Menü Kapat

Ünite 2: İslam Hukukunun Oluşumu ve Tarihsel Gelişimi

Hz. Peygamber, peygamberlik görevi bağlamında, inanç
esaslarının yanı sıra fertlerin gerek aşkın alanla, gerek
toplumla, gerekse birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen
kuralları da tebliğ etmiştir. Bugün İslam hukuku olarak
adlandırdığımız, orijinal adı fıkıh olan bu disiplin salt
hukuki boyutu aşan bir karaktere sahiptir ve bir anlamda
Müslüman toplumun hayat bilgisini temsil etmektedir.

Şüphesiz ki ilgili disiplinin sistemleşerek kimliğini
kazanması belli bir tarihi süreç içerisinde gerçekleşmiştir.
Hz. Peygamber (ö. 11/632) dönemi, İslam hukukunun
oluşum sürecinin başlangıç noktasını temsil etmektedir.
İlerleyen süreçte gelişen ekollerin içerisinde belirli
hukukçular öne çıkmış, bunların görüşleri öğrencileri
tarafından sistemleştirilmiş ve üstatların adlarıyla anılan
“mezhep” isimli yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Fıkıh
birikimin yazılı kaynaklarda tedvinin de bu dönemde
gerçekleştiğini görüyoruz.

Günümüz İslam Hukuk düşüncesinde tüm mezheplerin
görüşlerinden yararlanabilme ve yeni içtihatların
yapılması talepleri ile ilgili tutarlılık arayışları ve ekol
sistematiğine riayetin gerekliliğine yönelik tartışmalar
güncelliğini korumaktadır.

İslam Hukukunun Oluşum Süreci ve
Dönemlendirilmesi

İslam hukukunun oluşum süreci ile ilgili olarak Hz.
Peygamber, sahabe, tabiûn dönemlerinde hazırlık
safhasının tamamlandığı; müctehid imamlar döneminde
sistemleşmeye başladığı; mezhep merkezli dönemde ise
sistemin olgunlaştığı ifade edilebilir. İslam hukukunun
dönemlendirilmesi ise bu sürecin aşamalarını
göstermektedir. Dönemler belirlenirken;
• Bazı yazarlar siyasi iktidarı esas alarak Hz.
Peygamber – Emeviler – Abbasiler şeklinde bir
sınıflandırma yapmışlardır.
• Bazıları fıkhı canlı bir organizmaya benzeterek
doğuş, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık
dönemlerinden söz etmişlerdir.
• Bir kısmı ise hukukun oluşumunda etki eden
kadrodan hareketle Hz. Peygamber – sahabe –
tabiûn – müctehid imamlar şeklinde bir çizgiyi
takip etmişlerdir.

Hz. Peygamber Dönemi: Mekke’de geçen hicretten
önceki on üç yıl zarfında tebliğ edilen esaslar ağırlıklı
olarak, Allah’ın birliği, Peygamberlik müessesesi, Ahiret
hayatı gibi temel inanç ilkelerinin yerleştirilmesine
yönelik olmuştur. Bu dönem ile ilgili, Hz. Aişe’nin
değerlendirmesine göre, ‘fertleri hazırlamadan ilk etapta
içkiyi ya da zinayı terk etmek emredilseydi, insanlar bu
emirlere direnç gösterirlerdi’ (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân,
6) yaklaşımı ile aşamalı bir sistem gelişmiştir.

Somut hükümlerin ise Medine döneminde söz konusu
olmaya başladığı görülmektedir. Müslümanlar iktidar
yapısına Medine döneminde (Medine Vesikası ile) sahip
olmuşlardır. Nitekim bu dönemde ibadet konuları ile ilgili
ayrıntılı hükümlerin yanı sıra evlenme, boşanma, velayet,
miras, ticari hayat, akitler ve borç ilişkileri, haksız fiiller,
cezalar, muhakeme (yargılama) usulü, savaş ve barışla
ilgili kurallar vb. sosyal hayatın hemen her alanını
düzenleyen kurallar vaz edilmiştir. Bu süreç Hz.
Peygamber’in vefatına kadar sürmüştür.

Bu Dönemde Hukukun Kaynakları: Hz. Peygamber
döneminde İslam hukukunun temel kaynağı vahiydir.
Dolayısıyla İslam Hukuku’nun ilk kaynağını Kur’ân, fıkıh
terminolojisindeki ifadesiyle Kitâb oluşturmaktadır.
Bunun yanında Hz. Peygamber’in Sünnet’i yer
almaktadır. İslam hukuku terminolojisinde, Kitâb ve
Sünnet’in her ikisini ifade etmek için ‘’nas’’ terimi de
kullanılmaktadır. Bu anlamda kullanılan nas teriminin
yanında İslam Hukuku’nun kaynaklarını ifade etmek için
kullanılan diğer temel terim ise ‘’ictihad’’dır.
Bu dönemde sahabenin ictihadı daha ziyade, Hz.
Peygamber tarafından çeşitli bölgelere
görevlendirilmeleriyle gündeme gelmiştir. İctihad eğer
Hz. Peygamber tarafından yapılmışsa geçerliliğini vahyin
onayından; eğer sahabe tarafından yapılmışsa geçerliliğini
Hz. Peygamber’in onayından almakta, bağımsız bir hukuk
kaynağı niteliği taşımamaktadır. Bazı yazarlar Hz.
Peygamber döneminde İslam öncesi döneme ait örflerin
de bir hukuk kaynağı niteliği taşıdığını ileri sürmektedir.
Bu Dönemin Temel Özellikleri: Hz. Peygamber
döneminde İslam hukukunun oluşum süreci açısından bazı
özellikler dikkati çekmektedir. Tedrice riayet, kolaylık
ilkesi ve toplumun maslahatının gözetilmesi, üç temel
özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tedrice Riayet: Bu dönemde hükümlerin vaz edilişi
sırasında göze çarpan önemli bir özellik, mükellefiyetlerin
aşama aşama belirli bir hazırlık ve alıştırma süreciyle
yürürlük kazanmasıdır. Bahsettiğimiz durum en temel
ibadetlerde dahi görülmektedir. Tedrice riayet prensibinin,
bir hukuk politikası olarak gözetildiğini ifade etmek
mümkündür.

Kolaylık İlkesi: Hz. Peygamber döneminde hükümlerin
vaz edilişi sırasında gözetilen temel amaçlar içerisinde
kolaylık ilkesi yer almaktadır. İlahi iradenin mükelleflerin
zorluk ve sıkıntı içerisinde kalmasını değil, bilakis
kolaylaştırmayı hedeflediği bizzat Kur’ân’da açıklanmıştır
(Bakara, 2/185; Nisa, 4/28; Maide, 5/6). İkrah, hastalık,
yolculuk, hata, unutma vb. hususların mükellefiyetlerin
hafifletilmesinde bir etken olarak dikkate alınması da
kolaylık ilkesi çerçevesinde değerlendirilebilir.

Toplumun Maslahatının Gözetilmesi: Bazı hukuki
düzenlemelerin toplumun maslahatı doğrultusunda
değişime tabi tutulduğu görülmektedir. Örnek olarak
önceleri vefat eden bir erkeğin eşinin bekleme süresinin
bir yıl olduğu, bu süre zarfındaki nafaka ve barınma
giderinin koca tarafından vasiyet edilmesi gerektiği
öngörülüyorken (Bakara 2/240), daha sonra bekleme
süresi dört ay on gün olarak tespit edilmiştir (Bakara
2/234). Bu durum İslam hukuk terminolojisinde nesh
kavramı kapsamında değerlendirilmiştir. Evlilikte
denkliğin (kefâet) gözetilmesi, miras ve velâyet
ilişkilerinde asabelik faktörünün dikkate alınması, ölüm
ve cismani zarar tazminatlarının ödenmesinde âkıle
uygulamasının sürdürülmesi bu tutumun örnekleri
içerisinde yer almaktadır.

Kur’ân’da on beş yerde geçen ve Hz. Peygamber’e hitap
eden “sana soruyorlar” ifadesinin sekiz tanesi fıkıh
konularıyla alakalıdır. Dolayısıyla Hz. Peygamber
döneminde bir yandan toplumun ihtiyaç ve maslahatı
gözetilirken, diğer yandan toplumu daha yüksek gayelere
yönlendirerek dönüştürmeyi amaçlayan bir hukuk siyaseti
izlenmiştir.

Sahabe Dönemi: İslam hukukunun oluşum süreci
açısından sahabe döneminden bahsettiğimizde, dört halife
dönemini ve kısmen Emevi idaresini kapsayan bir zaman
dilimi söz konusudur. Özellikle ilk iki halife dönemindeki
uygulamalar, İslam hukuk düşüncesinin gelişimi açısından
ayrı bir önem taşımaktadır.

Sahabe Döneminde Hukukun Kaynakları: Sahabe
döneminde İslam hukukunun üç kaynağından
bahsedebiliyoruz: Kitâb, Sünnet ve ictihad. Önde gelen
sahabilerin bir araya toplanılarak atılacak adımlar ve
alınacak kararlar konusunda onların görüşlerinin alınması
“şûrâ”dır. İctihaddan farklı olarak danışma esasına
dayanır. Eğer fakih sahabilerin hepsi toplanmışsa veya
şura kararı açıklandıktan sonra bir muhalefet söz konusu
olmamışsa, bu şekilde ulaşılan sonuçlar, daha sonraki
döneme sahabenin icmâı şeklinde yansımıştır. Kimi
yazarlar, sahabe döneminde gerçekleşen şura faaliyetini
icmâ şeklinde niteleyerek bu dönemde hukukun dört
kaynağı olduğunu ileri sürmektedir.

Sahabe Dönemindeki İctihad Faaliyetinin Özellikleri:
1. İctihad geniş bir şekilde uygulanmış ve teşvik
edilmiştir. Bu dönemde görülen ictihad
faaliyetleri somut meseleleri çözmeye yöneliktir.
Farazi fıkıh olgusuna rastlanmamaktadır.
2. Sahabe ictihad sonucu ulaşılan hükümleri,
nassların açık hükümleriyle bağlayıcılık
açısından aynı derecede tutmamış, bu hususu
ısrarla vurgulamıştır.
3. Bu dönemde, belli illet ve hikmetlere dayandığı
düşünülen nasların, zamanın ve şartların etkisi
sonucu illetlerinde bir değişme yaşandığı
kanısıyla, gâî (amaçsal) yoruma tabi tutuldukları
görülmektedir. Nassların gâî yoruma tabi
tutularak lafızlarının aşılması oldukça hassas bir
konudur.
4. Sahabe dönemi hukukçuları nas bulunmayan
konularda çözüme ulaşmak için ictihad
etmişlerdir. Bu hususta kendilerine rehberlik
eden ana unsur, Hz. Peygamber’le birlikte
olmanın, onun hukuki konulardaki yaklaşım
tarzına tanık olmanın kazandırdığı meleke
olmuştur.

Sahabe döneminde nas bulunmayan
konularda çözüm getirme çabasını ifade eden
re’y, sonraki dönemlerde sistemleşmiş, kıyas,
istihsan, ıstıslah gibi kısımlara ayrılmıştır.
Sahabenin İhtilaf Sebepleri:
1. Kur’ân ve Sünnet nasları delalet açısından, her
zaman aynı kesinliğe sahip değildir. Dil
imkânları çerçevesinde farklı anlama ihtimalleri
mevcuttur.
2. Sahabilerin sünnet konusundaki birikimi aynı
seviyede değildi. Hz. Peygamber’in kiminin
muttali olduğu uygulamaları hakkında kiminin
bilgisi bulunmuyordu. Sünnetle ilgili diğer bir
ihtilaf sebebi ise rivayetlerin Hz. Peygamber’e
aidiyeti konusunda farklı kriterler
benimsemeleriydi.
3. Her sahabinin zihin yapısının ve hukuki
melekesinin farklı olması, ister istemez ictihadi
konularda görüş ayrılığını da beraberinde
getiriyordu. Bu hususta sosyal çevre farkı da
etkili olmaktadır. Dini anlayış ve algılayış
biçimlerindeki zihniyet farklılığı da sahabenin
ictihad farklılıklarının temel nedenleri
arasındadır.

Sahabe Döneminin Temel Özellikleri: Öncelikli olarak bu
dönemde Kur’an ve Sünnet nasları hukuki açıdan
yorumlanmış, sonraki dönemlere intikal edecek bir
birikim meydana getirilmiştir. Nassların hukuki
yorumunun yanında, sahabe fetvaları da tespit edilerek
sonraki dönemler için kaynak teşkil etmiştir.

Dört halife devrinin sonlarında yaşanan siyasi
karışıklıkların akabinde başlıca üç fırka ortaya çıkmıştır.

• Hariciler, siyasi açıdan muhalif oldukları
sahabilerin rivayet ya da fetvalarına değer
vermemiş, sünneti önemli ölçüde dışlayan, ayrı
bir hukuk anlayışı geliştirmiştir.
• Şîa, yalnızca ehl-i beyt ve onların taraftarı olan
sahabilerin rivayetlerini kabul etmek şeklinde
ortaya çıkmıştır.
• Ehl-i sünnet ve’l-cemaat, rivayetin kabulü için
siyasi görüş farklarını bir kriter olarak
benimsememiş; rivayet tekniği ve karakter
açısından güvenilir kabul ettiği ravilerin
aktardıkları haberleri hukuki materyal olarak
kullanmış, bu hususta sahabiler arasında ayrım
yapmamıştır.

Tabiûn Dönemi: Tabiûn dönemi sahabeden sonraki
neslin, diğer bir ifade ile Hz. Peygamber’den sonraki
ikinci kuşağın dönemini ifade etmektedir. Emeviler
Dönemi olarak da adlandırılmıştır. İslam ülkesinin
sınırlarının genişlemesi, farklı sosyal çevreye ve etnik
kimliğe mensup birçok insanın İslam’la tanışması tabiûn
döneminde fıkhi faaliyetin canlı bir şekilde icra
edilmesinin sebepleri arasında yer almaktadır.

Tabiûn Döneminde Hukukun Kaynakları:

Sahabe kavlinin, tabiûn dönemi hukukçuları için Kitâb ve Sünnet
naslarının yanında ictihad ile birlikte naklî bir delil olarak
algılandığı, bir nevi sünnet şeklinde telakki edildiği
anlaşılmaktadır.
Tabiûn Döneminin Temel Özellikleri: Tabiûn döneminde
İslam hukukunun tarihi gelişimi açısından dikkat çeken en
önemli özellik, hukuk alanında ekolleşmelerin ortaya
çıkmasıdır.

Hukuk Ekolleri: Hicaz-Irak ya da Hadis-Re’y Ekolleri:
Ekoller içerisinde bir ayrıma giderek “mutedil” ve
“müfrit” re’y ve hadis taraftarlarından bahsedildiği de
görülmektedir. Çoğu yazar ise, Hicaz ve Hadis Ekolleri ile
Irak ve Re’y Ekolleri arasında bir yakınlık hatta aynılık
görmektedirler. Hicaz müctehidlerinin çoğunu hadis ehli,
Irak müctehidlerinin çoğunu re’y ehli içerisinde
değerlendirmek mümkündür. Bu re’ycilerin hadisi hiç
kullanmadıkları, ya da hadisçilerin asla re’yle ictihad
etmedikleri anlamına gelmemektedir.

Hadis taraftarlığının Hicaz bölgesinde, re’y taraftarlığının
da Irak bölgesinde yoğunlaşmasını açıklayabilmek için şu
gerekçeler ileri sürülmüştür:
1. Hicaz bölgesinde hadisler ve sahabe
fetvalarından oluşan külliyetli miktarda nakle
dayalı fıkıh materyali bulunuyordu. Bu da Hicaz
bölgesindeki fıkhi faaliyetler için yeterli
oluyordu. Irak’ta ise bu yoğunlukta rivayet
malzemesi bulunmuyordu.
2. Siyasal karışıklıklar sonucu ortaya çıkan
kamplaşmanın Irak’ta yoğun bir etkisi vardı.
Kimi gruplar kendi ideolojileri doğrultusunda
hadis uydurmaktan çekinmiyordu.
3. Birçok medeniyete beşiklik etmiş, farklı etnik
kökenlere ve kültürel çevrelere mensup
insanların barındığı Irak coğrafyasında sosyal
çevre ve gündelik yaşam, Hicaz’da rastlanmadığı
ölçüde karmaşık bir yapı arz ediyordu.
Dolayısıyla çözülmesi gereken çok sayıda
mesele ve bunlara yönelik olarak toplumun
beklentileri söz konusuydu. Bu durum Iraklı
hukukçuları re’y metodunu oldukça etkin ve
yaygın bir tarzda kullanmaya sevk ediyordu.

Tabiûn döneminde ana çizgiler şeklinde görülen
ekolleşme, bir sonraki dönemde belli hukukçular etrafında
teşekkül eden, “mezhep” adı altında ifade edilen yeni bir
yapılanma ile farklı bir boyut kazanmıştır. Ancak bu
dönemde de mezheplerin re’y ya da hadis ekolleri ile
ilişkilendirilmesi problemi karşımıza çıkmaktadır. Kurucu
hukukçulardan Ebu Hanife’nin (ö. 150/767) re’y ehli,
Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) hadis ehli olduğu
noktasında neredeyse görüş birliğine ulaşılmıştır. Ancak
diğer müctehid imamların hangi tarafta yer aldığı
konusunda farklı yaklaşımlar mevcuttur.

Müctehid İmamlar Dönemi: Müctehid imamlar dönemi
ile hicri ikinci asrın başlarından itibaren, dördüncü asrın
ortalarına kadar uzanan zaman dilimi kastedilmektedir.
“Fıkhın altın çağı” ve “tedvin dönemi” gibi nitelemeler de
kullanılmaktadır.
1. Bu dönemde; Emevileri iş başından
uzaklaştırarak iktidara gelen Abbasiler, toplum
üzerinde meşruiyet kazanmak ve etkinliklerini
artırmak amacıyla dini konulara ve ilim
adamlarına ilgi göstermiş, bu alandaki
çalışmaları teşvik etmiştir.
2. İslam ülkesinin sınırlarının bir taraftan
İspanya’ya, öte yandan Çin’e kadar dayanması,
sosyal ve kültürel hareketliliği önemli ölçüde
artırmıştır.
3. Bu dönem hukukçuları, süregelen birikim ve
külliyat ile hukuk alanında sistemleşmeye imkân
verecek bir gelenek ve alt yapıya dayanma
şansına sahip olmuşlardır.
4. Müctehid imamlar döneminde döneme adlarını
veren, hukuki konularda üstün yeteneklere sahip
kabiliyetli hukukçular yetişmiş, bunların
etrafında “mezhep” adıyla anılan hukuki
yapılanmalar gerçekleşmiştir.

Müctehid İmamlar Döneminde Hukukun Kaynakları: Bu
dönemde de Kitâb ve Sünnet hukukun temel kaynaklarını
teşkil etmiştir. Bunun yanında sahabe icmâı, sahabenin
bireysel ictihadları hukukun kaynakları içerisinde yer
almaktadır. Re’y ictihadı ise sistemleştirilerek kıyas,
istihsan, ıstıslah (maslahat) gibi kısımlar halinde
incelenmiş, her bir bölümün kaynak değeri ayrıca ele
alınmıştır.
Müctehid İmamlar Döneminin Temel Özellikleri: Bu
dönemin en bariz özelliği bir önceki kuşakta ana eğilimler
etrafında ekolleşmeler yaşanmışken, bu dönemde o
ekollerin içerisinden şahıs merkezli yeni bir hukuki
yapılanma doğmasıdır. Mezhep adı verilen bu yapılanma,
içinden çıktığı ekolün özelliklerini yansıtmakla beraber,
kurucu kabul edilen hukukçunun görüşleri çerçevesinde
şekillenmekteydi. Fıkhın tedvin edilmesi bu dönemin
diğer bir önemli özelliğidir.

Mezhep Merkezli Dönem: Hukuki faaliyetin mezhep
yapılanması içerisinde sürdüğü bu dönem kimi yazarlarca
“taklid dönemi” olarak adlandırılmaktadır. Taklid, usul
terminolojisinde “delilini bilmeksizin bir başkasının
görüşüyle amel etmek” anlamında kullanılmaktadır.
Bu dönemi de kendi içerisinde ikiye ayıranlar vardır:
Hicri IV. asrın ortalarından Bağdad’ın Moğollar
tarafından ele geçirilmesine (1258) kadar olan dönem ve
Bağdad’ın düşüşünden Mecelle’nin hazırlanışına (1869)
kadar olan dönem.

Bu dönemin İslam hukuk tarihi açısından en bariz vasfı,
hukuki faaliyetlerin artık mezhep yapılanmaları
çerçevesinde sürdürüleceğinin tüm toplum tarafından
benimsenmiş olmasıdır. Diğer bir ifadeyle mevcut
geleneklerden bağımsız bir ictihad faaliyeti muteber kabul
edilmemiştir. Bu olguyu “ictihad kapısının kapanması”
şeklinde ifade edenler de vardır. Burada kastedilen
“mutlak ictihad”tır.

Müctehid imamlar döneminin akabinde mezhep
yapılanmasının yaygınlaşmasını ve yerleşmesini sağlayan
faktörleri şöyle sıralamak mümkündür.
1. Hukukta istikrar ihtiyacı önemli ölçüde kendini
hissettiriyordu. İslam hukukunun doğuş
sürecinde ictihad faaliyeti önemli bir rol
oynamakla beraber, artık olgunlaşma dönemine
gelindiği IV. asırda istikrar ve hukuk güvenliği
arayışı ön plana çıkmıştı. Mezhep yapılanması da
bu ihtiyacı kısmen karşılamıştır.
2. Kurucu hukukçuların öğrencilerinin, hocalarının
görüşlerini sistemleştirme ve yaymadaki
gayretleri de ekolleşmeyi hızlandırmıştır.
3. Yetişkin talebelerin hocalarının görüşlerini
yayma faaliyetleri çerçevesinde tedvin
hareketinin rolü önem taşımaktadır.

Mezhep Merkezli Dönemin Temel Özellikleri:
1. Mezhep merkezli dönemde yazılan eserler
genelde, İslam hukukunun mezhebin görüşleri
çerçevesinde ele alınması, ulaşılan hükümlerin
temellendirilmesi gayesine yöneliktir. Bu
eserlerde mezhebin kurucu hukukçularının
ictihad ve yorumları sistemleştirilmiş, bunlardan
bir takım genel kurallar çıkarılmış, bu kurallar
ışığında da birçok yeni mesele hükme
bağlanmıştır (tahrîc). Hükümlerin ayrıntılı olarak
ele alındığı, metodolojik temellendirmelere yer
verilen hacimli kitapların yanında, mezhebin
doktrinini özetleme gayesi güden metin ya da
muhtasar adıyla anılan el kitapları da dönemin
ürünüdür. Hukuk araştırmalarında günümüzde de
değeri ifade edilen Mebsût, Mecmû, Muğnî gibi
eserler de şerh formunda kaleme alınmış birer
çalışmadır.
2. Bu dönemde, karşı karşıya kalınan somut
meselelerle ilgili üretilen çözümleri bir araya
getiren fetâvâ, nevâzil ya da vâkıât türü eserler
önemli bir yekün tutmaktadır. Yaygın kanaatin
aksine ilgili literatür, mezhep merkezli dönemde
de hukuki faaliyetin durmadığını, birçok yeni
olayın mezhep içi ictihad metotlarıyla
çözüldüğünü göstermektedir.
3. Dönemin bir diğer özelliği olarak, hukuki alanda
kendisini gösteren örfî hukuk ve kanunname
geleneği dikkat çekmektedir. Özellikle Osmanlı
uygulamasında hukuk sisteminin, fıkıh
doktrinine dayalı şer’î hukuk ile hükümdarın
iradesiyle pozitif hukuk kuralı niteliğini kazanan
örfî hukuk üzerine oturduğu görülmektedir. Örfi
hukuk çerçevesinde ortaya konan kânunnâmeler
içerisinde Fatih’in (ö. 1481) idari düzenlemeleri
içeren kanunnâmesi ile, Yavuz (ö. 1520) ve
Kanuni (ö. 1566) dönemlerinde düzenlenen ceza
hukuku içerikli kânunnâmeler ilk akla gelen
örneklerdir.

Kanunlaştırma Hareketleri ve Yeni Dönem
İslam hukuk tarihi literatüründe bu dönemin Mecelle’nin
hazırlanışı ile başladığı ve günümüzde de sürdüğü ifade
edilmektedir. “Canlanma” ve “uyanış” dönemi adı da
verilmektedir. Bu yaklaşımın gerekçesi, kanunlaştırma
hareketleri ile birlikte hukuki faaliyetin bir mezhebin
görüşleri ile sınırlı olamayacağı, dört mezhebin
görüşlerinden, hatta dört mezhep dışında kalan
müctehidlerin ve ekollerin görüşlerinden de istifade
edilebileceği düşüncesinin yerleşmesidir.

Kısa adıyla Mecelle olarak bilinen Mecelle-i Ahkâm-ı
Adliye 1869-1876 yılları arasında hazırlanmış, 1851
maddelik bir kanundur. Esas itibarıyla eşya, borçlar ve
yargılama hukukuyla ilgili kısımları kapsamaktadır. İslam
hukukunda kanunlaştırma hareketinin ilk örneğidir.
Mecelle’nin hazırlanışını, şeklen de olsa, hukukta
Batılılaşmanın başlangıcı olarak niteleyenler mevcuttur.
Mecelle’nin akabinde İslam hukukuna dayalı ikinci bir
kanun olarak 1917 yılında yürürlüğe giren Hukuk-ı Aile
Kararnamesi verilebilir.

Günümüzde mezhep içi yöntemlerle yeni meselelere
çözüm getirebilme imkân ve geleneğinin önemli ölçüde
işlevini yitirmiş olması, fıkıh üretebilme imkânlarında da
bir kısıtlılığa yol açmıştır.
Ülkemizde 1926 yılından itibaren İslam hukukunun
hukuki/kazâî bir niteliği bulunmayıp, fertlerin kişisel
tercihlerine bağlı olarak dinî/diyânî bir itibarı söz
konusudur.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!