MenüKapat

Ünite 2: İslâm Ahlâkının Kaynakları

İnsan istese de istemese de belirli bir düzen içerisinde
hayatını sürdürmek zorundadır.Bu düzenin tam ve
insicamlı haline ahlâk denilmektedir.İnsanın bütün
kararlarının nihai olarak eşdeğer (netice olarak hepsinin
değersiz )olduğunu savunan bu tavra ahlâki görecilik veya
ahlâki rölativizm denir.

İslâm Ahlâkının Temelleri

İslâm ahlâkı, daha önceki bölümde görüldüğü gibi, Cenabı Hakk’ın Hz. Peygamber’e bildirdiği ve onun hayatında
görünür hale gelen, ondan sahabenin üstlenerek yaşadığı,
yaşarken de kendisinden sonraki nesile aktardığı bir
davranış düzenini ifade etmektedir. Daha sonra gelen
nesiller de benzer bir şekilde kendilerinden sonraki nesile
bu hayat tarzını ve davranış düzenini yaşayarak
aktarmıştır. Bu günümüze kadar böylece gelmiştir.

Kaynak Kavramı ve Terimi

Türkçe’de kaynak kelimesi, bir şeyin varlığını aldığı ve
varlığını sürdürürken kendisinden beslendiği, kendisine
dayandığı nihai ve ilk nesneyi (menşeini ve menbaını)
ifade eder. Konumuz açısından kaynak kelimesinin üç
anlamı ön plana çıkmaktadır. Bu manalar ve soruların
birincisi kendisine İslâm ahlâkının varlığını, ikincisi
bilgisini ve nihayet üçüncüsü bu konudaki sistematik
düşünceyi, Müslümanların ahlâk hakkındaki sistematik
düşüncesini, kendisine konu edinmektedir.

İslâm Ahlâkının Varlık Nedeni Olarak
Kaynakları

İnsan, yetişme sürecinde, sadece nesneleri ve şeyleri değil,
aynı zamanda neyin nasıl yapılacağını da öğrenir.
Birinciler hakkındaki bilgi ile ikincisi hakkındaki bilgi
birbirinden farklıdır. Birincisine şeylerin ve nesnelerin
bilgisi, ikincisine yol ve yordam bilgisi denir. Yol ve
yordam bilgisi, esas itibariyle insanın kitaplardan elde
edebileceği bir bilgi değildir. Yol ve yordam, bunu
uygulayanların uygulamasına iştirak ederek veya bu
uygulamayı müşahede ederek öğrenilir. Ahlâki bilginin
önemli bir kısmı, tayin edici kısmı, yol ve yordam
bilgisine dâhildir; insanın bir bütün olarak hayatı ile
alakalıdır. Bu öğrenme süreci bir varoluş düzeni ve bu
düzenin bilgisi olarak ahlâkın, çok esaslı bir toplumsal
boyutu olduğunu göstermektedir. Bu sebeple ahlâki
bilginin önemli bir kaynağı, ahlâklı insanlardır.
İslâm ahlâkının kaynakları dediğimizde, hemen hatırımıza
gelen o halde, ana hatları ve en genel çerçevesi ile nakil
ve akıl olmaktadır. Nakil, Gazali’nin dediği gibi, çevreyi
aydınlatarak gözün görmesi imkânını ortaya çıkaran
“güneş” konumunda iken, akıl da, naklin aydınlattığı ve
ortaya çıkarak görünür hale getirdiklerini görmeyi
sağlayan “göz” mesabesindedir.

Birinci manası ile İslâm ahlâkının kaynağı vahiydir. Bu
vahyin bir düzen içinde Hz. Peygamber’in hayatında
tahakkuku (gerçekleşmesi); daha sonra da onun etrafında
yaşayan insanlar tarafından müşâhede (kısaca katılımcı
gözlem) yoluyla öğrenilip üstlenilmesi; bundan sonraki
nesiller için ise, bu ilk neslin hayatında tahakkuk edenin
diğer nesiller tarafından yine müşahede yoluyla
benimsenip üstlenilmesi olarak belirmektedir. Bu durum
İslâm ahlâkının kaynağının, sahabe sonrası toplumlar için
ilk elden, tevatür olduğunu söylemenin gerekçesini teşkil
eder. Buradaki tevatür, bilme ile varolmanın özdeş olduğu
bir bulunuş şeklini ifade etmektedir.
Hadis ilminde rivayetler için kullanılan mütevatir haber
terimi ile burada kullanıldığı anlamı ile tevatür birbiri ile
irtibatlı olsa da aynı değildir. Burada kullanıldığı anlamda
tevatür sadece bir sözün değil, onun anlamının da
yaşanarak nakledilmesini ifade etmektedir.
Ahlâk kendinde teorik (nazari) değil pratiktir (amelidir).
Bir insanın ahlâkı, onun hayat düzenidir; kendi hayatında
etkin olan ilke ve kurallardır. Ahlâk, hakiki manası ile
insanların hayatlarındadır; kitaplarda değil. Ahlâki ilke ve
kuralları anlatan bir kitap, “ahlâk” değil, “ahlâk hakkında”
kitaptır. O kitapta anlatılan ilke ve kurallar, bir insan
tarafından üstlenildiğinde, o insanın ahlâkı olur ve o kitap,
o şahsın ahlâkı hakkında hem varlık hem de bilgi kaynağı
haline gelir. Kur’an-ı Kerim bu konuda bilinen en önemli
belki yegâne örnektir.

Ahlâkın Kaynağı Olarak Hz.Peygamber ve
Kur’an-ı Kerim

İyi ve kötünün bilgisini nereden ve nasıl elde ediyoruz?
Bu sorulara biz kısaca “nakil” ve “akıl” olarak cevap
verebiliriz. İnsanın doğumundan itibaren nasıl yetiştiğini
ve elde ettiği bilgileri, -buna iyi ve kötü davranışların
bilgisi de dahildir-, nasıl elde ettiğine bakacak olursak,
insanın iyi ve kötü hakkındaki bilgilerini esas itibariyle
naklen elde ettiğini fark ederiz. İnsan iyi ve kötü
hakkındaki bilgilerini önce ailesinden sonra da ait olduğu
toplumdan ve toplumsal eğitim kurumlarından elde eder.
Ancak sadece burada kalmaz; öğrenirken ve öğrendikten
sonra kendisi de elde ettiği bu malumat üzerinde düşünür
ve bununla ilgili olarak kendi kanaatini ve tavrını
geliştirir. Dikkat edilecek olursa biz hayatımızda ne “saf”
bir akılla karşı karşıyayız, ne de “saf” bir nakille. Akıl,
nakil ile nakil de akıl ile irtibatı içinde bizim bütün
hayatımıza ve kararlarımıza refakat etmektedir.
Peygamber Efendimizi işaret eden ve onda insanlar için
“üsve-i hasene” (en güzel örnek) olduğunu söyleyen
(Ahzab/33:21) ayette ahlâki bir ilkeye işaret edilmektedir.
Benzer bir şekilde “Allah’a, Resulüne ve sizden olan ulü’lemr’e itaat” da (Nisa/4:59), bir ilke emridir Ama
“emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emri (Hûd/11:112), bir
ilkeyi değil, bir kuralı, ahlâki bir “normu” dile
getirmektedir.

Ahlâki Bilginin Kaynağı Olarak Hz.Peygamber
ve Kur’an-ı Kerim

Abdullah Draz’ın ifadesi ile “K. Kerim hayatın her sahası
için bir çerçeve (veya hatt-ı hareket) çizdikten sonra,
böylece çizilen çerçeveleri hiçbiri ötekinin hakkına
tecavüz etmeksizin karşılıklı olarak birbirlerine nüfuz
edecek derecede bütünle ahenk halinde daralıp
genişleyebilen bir merkezde toplanmış kaideler şeklinde
bize sunmaktadır.
Kur’an’ın üslubu gayet basittir: mücerret, dalgalı ve
bulanık ile gayet formalist olan müşahhas arasında daima
orta yolda bulunan formüllerinin kaidelerini ifade etmek
üzere o, tamamen özel bir tarzı seçmiştir. Böylece onun
inşa ettiği çerçeveler aynı zamanda hem katı hem de
esnektirler. Bedaheti yönünden her kaidenin metni,
düzensizlik ve ihtirasın anarşisine karşı bir çeşit set
oluşturmaktadır; fakat belirsizliği yönünden o, her bir
şahsa idealini, tecrübenin verdiği şartlara adapte edeceği
ve onun ödevini ahlâkın öteki mecburiyetleriyle
uzlaştıracağı şeklin seçimini bırakmaktadır. Ancak bu
adaptasyon ve uzlaştırma, hem gevşeklik hem de
kontrolsüz atılganlıktan uzak olan basiretli bir gayretle
gerçekleşmek zorundadır. Bu tarz sayesinde Kur’ani
mevzuat, başka yerde güçlükle uzlaşabilecek olan çift
yönlü bir mükemmelliğe erişmiş bulunmaktadır: Sertlikle
yumuşaklık, istikrarda/devamlılıkta ilerleme, vahdette
kesret (tenevvu’). Bu şekilde o insan ruhuna eşit ölçüde
antinomik (zıt) olan çift yönlü bir mutluluğu teminat
altına almayı sağlamıştır.

“Hz. Peygamber’in fiilleri iyi olduğu için mi ahlâki örnek
teşkil eder, yoksa bir fiil onun tarafından gerçekleştirildiği
için mi iyidir?” şeklinde ifade edilebilecek soru üzerinden
anlaşılamaz. Hz. Peygamber tarafından gerçekleştirilmiş
bir fiil veya onun tarafından söylenmiş bir söz, o fiil onun
tarafından işlenmeden veya o söz onun tarafından
söylenmiş olmadan önceki konumu ile alakalı olarak
değerlendirilemez. Çünkü o fiilin veya sözün, o
söylemeden önce herhangi bir ahlâki değere sahip olması
söz konusu değildir. Bir fiil, onun tarafından
gerçekleşmeden önce herhangi bir ahlâki “vasfa” sahip
olmayabilir veya “kötü” sayılabilir veya “iyi” sayılabilir.
Bunların hiç birisi, Hz. Peygamberin fiili hakkında hüküm
vermek için yeterli değildir. O fiile bir değer katan, ona
ahlâki bir statü, bir konum veren, Hz. Peygamber’in o fiili
gerçekleştirmesi, o tavsiyeyi yapması veya o fiilin
yapılmasını uygun görmemesi ve yasaklamasıdır. Hz.
Peygamber’in konumu o halde, rasyonalizmin çizdiği dar
sınırlar içinde, aklın iyiyi ve kötüyü bilebileceği, daha
doğrusu aklın iyiyi ve kötüyü belirleyebileceği gibi bir
iddianın mevzusu olmanın ötesindedir.
Hz. Peygamber’i Cenab-ı Hakk “sen büyük bir ahlâk
üzeresin” (Kalem/68:4) şeklinde tavsif ederken,
Müslümanlara da, “rasul’de üsve-i hasene vardır”
(Ahzab/33:21) diye işaret ederek, Hz. Peygamber’de olan
ile olması gerekenin buluştuğu ve bir vahdet teşkil
ettiğini; dolayısı ile bu cihetten Hz. Peygamber’in ahlâki
örnek olduğunu ifade etmiş olmaktadır.

Rahmet, varlık kaynağı veya varoluş imkânı demektir.
Cenab-ı Hakk’ın rahman ve rahim olduğunu söylemek,
O’nun bütün mevcudatın yaratıcısı ve O’nun yaratmasının
bütün varlığın kaynağı olduğunu dile getirmek demektir.
Buradan hareketle, Hz. Peygamber’in “âlemlere rahmet”
olarak gönderilmiş olmasını, onun âlemlere, yani
insanlara, kendi şahsında yeni ve bir anlamda da yeniden
bir varoluş imkânı olarak gönderildiğini kolayca
anlayabiliriz.

Hz. Peygamber kendi hayatında gerçekleştirdiği fiiller ve
dile getirdiği ahlâki ilke ve kurallarla, etrafındaki
insanlara, dolayısı ile bütün insanlığa, “yeni bir varoluş
imkanı” sağlamıştır. Bu sebeple Hz. Peygamber’i mevcut
ve geçerli, yani “o günün anlayışına göre rasyonel”,
kriterlerle değerlendirenler, anlamamışlar; dolayısı ile
onunla mahiyetine uygun bir şekilde, gereği gibi irtibat
kuramamışlardır. Bir kısmı da, onun fiillerinde geçerli
olana bir karşı çıkış olduğunu fark ederek, mevcut tarafını
tutarak/mevcudu muhafaza etmek için ona karşı
çıkmışlardır. Halbuki Hz. Peygamber kendi hayatında
görünür hale gelen bir davranış düzeni ile etrafındaki
insanlara yeni varoluş imkanları, yeni hayat alanları
açmış, böyle olunca da, kendi hayatı makuliyetin ölçüsü
haline gelmiştir. Makul, buna göre, artık eskiden geçerli
olan değil, Hz. Peygamber’in hayatında tahakkuk eden,
gerçekleşerek insanlar için görünür hale gelendir. Hz.
Peygamberin hayatı irrasyonel veya arasyonel, gerçekliği
olmayan bir iddia veya sadece bir talep olmayıp,
gerçektir, çünkü gerçekleşmiştir. Bütün insanların gözleri
önünde tahakkuk etmiştir. Yaşanmıştır. Gerçek ve
yaşanmış olanın, makuliyet sorunu yoktur.

Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği ve bizzat yaşayarak beyan
ettiği dinin makuliyet sorunu olmadığı gibi, en azından
sahabenin ittifakla ve tevatüren yaşayarak naklettikleri
ana çerçeve -ki buna zarurat-ı diniye de denilirmakuliyetin esasını teşkil etmiştir. Daha sonra aklın iyi ve
kötüyü bilip bilemeyeceği ile ilgili tartışmalar, ma’kul ve
menkul ilişkisi üzerindeki bütün tartışmalar bu tevatür
zemininde gerçekleşmiştir.
Hz. Peygamber’in fiil ve sözlerinin tamamının herkes
tarafından aynı şekilde anlaşılacağını beklemek
anlamsızdır. Onun tebliğ ve beyan ettiği tayin edici ilke
ve kuralların tamamının bütün Müslümanlar tarafından
aynı veya benzer şekilde algılandığı da bir hakikattir.
Tevatür sübut ve delalet yönünden yakin ifade eder.
Çünkü mütevatir olan, yani tevatür olarak nakledilen
herhangi bir şeyin varlığı ile bilgisi bir ve aynı şeydir.
Tevatürde varlık ile bilgi özdeştir. Bunu K. Kerim
üzerinden kısaca şöylece ifade edebiliriz. K. Kerim’in
tevatüren nakledilmesi demek, formel bir uzlaşma için bir
araya gelme ihtimali olmayan insanların birbirlerinden
bağımsız olarak K. Kerim’i okumaları demektir. K. Kerim
esas itibariyle “okunduğu” ve “okunarak” nakledildiği
için, K. Kerim’in bilinmesi ile onun varlığını sürdürmesi
bir ve aynı şeydir. Burada Kur’an’ın bilinmesi ile
varolması arasında bir öncelik ve sonralık, veya illetmalul ilişkisi mevcut değildir. Kur’an’ın bilgisi ile varlığı
bir ve aynı şeyin iki ayrı ifadesidir.

Ahlâki olan, olması gerekeni ifade eder. İnsanların
hayatında genellikle olan ile olması gereken tam olarak
örtüşmez. İnsanlar fiillerinde ve kararlarında “olmaması
gereken” fiiller gerçekleştirir, verilmemesi gereken veya
daha uygun veya daha iyi olan kararlar verebilirler. Olan
ile olması gerekenin arasında tam bir örtüşmenin
gerçekleşmesi, insan hayatında mümkün değildir. İnsan
beşerdir, atasözünün dedi gibi “beşer, şaşar”. Olanın
olması gereken olduğunu söylemek, ahlâkı reddetmektir.
Bir İlim olarak Ahlâk ve Kaynakları
İslâm ahlâkının ikinci kaynağı akıldır. Ancak aklın
kaynak olması, kendiliğinden ve esastan müstakil ahlâki
ilke ve kurallar vazetmek olmayıp, nakille gelenin
anlaşılması ile alakalıdır. Bunun yanında aklın esas
kaynak değeri, ahlâk alanının ilim haline getirilerek,
bunun ortaya çıkardığı meseleleri ortaya koymaktır. Bu
meseleler de, ana hatları ile şu şekilde sıralanabilir: (1)
rivayetlerin tasnifi; (2) buradan kuralların çıkarılması; (3)
rivayetler ile kurallar arasındaki irtibatı kurmanın makul
yolu/yönteminin müzakere edilerek ortaya konulması. Bu
çerçevede muhtelif alanları ifade etmek üzere ahlâk
alanının temel kavramlarının isimlendirilerek ıstılahların
geliştirilmesi de ahlâkın ilim haline getirilme sürecinin
mütemmim cüz’üdür (tamamlayıcı parçasıdır).

Ahlak ilminin vazifesi uygulamaya refakat ederken ortaya
çıkan imkanları kullanarak, yeni durumları
değerlendirme, yeni bir durumda hangi kuralların etkin
olacağı ve bu kuralların nasıl uygulanacağını belirleme
noktasında ortaya çıkmaktadır. Bunu klasik dil şu şekilde
ifade etmektedir: Bütün bu rivayetler ve veriler belirli
kriterler çerçevesinde önce tasnif edilir, sonra bunlar
belirli bir düzen içerisinde, fasıllara ayrılarak tafsil edilir;
ancak bu ilim olmak için yetmez; bunun için bütün bu
verilerin ve rivayetlerin anlaşılması da gerekmektedir.
Rivayetlerin ve verilerin anlaşılması aşamasına tahsil
edilmesi denilmektedir. Ve nihayet anlaşılmış olan rivayet
ve veriler mevcut durum dikkate alınarak, ortaya çıkan
sorunları kavramak ve çözmek için kullanılır. Bunun
yapılabilmesi için bunların bu cihetten ele alınması ve
tedkik edilmesi gerekmektedir. Bütün bu aşamalar belirli
bir yöntemi ihtiva etmektedir ve bu yönteme de kısaca
tahkik denilmektedir. Kısaca birinci kısımda bulunan
esasın sürekli ve sistematik bir şekilde işlenerek, ilim
haline getirilmesi ve bunun üzerinden yeni yetişen
nesillerin belirli bir düzen içerisinde ahlâklı şahıslar
olarak yetiştirilmesi imkânı ortaya çıkarılmaktadır.
İslâm ahlâkının bir rivayet bir de dirayet kısmı vardır.
Rivayet kısmı, onun varlığı ve bilgisi ile alakalı iken,
dirayet kısmı bir davranış düzeni ve davranış düzeninin
bilgisini kendisine konu edinerek, bunu daha üst bir dilde
ele alıp, bir taraftan bunların anlaşılması ve hakiki veya
muhtemel karşıtlarına karşı savunulmasını sağlama
yanında, yeni yetişen nesillere sistematik bir şekilde İslâm
ahlâkını öğretmeyi mümkün kılmak ile alakalıdır.

Ahlâk alanının ilim haline gelmesi ve bu ilimde ortaya
konulan temsil gücü yüksek eserler, bu ilmin kaynaklarını
teşkil etmektedir. Gazali’nin “İhya isimli eseri İslâm
ahlâkının önemli kaynaklarından biridir” dediğimizde,
ahlâk ilmi alanında yapılmış önemli bir çalışma ve bu
haliyle Müslümanların ahlâk ilmi alanındaki faaliyetleri
hakkında doğrudan bilgi veren bir eser kast edilmektedir.
Ahlâk konuları ilk asırlarda geniş hadis külliyatı içinde,
muhtelif başlıklar altında ele alınmıştır. Bu çerçevede Hz.
Peygamber’in ahlâkı “edeb”, “birr” ve “hüsnü’l-hulk” gibi
başlıklar altında tasvir edilmiştir. Bu tasvirde doğrudan
rivayet dili kullanılmış; duruma göre onun bir fiili, bir
sözü veya bir takriri onun ahlâkının unsurları (şahitleri
veya delilleri) olarak zikredilmiştir. Bu tür eserleri
okuyanlar belirli durumlarda Hz. Peygamberin nasıl
davrandığını, neyi tavsiye ettiğini ve neye müdahale
etmeyerek, onayladığını görmektedirler. Bu türden eserler
her şeyden önce temel hadis kitaplarıdır (Kütüb-i sitte
veya Kütüb-i aşere). Bunların yanında yine muhaddisler
tarafından telif edilmiş ve özellikle ahlâki rivayetlere
tahsis edilmiş eserler de bulunmaktadır. Bu eserler de,
başlık olarak Abdullah b. Mübarek’in “Kitâbü’z-zühd ve’rrekâik”i,
Ahmed b. Hanbel’in ve Kütüb-i Sitte
müelliflerinden Buhârî’nin “el- Edebü’l-müfred”i gibi
muhtevalarını ifade edecek başlıklarla hazırlanmıştır.
Başlığı “âdâb” veya “edeb” olan ahlâk eserleri oldukça
önemli bir yekun tutmaktadır. Bunlar arasında toplumsal
ve ferdi hayatı bir bütün olarak ve birbiri ile irtibatı içinde,
modern teorik sistemlere meydan okurcasına, tam bir
sistem olarak ortaya koyan Maverdi’nin Edebü’d-Dünya
ve’d-Dini’i yanında, bir tür iletişim, tartışma ve araştırma
ahlâkı olan ve bunu aynı zamanda bir yöntem olarak
ortaya koyan “adâbü’l-bahs ve’l-münazara” literatürü
vardır. Bu literatür, edebü’l-kaza (muhakeme usulü)
literatürü yanında Osmanlı döneminde çok ilgi görmüş ve
bu alanlarda çok önemli çalışmalar yapılmıştır.
Cenab-ı Hakk’ın mutlak kudreti de dikkate alınarak kelam
kitaplarının “kulların fiilleri” ile ilgili bahisleri yanında
müteahhirun döneminde ilahiyat bahislerinde Cenab-ı
Hakk’ın isim ve sıfatları ele alınırken müzakere edilmiştir.
İyi ve kötü’nün mahiyeti ile ilgili tahlil ve tartışmalar ise
fıkıh usulü kitaplarının “hüsün- kubuh” (iyi-kötü) meselesi
başlığı altında ele alınırken, akaid ve kelam kitaplarında
muhtelif başlıklar altında ele almışlardır.

Birçok önde gelen sufi tasavvufu “güzel ahlâk” olarak
tanımladığı için, tasavvuf ile ahlâk arasında asli bir irtibat
vardır. Bu sebeple temel sufi eserlerinin her birisi aynı
zamanda bir ahlâk eseri hüviyetindedir. Bunlar arasında
Abdullah b. Mübarek’in Kitâbü’z- Zühd’ü, Haris elMuhasibi’nin er-Riaye li-hukukillah’ı, Kelelebazi’nin
(Gülabadi), et-Ta’arrufu, Ebû Talib el-Mekki’nin Kût elKulûb’ü, Serrac’ın el-Luma’ı, Kuşeyri’nin er-Risâle’ si,
Hucvirî’nin Keşfü’l-Mahcub’u, Gazali’nin İhyâ’sı,
Sühreverdi’nin Avarifü’l-Mearif’i, İbn Arabi’nin muhtelif
ahlâk eserleri yanında el-Fütühat el-Mekkiyye’si,
Mevlana’nın Mesnevi’si ve daha sonra yaşayan yüzlerce
sufinin eserleri, aynı zamanda az veya çok sistematik
ahlâk eserleridir.
Felsefeciler arasında Kindi’den (öl. 252/866) başlayarak
Ebu Bekir er- Razi (öl. 313/925), Ihvan-ı Safa, Farabi (öl.
339/950), fazla olmamakla birlikte İbn Sina (öl. 1037),
İbn Miskeveyh (öl. 1030), Gazali (öl. 505/1111),
Fahreddin er-Razi (öl. 606/1210), Nasirüddin et-Tusi (öl.
1274), Adududdin el-İci (öl. 1355), Celaleddin edDevvani (öl. 1502), Hüseyin b. Ali el-Kâşifi (1504) ve
Kınalızade Ali Efendi (öl. 15729 eserleri, bu alanda temsil
gücü yüksek eserlerdir.

İslâm ahlâkının kaynakları, nakil ile akıl olarak iki ana
kısma ayrılmakla birlikte, naklin nerede bittiği, aklın
nerede başladığı veya aklın nerede etkin olup naklin daha
geri planda kaldığını açık ve seçik bir şekilde tespit etmek
mümkün değildir. Bir fakihin, İmam Muhammed eşŞeybani’in ifade ettiği gibi, “rivayet (hadis) re’ysiz
(anlayışa dayalı görüş), re’y de rivayet olmadan, olamaz”.
O halde akıl ve nakil genel olarak İslâm medeniyetinde,
özel olarak da İslâm ahlâkı alanında bir biriyle çelişen,
muhalif iki unsur olmayıp, birbirinin mütelazımı olarak
algılanmış ve böylece değerlendirilmiştir. Gazali’nin
dediğine denk düşerek, nakil akla hareket alanı açmış, akıl
da nakle etkin olma yollarını geliştirmiştir. Nakil ve aklı
buluşturup telif eden ise, tevatür olmuştur.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!