MenüKapat

Ünite 2: Kelâmın Doğuşu

Kelâm ilmi doğrudan doğruya Müslümanlar tarafından
Kur’ân ve Sünnet’in verilerinden hareketle kurulan ve
geliştirilen bir ilimdir. Tamamen Müslümanların içinde
bulundukları şartlara ve ihtiyaçlara göre geliştirilmiş ve
şekillenmiştir.

Kelâm ilminin kendisine konu seçtiği alan İslâm dininin
akîde alanıdır. İslâm dininin inanç ilkeleri; tevhîd
ekseninde olmak üzere Allah inancı, O’nun varlığı, birliği,
sıfatları, melekler, ilahî kitaplar, peygamberler, âhiret
hayatı, kader ve kaza konularıdır.

Kelâm ilminde ele alınan konuların her birini Kur’ân ve
Sünnet’te bulmamız mümkündür. Yani ilim olarak kelâm,
kelâmullahın bilgisidir. Çıkış noktası ve kaynağı Kur’ân
ve Sünnet olmakla birlikte bu, kelâm ilminin hariçten hiç
etkilenmediği anlamına gelmez.

Tarihinin başlangıcında daha çok nakille yetinen kelâm
ilmi sonraki asırlarda akılla nakli dengeli şekilde
kullandığı gibi zaman zaman da aklî çıkarımlara öncelik
vermiştir. Bütün bunlar aklın yoludur ve akıl için yol
açıktır.

Kelâm ilminin tarihi sürecini beş ayrı dönem halinde
incelemek doğru olur.
1. Kur’ân vahyinin devam ettiği dönem; Hz.
Peygamber dönemi.
2. Kelâmî tartışmaların ortaya çıktığı ilk fikrî
hareketler ve ihtilaflar dönemi.
3. Mu‘tezile mezhebinin ortaya çıkışı.
4. Ehl-i Sünnet kelam mezheplerinin ortaya çıkışı.
5. Yeni ilm-i kelâm dönemi: Ondokuzuncu asrın
sonlarından başlayarak hâlen devam etmekte olan
dönem.

Hz. Peygamber Dönemi ve Kelâm

Hz. Peygamber dönemi Kur’ân vahyinin devam ettiği ve
onun vefatına kadar bu vahyin sürdüğü dönemdir.
Dolayısıyla bu dönemde bugünkü anlam ve çerçevede
başka herhangi bir İslâmî ilim olmadığı gibi kelâm ilmi de
yoktu. Bu durumun temel üç sebebi vardır:
1. Dinin inşâ edildiği bir dönemde ilimlerin tedvîn
edilmesi mümkün olamazdı.

2. Sahabe topluluğu Kur’ân vahyinin cereyanına
bizzat şahit oluyorlar ve bu ilahî mesajın ilk ve en
doğru yorumunu bizzat Hz. Peygamber’den
öğreniyorlardı. Dolayısıyla itikadî konularda,
mevcut vahiyde yer alan ilahî beyan ve aklî
deliller onlara kâfi geliyordu.
3. Ashâb-ı kirâm, akıllarına gelen soruları doğrudan
doğruya vahyin alıcısı, ilk ve en doğru
yorumcusu olan Hz. Peygamber’e sorup ondan
kesin cevabı aldıklarından başka bir şeye ihtiyaç
duymuyorlardı.

Akîde konularında düşünmeyi, akıl yürütmeyi ve soru
sormayı Kur’ân ve Hz. Peygamber yasaklamamıştır. İlk
Müslümanlar kendilerine müşkül gelen konularda
sorularını, hatta kalplerinden, zihinlerinden geçen şüphe
ve tereddütleri dahi soruyorlardı. Hz. Peygamber, gerek
Müslümanlardan gerekse Müslüman olmayanlardan gelen
tüm soruları cevaplandırırken vahiy ve Allah’ın kendisine
verdiği bilgi ile hareket ediyordu. Bundan dolayı, Hz.
Peygamber’in ve Ashab’ın inanç konularında tartışma
yapmadığı asla söylenemez.

Gerek Kur’ân’ın gerekse Hz. Peygamber’in, aklı, aklî
tefekkürü önemseyen ve onu kullanmayı teşvik eden açık
beyanlarından hareketle ilk Müslümanlar inançlarını aklî
istidlallerle teyid ve tahkik etmişlerdir. Bir rivayette Hz.
Peygamber’e vesvese sorulunca; “imanın hâlis olanıdır”,
demiştir. (Bkz. Müslim, “Îman”, 60; Ahmed b. Hanbel, II,
456).
Onun içindir ki Hz. Peygamber ashabını bu tür sorular
sormaktan men etmemiş olup, bu davranışıyla o, daha
sonraki dönemlerde ortaya çıkabilecek olan ve aklî
tefekkürü ön planda tutan kelâm ilminin metodunun
meşruiyetinin zeminini oluşturmuştur.

Kelâmı Doğuran Etkenler

İlk İhtilaflar: Farklı düşünmenin kaçınılmaz ve doğal
birinci sebebi insanın fıtratı ile vahyin ona tanıdığı
imkândır. Bu en önemli ve en temel etken iyi anlaşılıp
daima akılda tutulursa diğer nedenler daha kolay anlaşılır.
İslâm düşünce tarihinde oluşan dâhilî sebeplerin yanında,
İslâm dünyasında başlatılan çeşitli tercüme faaliyetleri ile
fetihler ve daha başka yollarla çeşitli kültürlere mensup
milletlerle karşılaşılmış olmasını da fikir ve yorum
ayrılıklarına sebep olan haricî âmiller arasında saymak
mümkündür.

Kırtas Hâdisesi: Arapça bir isim olarak “kırtas” kâğıt
demektir. İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre, Hz.
Peygamber’in, vefatıyla neticelenen son hastalığında,
rahatsızlığının şiddetli olduğu bir anda yanında bulunan
ashabına; “Bana bir kâğıt ve kalem getirin, size bir yazı
yazdırayım ki benden sonra sapıklığa düşmeyesiniz”
buyurmuştur. Orada bulunan ashaptan bir kısmı Hz.
Peygamber’in bu arzusuna uyulmasını isterken, bir kısmı
ise ortada yeni bir vahiy durumu olmadığından gerek
olmadığını düşünmüşlerdir. Kırtas hâdisesiyle ilgili
rivayetler, daha sonraları Şîa ile Ehl-i sünnet arasında
ihtilaf konusu olmuş ve Şiîler; eğer kâğıt, kalem
getirilseydi Hz. Peygamber Hz. Ali’yi kendisinden sonra
halife tayin edecekti, demişlerdir.

Hilâfet Meselesi: Hz. Peygamber’in vefatından hemen
sonra Müslümanlar, halife seçimi meselesiyle
karşılaşmışlardır. Kur’ân, genel bir ilke olarak
Müslümanlar’ın işlerini şûra, yani aralarında yapacakları
danışma, istişare ile yürütmelerini tavsiye ederek (bk. Âl-i
İmrân, 3/159; eş-Şûra, 42/38), görevlendirmede ehliyet ve
liyakata önem verilmesini (bk. en-Nisâ, 4/58; en-Nahl,
16/43) ve hüküm verildiğinde âdil davranılmasını ister
(bk. en-Nisâ, 4/58).

Hilafet meselesi ve halife seçimiyle ilgili olarak İslâm
düşüncesinde ortaya çıkan temel görüşleri kısaca şöyle
özetlemek mümkündür:

a. Ehl-i sünnet’e göre, kendisinden sonra kimin
halife olacağına dair Hz. Peygamber bir
belirlemede bulunmamıştır. Dolayısıyla halifenin
belirlenmesi seçimle gerçekleştirilir. Onun için
Ashab istişare sonucunda Hz. Ebû Bekir’i halife
seçmiştir.

b. Şîa’ya göre halifelik meselesi insanların seçimine
bırakılabilecek bir iş değildir. Halife nasla
belirlenir. Hz. Peygamber Hz. Ali’yi kendisinden
sonra yerine halife olarak tayin etmiştir.
c. Haricîlerin bu konu hakkındaki görüşleri Ehl-i
sünnet ile aynıdır. Onlara göre de halifenin
belirlenmesinde esas olan seçimdir.

Siyâsî Anlaşmazlıklar ve İç Savaşlar: Üçüncü halife Hz.
Osman’ın hilafetinin özellikle son dönemlerinde idareyle
ilgili siyâsî sorunlar nedeniyle huzur ve sükûnet bozularak
yerini çatışma ve kargaşa aldı. Gittikçe büyüyen kargaşa
sonucunda Hz. Osman şehit edildi ve halife olarak Hz. Ali
seçildi. Hz. Osman’ın öldürülme nedenleri ve olayın
sorumluları etrafında gelişen tartışma ve sürtüşmeler
sonucunda adına iç savaşlar denilen Cemel (36/656) ve
Sıffin (37/657) vakâları peş peşe yaşandı. Binlerce insan
öldürüldü.

Hz. Osman’ın şehadeti, Cemel ve Sıffîn olayları
sonucunda ortaya çıkan kelâmî problemleri başlıklar
halinde şöyle sıralayabiliriz:

1. Büyük günah işleyen kişi (mürtekib-i kebîre)nin
dindeki durumu:

Bu hususta ortaya çıkan
görüşler şöyledir:

a. Hâricîlere göre adam öldürmek gibi bir
büyük günah işleyen dinden çıkar ve
kâfir olur.
b. Mu‘tezile’ye göre büyük günah işleyen
dinden çıkar ise de kâfir olmaz, iman ile
küfür arasında kalır. Ölünceye kadar
tevbe etmesi beklenir.
c. Mürcie’ye göre konu hakkında hüküm
vermemek ve sorunu âhirete ertelemek
uygundur.
d. Ehl-i sünnet’e göre günahlar helal
sayılarak işlenmediği müddetçe kişiyi
dinden çıkarmaz. Fakat günahlar imana
zarar verir ve sahibi âhirette
cezalandırılır. Ne var ki, Allah dilerse
onları af edebilir.

2. İmanın tanımı, mahiyeti, iman-amel ilişkisi
meselesi

Kader ve İrâde Hürriyeti Sorunu: Müslümanlar üzerinde
büyük tesirler icra eden ve acı hatıralar bırakan bu olaylar
sonucunda hem hâdiselere katılanlar hem de sonrakiler ve
konu üzerinde düşünen kelâm bilginleri kader, irade,
hürriyet ve ahiret gibi hususları konu alan sorular sormaya
başlamışlardır. Konu etrafında geliştirilen kader, alın
yazısı, talih, kısmet, felek gibi adlandırmalarla insanlar
konuyu ve kendilerini sorgulamaktadırlar. Bu sorular
bugün de İslâm dünyasının, Müslüman toplumların
üzerinde ciddiyetle kafa yormaları ve doğru
cevaplandırmaları gereken hususlardır.

Bu konularda yorum getiren ekollerin, düşünce biçimleri,
ortaya atılan fikirler ve çözüm önerileri sosyal hayat ve
olaylardan hiçbir sûrette etkilenmeden ortaya çıkmış
değillerdir. Yani şahısların veya toplulukların fikirleri,
ictimâî, tarihî ve siyâsî şartlar ve çevreden tecrit edilemez.
İslâm tarihinde var olan fırkaların oluşumunda temel
itikâdî meselelerdeki görüş ayrılıkları yanında başka
unsurların ve sebeplerin de varlığını göstermektedir.
Mesela Hâricîlik, tamamen siyâsî çatışma, sosyal patlama
ve kabile taassubunun sonucunda doğan bir fırkadır. Aynı
şekilde siyâsî boyutu hesaba katmadan ne Cebriye ne Şîa
ne de Mürcie’yi anlamak mümkündür.
Kur’ân ve Sünnet Metinlerinin Yorumu: Allah’ın muradı
Kur’ân’dadır. Dolayısıyla Kur’ân anlaşılmadan Allah’ın
muradının ne olduğu bilinemez. Bu bakımdan
Müslümanlar, Kur’ân’ı okuyup anlamak için büyük gayret
göstermişlerdir. Ancak, Kur’ân âyetlerinin hepsi üslup
açısından aynı özellikte değildir. İlahî muradın ne
olduğunun kolaylıkla anlaşıldığı ayetlere muhkem ayetler,
manâları muhkem âyetler kadar açık olmayan ve farklı
anlamlara gelmeleri nedeniyle kesin anlamların verilmesi
zor olan ayetlere ise müteşâbih âyetler denir. Bu âyetlerin,
metin içerisinde hakikat, mecâz, teşbih, temsil gibi
kullanımlarının olması onların anlaşılmasını
güçleştirmektedir.

Kur’ân ve hadîs metinlerinde var olan bu dil sorunları
etrafında ortaya çıkan sorular şunlardır. Kur’ân’ın hangi
âyetleri muhkem, hangileri müteşâbihtir? Müteşâbih ne
demektir? Müteşâbih âyetler anlaşılabilmeleri için tevil
edilmeli midir, edilmemeli midir? Tevil ne demektir?
Tevîlin şartları ve sınırı nedir? Bu ve benzeri sorular
etrafında tabiî olarak ihtilaflar meydana gelmiş ve her bir
ekol, kendi anlayışları ve geliştirdikleri yöntemlerle
meseleleri anlamaya çalışmışlardır.
Müslümanlar’ın Diğer Din ve Medeniyetlerle
Karşılaşması: İslâmiyet, Hz. Peygamber döneminde
Arabistan Yarımadası’nın dışına çıkmamıştı. Ancak,
fetihler büyük bir hızla gelişti ve kısa zaman içinde birçok
ülke İslâm topraklarına katıldı. Müslümanlar, aynı
topraklarda bir arada yaşadıkları, hayatı birlikte
paylaştıkları farklı düşünce ve görüşteki insanlarla çok
doğal olarak karşılıklı etkileşim içine girmişlerdi. Bu
etkileşim farklı şekil ve muhtevada olmuştur. Yeni
fethedilen ülkelerde yaşayan insanların pek çoğu eski
dinlerinden vazgeçerek İslâm’a giriyorlardı.
Yeni Müslümanlar, farkında olarak veya olmayarak eski
inançlarından bazılarını İslâm’a taşıyorlardı. Ayrıca, yeni
fethedilen ülkeler ahalisinden samimî anlamda Müslüman
olanların yanında, kötü niyetliler de vardı (“Bâtınîlik” ve
“Bâtıniyye” grupları). Bunların yanında İslâm’ı gerçekten
inandığı için değil de mal, mevki, şöhret ve benzeri kişisel
amaç ve şahsî çıkarları için kabul etmiş görünenler de
bulunuyordu.

Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki ilk tartışmalar
Hz. Peygamber hayatta iken Necran Hıristiyanlarından bir
grubun gelip Hz. Peygamber’le tartışmaları ile başlamıştı.
Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında ilmî münakaşa ve
mücadeleler gerçekleşti. Özellikle Allah’ın birliği ile zat
ve sıfatlar, teşbih ve tecsîm hususunda ciddi tartışmalar
yaşandı ve karşılıklı reddiyeler yazıldı.
Öte yandan tarihte İran topraklarında vücut bulmuş olan
ve ikili tanrı anlayışına sahip bulunan Manihaistler ve
Mecûsîler ile Müslümanlar arasında önemli kelâmî
tartışmalar yaşandı.

İslâm’ın farklı din, kültür ve medeniyetlerle karşılaşması
sonucunda tevhid, teslis, teşbîh, tecsîm, kader, cebir ve
ihtiyar, Kur’ân’ın hakikati, Tevrat ve İncil’in tahrifi,
Nübüvvet, Mesih, Mehdi ve daha birçok itikadî konu
Müslümanlarla diğer inanç sahipleri arasında tartışılmıştır.
Tercüme Hareketleri: Müslümanlar, eski ilmî birikime
karşı bir tavır takınmayarak, kendi evrensel dünya
görüşlerine destek olacak unsurları bünyelerine almakta
sakınca görmediler. Gerçekleştirilen tercüme
hareketlerinde sadece felsefî eserler değil aynı zamanda
tabiat ilimleri, tıbba dair ilimler, kimya, astroloji, simya ve
ahlâk bilimleri de tercüme edilmişlerdir.
Eski Yunan ilimlerini Arapçaya tercüme faaliyeti
Emevîlerin son dönemlerinde başlamış, Abbasî
halifelerinden Mansûr (ö. 158/775), Hârun Reşid (ö.
193/809) ve Memûn (ö. 218/833) döneminde devam
etmiştir.

Aslında ilk tercümelerin daha önce hicretin birinci asrında
Halid b. Yezid b. Muaviye b. Ebî Süfyan (ö. 86/705)
döneminde başladığı söylenmektedir.
Felsefî anlamda ilk tercüme, halife Mansûr döneminde
yapılmıştır.

Felsefenin sistemli bir şekilde tercümesi halife Memûn
döneminde başladı.

Tercüme faaliyetleri sonucunda ilk İslâm filozofları
yetişmiştir. Bunlar arasında Kindî (ö. 252/866), Fârâbî (ö.
339/950) ve İbn Sinâ’yı (ö. 428/1037) sayabiliriz.
Tercüme hareketleri sonucunda ortaya çıkan etkileşim,
kelâm ilminin tartışma yönteminin gelişmesine,
konularının derinleşmesine ve daha felsefî bir boyut
kazanmasına vesile olmuştur. Böylece kelâm âlimleri
mantık ilmini bir âlet olarak kullanmaya ve bazı akaid ve
felsefe konularına onu felsefî terimleriyle kullanarak
karıştırmaya başladılar.

Kelâm ile felsefe arasındaki bu etkileşim ve yakınlaşma
işine İslâm dünyasından en çok meyledenler Mu‘tezile
mensupları oldu. Mu‘tezile ekolü, yabancı tesirlere karşı
İslâm inancını savunmak amacıyla önemli işler gördü.
Mu‘tezile’nin fikir önderi ve imamı olan Vâsıl b. Atâ’nın
(ö. 131/748) Horasan, Mağrip, Yemen, Irak, Kûfe ve
Ermeniyye bölgelerine davetçiler göndermesi bunun en
açık delilidir.

Bu çabalar esnasında Müslümanlar, muhataplarının
gündeme getirdikleri konularla ilgilendikleri gibi,
görüşlerini de onların anladığı kavramlar ve yöntemlerle
dile getirdiler.

İnsanın Düşünen Varlık Olması Gerçeği: İnsan var
oldukça çok tabiî olarak farklı düşünme, anlayış ve
yorumlar da olacaktır. İhtilaf dediğimiz şey de işte budur.
Onun için ihtilaf kaçınılmazdır. Zaten ihtilaf demek, farklı
düşünmek demektir. Kur’ân’ın birçok âyeti okumayı,
düşünmeyi, böylece hakikati, gerçek ve doğruyu bulup
kabul etmeyi emreder. Unutmamak gerekir ki İslâm
kültürünün hareketlilik, canlılık ve zenginlik kazanması da
bu ihtilaflar yoluyla olmuştur.

Usûlü’d-Dînde İhtilafın Hükmü

Tevhîd dini olan İslâm, Allah’ın mutlak anlamda birliğine
inanmayı zorunlu kıldığı gibi, bu dinin mensuplarının ırk,
dil, bölge ve diğer farklılık sebepleriyle ayrılıp
parçalanmamalarını da tevhîdin gereklerinden kabul eder.
İnsanlar arasında doğabilecek ayrılıkların Müslümanlar
arasında kin ve düşmanlıklara neden olmaması, onların
birlik ve bütünlüğünü bozmaması için Kur’ân-ı Kerim
onları daima Allah’ın dinine sarılmaya davet eder. Ayrıca
İslâm’ın tüm dinî muhtevası da Müslümanların birliğini
muhafaza etmeyi, onu daima canlı tutmayı hedefler.

İdeolojik olan ve dolayısıyla İslâm toplumunu parçalama
istidadı gösteren fikir ayrılıkları caiz görülmemiştir.
Toplumsal bünyeyi sarsacak ihtilaflar yasaklanmıştır.
Ayrıca, hakkında apaçık âyetler, sarih, kesin deliller
bulunan dinî hükümleri ihtilaf konusu haline getirmek de
yasaklanmıştır. İtikâdî alanda bir meselenin inanç konusu
sayılabilmesi için ya Kur’ân’ın açık ve tevile ihtiyaç
göstermeyen âyetleriyle ya da Hz. Peygamber’den
mütevâtir yolla gelen bir hadîse dayanması gerekir. Bu
manâda Kur’ân’ın iki kapağı arasında bulunan muhtevanın
tamamının vahiy eseri olduğuna inanmak bir iman
ilkesidir. Dikkat edilecek olursa burada ihtilaf konusu
haline getirilmesi yasak olan şey, dinden olduğu kesinlikle
bilinen bir hususun mevcudiyetinde ihtilafa düşmek, onu
inkâr etmektir. Ama onun mevcudiyeti kabul edildikten
sonra, mahiyet ve keyfiyeti üzerinde, yani anlaşılması ve
yorumlanması hususunda delillere dayanarak birbirinden
farklı görüşler ortaya koymak, değişik sonuçlara ulaşmak
yasaklanmış değildir.

Değerlendirmek için tıklayın!
Ratings forÜnite 2: Kelâmın Doğuşu[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!