Menü Kapat

Ünite 2: İslâm Medeniyetinin Doğuşu ve Kaynakları

İslâm medeniyeti hakkında yazılmış eserlerde konuların
genellikle iki şekilde ele alındığını görürüz. Batılı yazarlar
coğrafyaya dayalı bir sınıflandırmayı, Müslüman yazarlar
da kronolojiye dayanan bir tasnif tarzını tercih etmişlerdir.
Yani biri mekân, diğeri zaman boyutunu esas almıştır. Bu
iki tarz da İslâm medeniyetinin özünü, ruhunu ve temel
amacını ana unsur olarak ele almayı gözardı etmiştir.
İslâm medeniyeti adına bu can yakıcı bir ihmaldir. Çünkü
bir medeniyeti doğuran ve yaşatan onun özüdür, ruhudur,
amacıdır. Aynı şekilde bir medeniyetin yıkılıp ortadan
kalkmasına sebep olan da onun bu aslî değerlerini
yitirmesidir.

Bilimsel kabullere göre, medenî hayat milattan önce dört
bininci yıllarda şehir hayatı ile birlikte ortaya çıkmıştır.
Bundan önce insan medenî olmayan bir varlık sayılmıştır.
Aslında bu yaklaşım, materyalist ve pozitivist bilim
adamlarının kendi ideolojik düşüncelerine bir yaratılış ve
uygarlık tarihi yaratmak için bilime zorla giydirdikleri
ideoloji gömleğidir. Oysa ilâhî dinlere ve kitaplara göre
insan medenî bir varlık olarak yaratılmıştır. Medenî hayat
da, aynı zamanda ilk peygamber olan ilk insanla birlikte
başlamıştır. Çünkü Allah, insanı yeryüzünün halifesi
olarak yaratmış ve onu yeryüzünün sahibi kılmış ve ona
yeryüzüne hükümran olma imkân ve yeteneği
bahşetmiştir. İnsan, Allah’ın hükümranlığının
yeryüzündeki temsilcisidir. Bu temsil görevinin öncelediği
hedeflerden biri de hiç şüphesiz medenî hayattır,
medeniyettir.

İnsanın medenî olması, yaşadığı hayatı ve dünyayı
medenîleştirmesi Allah’ı temsil görevidir. Bunun için
ihtiyaç duyduğu her yetenek yaratılış donanımına
yerleştirilmiştir. Allah’ın yeryüzünde en iyi temsil
edilebildiği coğrafya en medenî coğrafya, Allah’ı en iyi
temsil edebilen toplum da en medenî toplumdur. Bu
bağlamda bütün ilâhî dinler bir din olduğu kadar da birer
medeniyettir. İslâm, insanlığın en büyük medeniyet
projesidir. Hz. Peygamber bu projeyi uygulamaya Risâlet
göreviyle birlikte başlamıştır.

Medeniyet Kavram Boyutu

Arapça bir kelime olan medeniyet, “medîne” sözcüğünden
türemiştir. Medine ise, bir yerleşim birimi olan “şehir”
anlamındadır ve bir yerde ikamet etmek, yerleşmek
anlamına gelen “me-de-ne” kökünden gelmektedir.
Kentleşme ile yakın ilgisi vardır (İbn Manzur, 1968).
Medenî şehirli, şehre ait, şehre özgü; medeniyet ise
şehirlilik, yerleşik hayat, iyi yaşama demektir.
İlk olarak 1757 yılında Fransa’da, bundan on yıl sonra da
İngiltere’de kullanılmaya başlayan medeniyet, Batı
dillerinde şehir ve şehirlilik anlamlarını ifade eden
civilisation sözcüğünden türetilmiştir. Civilisation sözcüğü
de Latince ’de “şehirli” anlamına gelen “civilis”
kelimesinden türetilmiştir. Osmanlı aydını da medeniyet
kelimesini bu anlamıyla kullanmıştır. Günümüz
Türkçesinde medeniyet yerine daha çok uygarlık kelimesi
kullanılmaya başlanmıştır. Uygarlık kelimesi de belirli
yasalara uyarak şehirde yaşayan ve şehirli anlamına gelen
“uygur” kelimesinden türemiştir.

Medeniyet, terim anlamı itibariyle bir neslin kendisinden
sonraki nesillere miras bıraktığı dinî, siyasî, sosyal ve
iktisadî kurumlar, faaliyetler, icatlar, teknolojiler gibi
maddî unsurlar ile anlayış, düşünce ve değerler gibi
manevî unsurların toplamıdır.
Medeniyet ile aralarındaki yakın benzerlikler sebebiyle,
İslâm medeniyeti ve kültürü tarihinde, zaman zaman
birbirlerine karıştırılan diğer kavramlara da açıklık
getirebilmeliyiz. Bunların medeniyet kavramıyla benzer
ve farklı yönlerini ortaya koyabilmeliyiz. Bunlar arasında
ilk sırayı “kültür” alır.

Kültür

En fazla tanımı yapılan kavramların başında gelen kültür
sözcüğü, 1900’lere doğru başta Fransızca olmak üzere
diğer dillere Almancadan geçmiştir. Kültür, Latince
cultura kelimesinden türemiş olup “toprağı işleme”
anlamına gelir. Türkçemize, daha sonraları Batı dillerinde
kazandığı “yüksek umumi bilgi” anlamıyla girmiştir. Ziya
Gökalp, kültür sözcüğünün Latincedeki ifade ettiği
anlamdan hareketle kültür yerine aynı anlama gelen
Arapça hars sözcüğünü kullanmıştır.
Arapça ’da umrân ve hadâret kelimeleri de medeniyet
karşılığında kullanılmıştır.

Anlam Boyutu

Medeniyet kavramı on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından
itibaren Batı’da kullanılmaya başladı. Fransızlar, İngilizler
daha sonraları da diğerleri bu kavrama, kendilerinin daha
önceki dönemlerinden ve çağdaşı olan diğer milletlerden
farklı ve ileri olduklarını öne sürdükleri hayat tarzı
anlamını yüklediler (Toynbee, 1980). Bir başka ifadeyle,
Batılı kendi hayat anlayışına, yaşam biçimine ve değerler
sistemine medeniyet adını vermiştir. Batı dünyası
medeniyet kavramının kapsam alanını genişleterek,
yüksek teknolojisini, üstün tekniğini, bilimsel bilgisini,
güçlü kurumsal yapısını ve kurumlarını, dünya görüşünü
ve değerlerini de bu kavramla ifade etmiştir.
Medeniyete İdeolojik ve Politik Yaklaşımlar
Bazı bilim adamı stratejistler, mensubu bulundukları
devletlerin çıkar planlarını meşrulaştırmaya yönelik
bilimsel tezler ortaya atmışlardır. Bunlardan biri de
Samuel P. Huntington’dır. Huntington medeniyetlerin
çatışması teziyle medeniyetlere, hizmet ettirmeyi
kurguladığı amaca yönelik politik malzeme olarak
yaklaşmıştır. O bu yaklaşımını şöyle ifade eder:
“Medeniyet kimliği, gelecekte gittikçe artan bir şekilde
önem kazanacak ve dünya büyük ölçüde, belli başlı yedi
veya sekiz medeniyet arasındaki etkileşimle
şekillenecektir. Bunlar: Batı, Konfüçyüs, Japon, İslâm,
Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen
Afrika medeniyetleri olacaktır. Geleceğin en mühim
mücadeleleri, bu medeniyetlerin birini diğerinden ayıran
kültürel fay kırıkları boyunca meydana gelecektir.
Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin muharebe
hatlarını teşkil edecektir” (Huntington, 2000). Medeniyet
kavramına giydirilmeye çalışılan bu politik elbise aslında
büyük devletlerin, uluslarüstü büyük güçlerin hiçbir değer
yargısı tanımayan çıkar mücadelelerine bu kavramı bir
meşruiyet silâhı olarak sunma gayretinden başka bir şey
olmasa gerekir.

İslâm Medeniyetinin Doğuşu

Medeniyetlerin Doğuşunu Etkileyen Faktörler
Medeniyetlerin doğuşunda etkili olan birtakım faktörler
vardır. Bunların başında insan unsuru gelir. Toplumu ile
bilinçli bir iletişime sahip, girişimci, tecrübeli ve üretken,
onları yönlendirebilen bir aydın kesim bulunacaktır.
Toplum da bu aydınını kabul edecek, benimseyecek ve
isteyerek arkasından gidecek bir yapıda olacaktır. Bu
gerçekleşmediğinde, yani aydını ile toplumu birbirlerine
ters düşen halklar medeniyetlere herhangi bir katkıda
bulunamazlar.

Medeniyetlerin doğuşunda etkili olan faktörlerden ikincisi
coğrafyadır. İnsanın kontrol edebildiği bir coğrafya ve
buna bağlı olarak, tüm canlıların hayatlarını kolaylıkla
devam ettirebilecekleri bir iklim, medeniyetin doğuşunu
etkilemiştir.
Başka faktörleri de şöylece sıralayabiliriz: Kurumsal ve
güçlü bir ekonomik yapı, şehirleşme, göç/hicret/yer
değiştirme, değerler sistemi, istikrarlı bir siyasî sistem,
sağlıklı eğitim, sanat, dil, hukuk, iletişim, sağlık ve
güvenlik kurumları vb. medeniyetlerin doğuşlarını
etkileyen önemli unsurlardır.

İslâm medeniyetinin doğuşunda bu faktörlerin elbette
payları olmuştur, ama onun doğuşunda en büyük rol ve
etkinin İslâm inancına bağlı değerler sistemi olduğunu
unutmamak gerekir.

İslâm Medeniyetinin Doğduğu Ortam

İslâm medeniyeti, birbirlerine paralel gelişme gösteren
ticaret, sanat, din ve bilimde karşılıklı etkileşim içinde
olan ve hatta ortak mirasları paylaşan dört temel medenî
terkibin tarih alanı içinde doğmuştur.
Bunlardan birincisi: Nil’den Amuderya’ya kadar uzanan,
birçok peygamberin gelmesiyle de peygamberî
geleneklere kaynak olan ve merkezî dil olarak Süryanîce,
Aramîce ve Pehlevîce dillerinin kullanıldığı Bereketli
Hilâl bölgesinin Sâmî-İran terkibidir.
İkincisi: Anadolu’dan İtalya’ya kadar Kuzey Akdeniz
boyunca uzanan, Thales, Pisagor, Sokrat, Plato,
Aristoteles ve arkadaşlarını yetiştirmiş olan ve merkezî dil
olarak Latincenin kullanıldığı Avrupa terkibidir.
Üçüncüsü: Upanişadlar, Buda ve Mahavira devirleri ile
öne çıkan Hindistan bölgesindeki Hindu terkibidir.
Dördüncüsü: Konfüçyus, Lao-Tze ve halefleriyle öne
çıkan Çin ve komşularının Uzak Doğu terkibidir.
İslâm medeniyetinin bir anlamda uzak arka planını teşkil
eden bu bölgeleri ele alalım;

Uzak Arka Plan

Bereketli Hilâl Bölgesi ve İran/Sâsânîler

İslâm öncesi yakın dönemde Bereketli Hilâl bölgesine biri
Bizans diğeri de Sâsânî devleti olmak üzere iki süper güç
hâkimdi. Dolayısıyla Bereketli Hilâlin Bizans
İmparatorluğu sınırları dışında kalan kısmında bölgenin
lider devleti Sâsânîler’di Sasanilerde Zerdüşt-Mecusi
inancı hâkimdi. Ülkede yer yer Mani ve daha sonra
Mazdekizm inançları da vardı.
Sâsânîlerde din adamları, bürokratlar, askerler ve halk
olmak üzere dört sınıf vardı. İnsanların hangi sınıftan
oldukları doğumla belirleniyordu. Hz. Peygamber’in
mektubunu yırtan Hüsrev Perviz (590-628) döneminde
İran’da sanayi, mimarî ve sanat gelişmiş, devlet çok
zenginleşmişti. 627 yılında Bizans’ın Sâsânîleri mağlup
ederek kendine bağladığı, ancak bu dönemde yeniden
Sâsânî toprağı olan Harran, bölgenin en kadim ilim
merkezlerinden biri idi.

Avrupa Bölgesi

Dördüncü yüzyılın başlarında bölgenin en güçlüsü olan
Roma imparatoru Konstantinus (M.S. 306-337),
başkentini Bizans’ta kendi adını verdiği
Konstantinopolis’e taşıdı. Konstantinus 325’de İznik’te
Hıristiyan kilisesinin ilk din kurultayını toplayarak,
Hıristiyanlığı devletin desteklediği bir din haline getirdi.
Bunun üzerine devlet desteğini arkasına almış Hıristiyan
piskoposlar da, Konstantinus ve sonraki Roma krallarını
imparatorluğu yönetmesi için Tanrı tarafından seçilmiş
olarak gördüler. Daha sonra Theodosius (öl. 395)
Hıristiyanlığın dışındaki bütün inançları yasaklamak
suretiyle Hıristiyanlığı resmî din haline getirdi.
İmparator Justinianus (527-565), bozulan Roma
İmparatorluğu’nun eski birliğini kurmak için Batı Akdeniz
ülkelerine yaptığı bir dizi seferde başarılı olamayınca
ölümünden hemen sonra Kuzey Afrika, İspanya ve İtalya
toprakları elden çıktı.
Altıncı yüzyılın başlarına kadar süren iç savaşlar ve siyasi
istikrarsızlık manastırları Hıristiyanlığın güvenlikli
mekânları haline getirdi. Çileci ve keşiş hayat tarzları
ortaya çıktı. Yedinci yüzyılı Yunan, Latin, Suriye ve Kıptî
(Mısır) kiliseleri arasında bölünmüş bir Hıristiyanlık
karşılamıştı.

Hindistan

Bölgesinde dönemin en büyük, en renkli ve çok sayıda
inanç ve kültürün iç içe yaşadığı Hindistan’da Jainizm ve
Budizm dinleri yaygındı. Kişisel duygu ve istekleri yok
etmeyi veya bunlara boyun eğmeyi en aza indirmeyi öncül
amaçları haline getiren Jainizm ve Budizm’in pek çok
ortak ilkesi olmasına rağmen Jainizm, hiçbir zaman
Budizm’in yaygınlığına ulaşamamıştır.
M.S. ilk yüzyıldan sonra, Brahmanizm’in biçimi
değiştirilerek yeniden ihya edilmiş şekli olan Hinduizm,
Hint halkının dünyasına daha fazla ve daha yaygın olarak
girmiştir.

Bu büyük ülkede kast sitemi vardı. Buna göre Hint
toplumu; Brahmanlar (din adamları), Kşatriyalar (asiller
ve askerler), Vaisyalar (çiftçiler, sanatkârlar ve tüccarlar)
ve Sudralar (işçiler) ve Paryalar sınıflarına ayrılmıştı.

Uzak Doğu Bölgesi ve Çin

Uzak Doğu bölgesinin en büyüğü olan Çin merkezli
medeniyet alanında şekillenen dinî yapı Konfüçyanizm
ağırlıklı idi. Hayatta iken ülke yönetimine çağırılmadığı
için erdemin ancak iktidar ve sorumluluk ile ortaya
konabileceğine inanan Konfüçyüs (M.Ö. 551-479) Çin’in
yönetiminde bizzat rol üstlenemedi, ama mirası öğrencileri
vasıtasıyla onun adına ülkeyi yönetti. Konfüçyüs’ün boş
bıraktığı, “insanın duygu dünyasının derinlikleri ve
tabiatın sırları” ile ilgili alanı dolduran Taoizm,
Konfüçyüscülüğe bir denge kazandırdı. Birbirlerini
tamamlayan bu iki din Konfüçyüs’ün yaşadığı dönemden
günümüze kadar varlıklarını sürdürdüler.
Ayrıca M.S. 200-600’lü yıllarda Budizm de Çin’de
önlenemez bir güçte yayıldı.

Orta Asya: Göktürkler

Altıncı yüzyılın ortalarından yedinci yüzyılın ortalarına
kadar Orta Asya bölgesinin hâkim devleti olan
Göktürklerdi.
Yakın Arka Plan
Hicaz Bölgesi: Mekke ve Medine
İslâm öncesi meşhur coğrafyacılardan Ptolemy’de
Makoraba (Hitti, 1980) olarak geçen Mekke’nin ismi, ilâhî
kitaplarda Bekke, Kur’ân-ı Kerim’de hem Bekke (Âl-i
İmran, 3/96) hem de Mekke (Fetih, 48/24) olarak
kullanılmıştır. Ayrıca İslâm tarihi içinde burası Ümmü’lKura, el-Beledü’l-Emîn, el- Beledü’l-Haram gibi otuzdan
fazla isim ile adlandırılmıştır. Mekke’nin tarihi ile ilgili
birtakım tartışmalar olmasına rağmen Hz. İbrahim’in oğlu
Hz. İsmâil’i buraya getirdiği tarih olan M.Ö. 1871 yılından
beri varlığı bilinmektedir.

Mekke genelde bütün Arap toplumları, özelde ise Kureyş
kabilesi için oldukça farklı bir öneme sahiptir. Bu farklı
önem, hem tarihî hem dinî ve siyasî hem de ekonomik
temellidir. Bölgesinin en önemli ticaret merkezi olan
Mekke, uluslararası ana ticaret yollarının kavşağında
bulunmaktaydı.
Medine’nin asıl adı Yesrib’dir. Hz. Peygamber’in
hicretinden sonra, önceleri Medînetü’n-Nebî, sonraları
Medine veya Medine-i Münevvere şeklinde
adlandırılmıştır.

Kur’ân-ı Kerim’de hem Yesrib (Ahzab, 33/13) hem de
Medine (Tevbe, 9/120) olarak kullanılmıştır.
İslâm’dan önce Medine’de Yahudiler ve Araplar olmak
üzere iki millet yaşamakta idi. İslâm’ın Medine’ye geldiği
dönemde burada meskûn Evs ve Hazrec kabilelerine
mensup Araplar, aslen Yemen’in büyük kabilesi Ezd’e
mensup olup bu şehre Yahudilerden sonra gelmişlerdir.

Dinî Yapı

Hz. İbrahim ile başladıkları tevhidî inançlarını zaman
içerisinde değiştiren Mekkeliler, cahiliye dönemi olarak
adlandırılan İslâm öncesi dönemde bir inançlar
mozayiğine sahiptirler. Bu inanç mozayiğinin en yaygın
olanı putperestliktir. Materyalizm/Ateizm, Yahudilik ve
inananları az sayıda da olsa Hıristiyanlık ve Hz.
İbrahim’in dinine mensubiyet olarak anlaşılan Haniflik bu
mozayiğin alt grup inançları idiler. Bununla beraber,
Hıristiyanlık ve Yahudilik, Mekkeliler tarafından oldukça
iyi bilinmekte ve inananlarına ehl-i kitap adı
verilmektedir.

Siyasî Yapı

Mekke’nin İslâm öncesi siyasî yapılanması, dinî
yapılanmasında olduğu gibi, yine Kâbe merkezlidir.
Dâru’n-Nedve adı verilen parlamento binası, Mekke’nin
merkezî toplanma, istişare ve karar alma meclisi idi.

Sosyal Yapı

Mekke’de sosyal yapının temeli olan kabile, aynı zamanda
çok güçlü bir sosyal asabiyetin de meşruiyet zemini idi.
En güçlü asabiyet, sırasıyla, soybağı, akrabalık, kabile ve
kabileler arası anlaşma asabiyeti idi.
Cahiliye döneminde halk hürler, esirler ve mevâlî olmak
üzere üç sosyal sınıfa ayrılmıştı.

Aile Yapısı ve Kadının Durumu

Cahiliye dönemi Arap aile yapısında erkek kendisine özgü
imtiyazlı bir yere sahipti. Ailenin tüm sorumluluğu erkeğe
aitti. O ailenin reisi, her türlü maddi ihtiyaçlarının
sorumlusu, her çeşit tehlike ve saldırıya karşı güvenlik
görevlisiydi.
Cahiliye döneminde kadının yeri ile ilgili hem Kur’ânî
hem de tarihî rivayetler ve kabuller, kadının nasıl
horlandığını, haklarının nasıl ihlâl edildiğini, en tabiî
haklarından nasıl mahrum bırakıldıklarını çok net olarak
ortaya koyarlar.

Hukukî Yapı

Cahiliye döneminde Mekke’de anlaşmazlık ve ihtilâf
hallerinde sınırlı da olsa birtakım hukukî çözümler
bulunmaktaydı. Ancak bu hukukî çözümlerin icra ve
infazını gerçekleştirecek yetkili ve güçlü bir makam
yoktu.
Yetkili ve güçlü bir icra makamının yokluğuna rağmen
anlaşmazlıklarda başvurdukları hukuk kurumları
bulunmaktaydı. Bunlar:
• Kabile hakemleri
• Tard ve Hal’ (toplum dışı bırakma ve kanun dışı
sayma)
• Eşnak (tazminat belirleme)
• Kasame (yemin ettirme)

Ekonomik Yapı

7. yüzyılın başlarında, genelde Arap yarımadasının, özelde
Hicaz bölgesinin en önemli ekonomik faaliyeti ticaret idi.
Taif ve Medine gibi bazı su bulunan bölgelerde sebze ve
meyve üretimi ve Necd ve Yemame gibi sınırlı birkaç
bölgede buğday ekimi yapılmakla beraber, genel olarak
bölgenin arazi ve iklim yapısı ziraat ile uğraşmaya pek
elverişli değildi.

Hicaz bölgesi, bu dönemin dünya ticaret ağının en stratejik
bölgesinde yer almaktaydı. Fırat’tan Yemen’e kadar, Arap
kabileleri kervanlarla birbirlerine bağlanırdı.
İslâm Medeniyetinin Kaynakları
İslâm medeniyetinin doğuş sürecinde iki temel kaynağı
vardı. Bunların biri vahiy, diğeri vahyi hayata aktaran Hz.
Peygamber’di; başka bir ifadeyle Kur’ân ve Sünnet idi.
Gelişme sürecinde bu temel kaynağa doğal olarak, yazılı
kaynaklar, sanat eserleri, diğer medeniyetlerin yaşayan
unsurları ve onlardan yapılan tercümeler gibi daha başka
kaynaklar da eklenmişti.

İslâm Medeniyetinin Özü

İslâm medeniyetinin özü genel anlamda İslâmdır. Özel
anlamda da İslâm’ın da özü olan tevhiddir. Bunda hiç
tereddüt yoktur. Bunu biraz daha açalım: İslâm dininin
olduğu gibi İslâm medeniyetinin de bilinebilir ve analiz
edilebilir veya tarif edilebilir özü tevhiddir. Çünkü Tevhid,
hem İslâm dininin hem de İslâm medeniyetinin ilk
belirleyici prensibidir. Ahenkli bütününe medeniyet adını
verdiğimiz her unsur bir şekilde tevhide yönelik bir anlam
ve bir simge taşır. Çünkü İslâm inancında, kendisinden
başka hiçbir ilâh olmayan Allah’ı hoşnut etmeye yönelik
her girişim ve davranış ibadet olarak kabul edilmiştir.
Evrenin ve evrendeki bütün varlıkların yaratılmasının
evrensel bir amacı vardır. Evrenin sahibi bu amacı,
peygamberlerine gönderdiği kitapları ve dinleri
aracılığıyla bize bildirmiştir. Bunlara göre, dünya
kesinlikle bir rastlantı sonucu var değildir. Boş yere oyun
ve eğlence olsun diye de yaratılmamıştır (Âl-i İmrân,
3/191; Mü’minûn, 23/15-16). Dünyanın her unsuru ile
gerçek ve değişmez bir düzeni vardır.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!