp ve muhtevâ açısından
önemli farklılıklar vardır.

Kur’ân ile Kitâb-ı Mukaddes arasında muhteva ve üslûp
açısından benzerlikler olduğu gibi önemli farklılıklar da
bulunmaktadır. Kitâb-ı Mukaddes, çeşitli yazarlar
tarafından farklı dönemlerde yazılmış farklı edebî
türlerdeki yazılardan meydana gelmektedir. Kitâb-ı
Mukaddes’e ait bölümlerin çoğu, adını taşıyan kişiler
tarafından yazılmamıştır; ayrıca bazen birden çok kitap
belli bir yazara nispet edilmiştir.

Kur’ân’a gelince o, Hz.Peygamber (sav)’e bizzat Allah u Teala (cc)
tarafından vahyedildiği için onda konuşan sürekli Allah, muhatap ise
Hz. Peygamber (sav) ile insanlardır. Halbuki Kitâb-ı
Mukaddes’te olaylar genellikle üçüncü şahıs tarafından
anlatılmaktadır. Ayrıca Kitâb-ı Mukaddes’te hâdiseler,
zaman ve mekân boyutuna inilerek aktarılmakta,
dolayısıyla Eski Ahid İsrâiloğulları’nın tarihini, Yeni Ahid
ise Hz. Îsâ ve havarilerin hayatlarını anlatan birer tarih
kitabı niteliği taşımaktadır. Kur’ân’da anlatılan tarihi olay
ve kıssalarla muhataplara belli derslerin verilmesi
amaçlanmıştır. Bu nedenle Kur’ân’da olaylar, zaman ve
mekân belirtilmeden anlatılmıştır.

Kur’ân’la Kitâb-ı Mukaddes arasındaki bu farklılıkların
yanı sıra, başta kıssalar olmak üzere kainatın ve insanın
yaratılışı, cennetten çıkarılış, Nuh tufanı gibi bazı
konularda benzerlikler de vardır.

Kur’ân’ın Faziletleri (Fezâilü’l-Kur’ân)
Fezâilu’l-Kur’ân, Kur’ân’ın tamamını veya bazı sûre ya da
âyetlerini öğrenip okuyan, öğreten, dinleyen, ezberleyen,
hükümlerine göre amel edenlerin kazanacakları sevapları,
bazı sûre yahut âyetlerin şifalı olduğunu bildiren hadisleri
içeren literatür için kullanılan bir tabirdir.

Fezâilu’lKur’ân’la ilgili hadisler incelendiğinde onların üç kısma
ayrıldığı görülmektedir:
• Kur’ân’ın bütününün fazîletine dair hadîsler:
“Sözün en hayırlısı, Allah’ın Kitâb’ıdır” hadîsi
gibi.
• Kur’ân’ın sûrelerinin fazîletine dair hadîsler:
“Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim
ki o (İhlâs sûresi), Kur’ân’ın üçte birine denktir”
gibi.
• Kur’ân âyetlerinin fazîletine dair hadîsler:
“Geceleri, Bakara suresinin sonundan iki âyet
okuyan kimseye o iki âyet kâfî gelir” hadîsi
gibi.

Kur’an’ın Unsurları

Terim olarak ayet kelimesi, “Kur’ân’ın herhangi bir
sûresinde, bir veya birkaç kelime ya da cümleden
meydana gelen ve başından ve sonundan ayrılmış olan
bölümlere” denir. Ayetlerin son kelimesine, iki ayeti
birbirinden ayırdığı için fâsıla denir. Nâzil olan bütün
ayetler, bizzat Hz. Peygamber (sav)’in göstermiş olduğu
yerlere yazdırılmışlardır. Dolayısı ile ayetlerin tertîbi
tevkîfîdir, yani vahye dayanmaktadır.

Âyetlerin Sayısı

Kur’an’daki ayetlerin sayısı konusunda farklı rakamlar
bulunmaktadır. Ayetlerin sayısı hakkında bu değişik
rakamların ortaya atılması, bazı ayetlerin sonlarının neresi
olduğu, sûrelerin başlarında bulunan besmelelerin ayet
olarak kabul edilip edilmemesi ve hurûf-ı mukatta’anın
müstakil bir ayet sayılıp sayılmaması gibi konularda ileri
sürülen görüşlerin farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu
itibarla, ayetlerin sayısında farklı rakamların ortaya
atılması kesinlikle, Kur’ân’da eksiklik veya fazlalık
olduğunu göstermez. Çünkü Kur’ân’da en ufak bir hata,
eksiklik veya fazlalık yoktur.

Kur’ân’ ın âyetlerinin bazıları uzun, bazıları da kısadır. En
uzun ayet, Bakara süresinin 282. ayetidir. Ancak en kısa
ayetin hangisi olduğu konusunda ise ihtilaflar vardır. Bu
hususta zikredilenler şunlardır: Müdhâmmetân, ve’l-fecr,
yâsîn, ve’l-asr, ve’d-duhâ, müddessir ve rahmân’dır.
İlk ve Son Nâzil Olan Âyetler
İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk beş âyetidir bununla
birlikte en son nâzil olan âyet hakkında ise görüş
ayrılıkları bulunmaktadır.

Besmele

Neml sûresinin 30. âyetinde geçmesi nedeniyle
besmelenin Kur’ân’ın bir âyeti olduğunda ihtilaf yoktur.
Fâtiha ile diğer sûrelerin başındaki besmelelerin bir âyet
olup olmadığı ise ihtilaflıdır. İbadetler başta olmak üzere
her işe besmele ile başlamak sünnettir. Resûlullah şöyle
buyurmuştur: “Allah’ın adı anılmadan başlanılan her
önemli iş, eksik olur”. Besmele, Yüce Yaratıcının, en
kapsamlı ismi olan “Allah” adını, rahmet ve merhametinin
genişliğini ve sonsuzluğunu ifade eden “rahmân ve rahîm”
sıfatlarını bir arada toplayan veciz bir ibaredir. Tevbe
sûresi dışında bütün sûrelerin başında besmele vardır.

Secde Âyetleri

Secde sözlükte, aşırı saygı göstermek, tevâzuyla eğilmek
ve alnı yere koymak manalarına gelmektedir. Okunması
veya dinlenmesi halinde secde edilmesi gereken âyetlere
secde âyeti, bu sebeple yapılan secdeye de tilâvet secdesi
denir. Kur’ân’da on dört sûrede secde âyeti vardır.

Sûre

Terim olarak Sûre, “ayetlerden -en az üç âyetten-meydana
gelen, başı ve sonu bulunan müstakil Kur’ân parçası”
demektir. Kur’ân’da 114 sûre vardır. Bu 114 sûrenin, Übey
b. Ka’b’a göre 87’si Mekkî, 27’si ise Medenîdir. Sûrelerin
en uzunu, 286 âyeti olan Bakara sûresi, en kısası ise, 3
âyetten oluşan Kevser sûresidir. Kur’ân’ın sûrelere
ayrılması vahye dayanmaktadır.

Sûrelerin Tertibi

Pek çok sûre tam olarak bir defada, bir kısmı da parça
parça vahyedilmiştir. Bazen bir sûre tamamlanmadan,
diğer bir sûrenin nâzil olduğu, hatta birden fazla sûreye ait
âyetlerin bir anda indirildiği olmuştur. Bugün elimizde
bulunan Mushaflardaki sûreler, iniş tarihine göre tertip
edilmemiştir.

Sûrelerin Tasnîfi

Kur’ân’da sûreler, uzunluk ve kısalıklarına göre şöyle
tasnîf edilmiştir:
• Es-Sebu’t-tuvel: En uzun yedi sûre demektir.
• El-Mi’ûn: Birinci gruptan sonra gelen ve âyet
adedi yüz civarında olan sûrelerdir.
İLH1006-TEFSİR TARİHİ VE USULÜ
Ünite 2: Kur’an’ın Tanımı ve Unsurları
3
• El-Mesânî: Âyet adedi yüzden az olan sûrelerdir.
• El-Mufassal: Mushafın son bölümü olup, Kaf
sûresinin başından Nâs sûresinin sonuna kadar
olan sûreleri içine almaktadır.

Sûrelerin İsimleri

Sûreler isimlerini, ilk kelimelerinden (lem yekün gibi),
başlarındaki hurûf-ı mukatta’a’dan (Yâsîn gibi), kıssasını
ihtivâ ettikleri şahsiyetlerden (Nûh gibi) veya
topluluklardan (Münâfikûn gibi) ya da konularının
birinden almışlardır. Bazen bir sûrenin birden fazla ismi
bulunmaktadır. Bazen de birden fazla sûreye bir isim
verilmiştir.

Mekkî ve Medenî Sûreler

Sûrelerin Mekkî veya Medenî oluşları hakkında üç görüş
vardır:

• Mekke’de inen surelere Mekki sureler
denilmekteyken, Medine’de inen surelere ise
Medeni sureler denilmektedir. Ancak daha farklı
yerlerde inen sure ve ayetler olduğu için bu
görüşün tüm ayet ve sureleri içine alması
mümkün değildir.

• Mekkelilere hitap eden ayetler ve surelere Mekki,
Medinelilere inen ayetler ve surelere ise Medeni
denilmektedir. Ancak “ey insanlar, “ey iman
edenler” ibaresi her iki topluluk içinde
kullanıldığı için böyle bir ayrım yapmakta
kapsayıcı değildir.

• Hicretten önce inen âyet ve sûrelere Mekkî, sonra
inen âyet ve sûrelere de Medenî denir. İşte doğru
olan görüş budur. Bu görüş bütün âyet ve sûreleri
içine alacak mahiyettedir. Çünkü âyet ve sûreler,
ya hicretten önce veya sonra inmişlerdir.

Kur’an’ın Okunması
Yedi Harf

Vahyin ilk dönemlerinde sözlü anlatım, Kureyş lehçesiyle
yapılıyordu. Ancak hicretle birlikte Medîne lehçesinin
Mekke (Kureyş) lehçesinden farklılığı problemiyle karşı
karşıya kalındı. Bu arada İslâm’a yeni giren çeşitli Arap
kabilelerinin de kendilerine özgü lehçeleri vardı. Bütün
bunlar, Kur’ân’ı okumada müsâmahalı davranmayı
zorunlu hale getirdi. Yedi harf, ihtilaflı bir meseledir.
Konuya dair kırk civarında görüş vardır.

Bunların belli başlı olanları şunlardır:

• Yedi harften maksat, Arap kabilelerinden meşhur
olan yedisinin lehçesidir. Bu kabileler Kureyş,
Kinâne, Huzeyl, Hevâzin, Sekîf, Yemen ve
Temim’dir. Ancak bu kabîlelerin hangileri
olduğu konusu ihtilaflıdır. Ayrıca Kur’ân’da
sadece bu yedi kabilenin lehçesine ait kelime
yoktur. Onda, kırka yakın dile ait kelime tespit
edilmiştir.

• Yedi harften maksat, meşhur yedi imamın
kırâatıdır. Ancak bu görüş en zayıf olan görüştür.
Çünkü yedi harf meselesi gündeme geldiğinde
henüz yedi kırâat ortada yoktu.

• Yedi harften maksat, aynı manaya gelen çeşitli
lafızlardır.

• Yedi harften maksat, yedi vecihtir. Bu görüşü
savunanlar çoktur. Bu görüş sahipleri, kendilerine
göre yedi vechi tespite çalışmışlar ancak belli bir
yedi vecih üzerinde ittifak edememişlerdir. İlgili
görüşler incelendiğinde Subhî es-Sâlih tarafından
ileri sürülen maddelerin diğerlerine göre daha
kapsayıcı olduğunu söylemek mümkündür.

Kırâat İlmi

Kırâat, Kur’an’ın kelimelerinin eda keyfiyetlerini ve
ihtilaflarını nakledenlerine isnat ederek bilmektir. Konusu:
Telaffuzlarındaki ihtilaf ve edâlarındaki keyfiyet
bakımından Kur’ân’ın kelimeleridir. Gayesi: Mütevâtir
kırâatların zabt melekesini elde etmektir.
Hz. Osman döneminde istinsah edilen Mushaflar, bunların
ihtivâ ettikleri kırâat vecihlerini bilen birer kişi ile ilgili
beldelere gönderilmiştir. İşte bu belde sakinleri, Kur’ân’ın
kırâatını bilen ve onu kendilerine getiren zatlardan
öğrenmişler ve öğrendikleri gibi de okumuşlardır. Böylece
her belde, Mushafına uygun kırâatları muhafaza etmeye
başlamış ve o kırâatlar okundukları beldede yayılmıştır.

Gelişmesi

Üçüncü asırda kırâatları yediye tahsis eden, gerek kırâat
imamları ve gerekse temsil ettikleri kırâatları belirli
usuller koyarak tespit eden Ebu Bekir b. Mücâhid’dir.
Ancak İbn Mücâhid’in tasnifinde yedinci kırâat imamı
Yakup değil, Kisâî’dir. Daha sonra bu yedi kırâat
imamına, kırâatlarının sahih olduğu tespit edilen Ebû
Ca’fer, Yakup ve Halef b. Hişâm ilave edilerek sayı ona
ulaşmıştır.

On kırâat imamı ve meşhur olan râvîleri
topluca şunlardır:

1. Nâfi. Râvîleri Kâlûn ve Verş’tir.
2. İbn Kesîr. Râvîleri Bezzî ve Kunbul’dur.
3. Ebû Amr. Râvîleri Dûrî ve Sûsî’dir.
4. İbn Âmir. Râvîleri Hişâm ve İbn Zekvân’dır.
5. Âsım. Râvîleri Ebû Bekir Şu’be ve Hafs’tır.
6. Hamza. Râvîleri Halef ve Hallâd’tır.
7. Kisâî. Râvîleri Leys ve Dûrî’dir.
8. Ebû Ca’fer. Râvîleri İsâ b. Verdân ve Süleyman b. Cemmâz’dır.
9. Ya’kûb. Râvîleri Ruveys ve Ravh’tur.
10. Halef. Râvîleri İshak b. İbrâhîm ve İdris b. Abdilkerîm’dir.

Sahih Kırâatın Şartları

Kırâatların sahih olması için üç şart vardır:
• Kırâat, sahîh ve muttasıl bir senedle Hz.
Peygamber (sav)’e ulaşmalı.
• Takdiren de olsa Hz. Osman döneminde çoğaltılan
nüshalardan birinin hattına uymalı.
• Bir vecihle de olsa Arap dilinin kaidelerine uygun
olmalı. Bu üç şartı birden taşıyan kırâat sahihtir.
Bir görüş ise üçüncü şarta gerek olmadığı
yönündedir.

Senetleri Bakımından Kırâatların Çeşitleri

Senetleri bakımından kıraat çeşitleri ise 5’e ayrılmaktadır:
1. Mütevâtir kırâat: Yalan üzere ittifak etmeleri
aklen mümkün olmayan bir topluluğun diğer bir
topluluktan rivayet ettiği kırâata, mütevâtir
kırâat denir.

2. Meşhur kırâat: Senedi sahih, Arap dilinin
kaidelerine ve Hz. Osman döneminde çoğaltılan
nüshalardan birinin hattına uygun olan, ancak
tevâtür derecesine ulaşamayan kırâata, meşhur
kırâat denir. Mütevâtir ve meşhûr kırâatlar ile
Kur’ân okunur. Bunlara inanmak gerekir. İnkâr
edilmeleri câiz değildir.

3. Âhâd kırâat: Senedi sahîh olup, ya Arapça
kâidelere ya da Hz. Osman döneminde
çoğaltılan nüshalardan birinin hattına uygun
olmayan kırâata, âhâd kırâat denir. Bu kırâat ile
okumak câiz değildir.

4. Şâz kırâat: Senedi sahîh olmayan kırâattır.
Bununla da Kur’ân okumak câiz değildir.
5. Mevzû (uydurma) kırâat: Asılsız olarak yalnız
okuyanına isnat edilen kırâattır. Bu kırâata göre
de Kur’ân okumak câiz değildir.
Günümüzde Müslümanların büyük çoğunluğu Kur’an’ı
Asım kıraatının Hafs rivayetine göre okumaktadırlar.

Vakıf ve İbtidâ

Vakıf, kelime üzerinde, kırâata tekrar başlamak niyetiyle,
âdet olduğu şekilde, nefes alacak kadar bir zaman sesi
kesmekten ibarettir. Vakıf, kelimelerin sonunda yapılır,
ortasında yapılmaz. İlk defa okumaya başlamaya veya
vakıftan sonra kırâata devam etmek için tekrar başlamaya
ise İbtida denir. Vakf ve ibtida, Kur’ân kırâatında,
mananın iyi anlaşılması için uyulması gereken bir
husustur. Ancak Kur’ân okurken herkesin bu hususları
bilip uygulaması mümkün olmayabilir. Çünkü bu konu,
Kur’ân’ ın manalarını çok iyi bilmeye bağlıdır. Kur’an’ın
manasını anlayamayanların anlamı bozmadan okumalarına
yardımcı olmak için Kur’ân okurken durulması gereken
yerlere bir takım harfler konmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm’i Okuyuş Şekilleri
Kırâat âlimlerine göre Kur’ân üç şekilde
okunabilmektedir:

1. Tahkîk: Kırâat ilminde tahkîk, her bir harfin
hakkını tam vermek, medlerini yeterince
uzatmak, harekeleri birbirinden ayırmak,
şeddeleri tam yapmak ve gunnelerin hakkını
vermek gibi tecvîd kurallarını yerine getirmede,
okuyuş hassasiyetinin en son imkânını
kullanarak Kur’ân’ı okuma tarzıdır. Tahkik’ten
biraz daha hızlı ama yine dura dura, anlaya
anlaya okumaya ise tertil denmektedir.

2. Hadr: Kırâat ilminde hadr, Kur’an’ı, tecvid
kâidelerine uyarak hızlı bir şekilde okumaya
denir. Bu tür okuyuşta medler asgari hadde iner.
3. Tedvîr: Tahkîk ile hadr arasında bir okuyuş
tarzıdır. Bu okuyuşta orta bir yol izlenir.
Tutulacak yerler normal olarak tutulur.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!