MenüKapat

Ünite 2: İbadet Hayatı – Günümüz Fıkıh Problemleri

Giriş
İslam, Allah tarafından insanlara gönderilmiş son ilahî
dinin adıdır. Genel yapısı itibariyle inanç, ibadet, muamelât
ve ukûbât şeklinde dört ana bölümden oluşmaktadır. İnanç
ibadeti, ibadet de kişinin diğer insanlar ve kurumlarla olan
ilişkileri anlamına gelen muamelâtın adalete uygun olarak
gerçekleşmesini gerektirmektedir.
Yüce Allah insanlardan, bu dünyadaki konumlarını
hatırlatan bir takım ibadetleri yerine getirmelerini istemiştir.
İbadet Allah’ı bilmenin, onun emirlerine uymanın somut
göstergesidir. İbadetlerin ana yapısını Allah belirlemiştir.
Hz. Peygamber (s.a) Allah’ın belirlemiş olduğu bu
ibadetleri açıklamış ve onların nasıl icra edileceğini
uygulamalı olarak göstermiştir.
Özü ve aslı itibariyle ibadetlerde bir değişikliğin olması
mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle Kur’ân ve Sünnet’in
belirlemiş olduğu ibadetler, bütün müslümanlar için
bağlayıcıdır ve dinin bu kutsal metinlerinde aslı
bulunmayan yeni bir ibadet çeşidini ve şeklini ihdas etmek,
dinin ibadet anlayışı ile çelişmektedir. Ancak sosyal,
kültürel, ekonomik ve coğrafî ortamların değişmesine
paralel olarak ibadetlerin uygulama biçiminde öze ilişkin
olmayan bir takım değişiklikler olabilmektedir.

Vaktin Oluşmadığı Yerlerde Namaz

Vakit, namazla sorumlu olmanın şartlarından birisidir.
Vakit girdikten sonra o vaktin namazını kılmak
gerekmektedir. Dolayısıyla herhangi bir farz namaz,
vaktinden önce kılınamayacağı gibi vakti çıktıktan sonra
kılmış olmakla da eda edilmiş sayılmaz. Kur’ân-ı Kerîm’de
namazın belirli vakitler içerisinde kılınması gerektiğine
işaret edilmektedir (Nisâ 4/103.). Ayrıca bu vakitlerin
başlangıç ve bitiş zamanlarına hadislerde de
değinilmektedir. (Örnek olarak bk. Müslim, “Mesâcid ve
Mevâkîdu’s-salât”, 31; Buhârî, “Mevâkîdu’s-salât”, 30)
Namaz vakitleri güneş ve dünyanın hareketlerine göre
belirlenmektedir. Bu belirlemede, dünyanın kendi ekseni
etrafında dönmesi ile oluşan güneşin doğması, batması,
gölge uzunluğu, şafağın belirmesi ve kaybolması, fecrin
doğması gibi özel durumlar esas alınmaktadır. Ancak bu
süreler sabit değildir. Mevsimlere ve bölgelere göre
değişebilmektedir. Uzun süre gece ve uzun süre gündüzün
yaşandığı kutuplarla, gece ve gündüzün tam olarak
gerçekleşmediği kutup bölgelerine yakın yerlere
Müslümanların gitmesi ve böylece namaz vakitlerinde
sorunlarla karşılaşması konunun tartışılmasını gerektirmiştir.
Konunun daha iyi anlaşılması için burada kısaca sabah ve
akşam namazlarının vakitlerine değinmek yararlı olacaktır.
Sabah namazının vakti ikinci fecrin doğuşundan güneş
doğana kadar geçen süredir. Yatsı namazı ise, şafağı
kaybolmasından ikinci fecrin doğuşuna kadar eda edilebilir.
Ebu Hanife’ye göre şafak, güneş battıktan sonra ufukta
kızartı sonrası oluşan beyazlık, fıkıh âlimlerinin çoğuna
göre ise, güneş battıktan sonra oluşan ufuktaki kızartıdır.
Güneşin normalde bir günü oluşturan 24 saat içerisinde
doğmadığı veya batmadığı ya da çok kısa süreliğine battığı
bölgelerde namaz vakitleri neye göre tespit edilecektir?
Ayrıca şafağın çok geç kaybolduğu yani güneşin batması
ile yatsı namazının vaktinin girmesi arasında üç saat ve
daha fazla bir süre bulunan bölgelerde yaşayanlar, yatsı
namazının vaktini beklemekle ilave bir sıkıntı çekmiş ve
buna bağlı olarak işlerinde verim kaybı yaşamış olmazlar
mı?
Bu konularla ilgili ayrıntıları tartışmak üzere 23-27 Haziran
1980 tarihlerinde vakit problemlerinin kısmen yaşandığı
Brüksel’de I. Avrupa İslam Semineri düzenlenmiştir. Orada
alınan kararların bir kısmı tartışmaya açık olsa da bu
kararlar konuya ilişkin önemli belirlemeler içermektedir.
Ayrıca Din İşleri Yüksek Kurulu da konuyu bir bütünlük
içerisinde ele almış ve kapsamlı bir kararı kamuoyu ile
paylaşmıştır.

Ramazan Hilâlinin Görülmesi

Kameri ayların başlangıcında, hilâlin görülmesi meselesini
ifade etmek için ru’yet-i hilâl terimi kullanılmaktadır. Ayın
bu şekilde (hilâl şeklinde) görülmesiyle, yeni kameri ayın
başladığı anlaşılmaktadır. Ramazan orucuna
başlanılabilmesi için ramazan hilâlinin, bayram
yapılabilmesi için de şevval hilâlinin görülmesi
gerekmektedir. Hz. Peygamber, “Hilâli (ramazan hilâlini)
görünce oruca başlayınız ve hilâli (şevvâl hilâlini) görünce
bayram ediniz. Hava bulutlu olursa içinde bulunduğunuz
ayı otuza tamamlayınız” buyurmuştur (Buhârî, “Savm”, 5,
11; Müslim, “Sıyâm”, 3-4; 7-10).
Ramazan ve şevvâl aylarının hilâllerinin görülmesi, öteden
beri üzerinde en yoğun ve en uzun tartışmaların yapılmakta
olduğu konulardan birisidir. Fıkıh tarihi içerisinde konu
değişik boyutlarda tartışılmıştır. Günümüzde de hilâli
tespitte baştaki göze mi yoksa astronominin verilerine mi
itibar edileceği meselesi yoğun bir şekilde tartışılmaktadır.

Hilâlin Tespit Edileceği Vakit

Kameri ayın ilk ve son üç günlerinde görülen aya hilâl,
diğer dönemlerde görülene ise kamer denmektedir. İslam
âlimlerinin çoğunluğu hilâlin güneş battıktan sonra
görülmesine itibar edileceğini söylemişlerdir. Ayın ilk
gününde hilâl çok kısa süreliğine ve oldukça ince bir tarzda
görüldüğü için, güneşin batımından sonra daha iyi
görülmüş olacaktır.
Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre, zevâl (öğle)
vaktinden önce veya sonra görülen hilâl, ayın başlamış
olduğuna işaret değildir. Bunlara göre, gündüz görülen
hilâl, bir sonraki güne aittir. Bu sebeple ramazan öncesinde
gündüz görülen hilâl sebebiyle o gün oruca başlanmaz.
Aynı şekilde ramazanın son gününde gündüz görülen hilâl
sebebiyle de o gün bayram edilmez.
Ebu Yusuf’a göre ise zevâlden önce görülen hilâl önceki
geceye ait olduğu için onunla ramazan ve bayram
gerçekleşmiş olur. Dolayısıyla ramazan ayının öncesinde
görülen bu hilâl sebebiyle insanlar o andan itibaren oruca
başlarlar. Aynı şekilde ramazanın son günü zevâlden önce
görülen hilâl sebebiyle insanlar oruçlarını açar ve bayram
etmeye başlarlar. Ebu Yusuf zevâlden sonra görülen hilâlin
hükmü konusunda diğer fakihlerle aynı görüşü paylaşmakta
ve bu hilâlin ertesi güne ait olduğunu kabul etmektedir.
İmam Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel kamerî ayların
başlangıcını tespitte sadece gece görülen hilâle itibar
edileceğini dile getirmektedirler.

İki Namazı Bir Vakitte Kılmak

İslam’ın ilk dönemlerinden günümüze ibadet alanındaki
tartışmalı konulardan birisi de iki vaktin namazını bir
vakitte birlikte kılmaktır. Fıkıh termi- nolojsinde buna
namazların cem’i (birleştirilmesi) denir. Cem iki şekilde
gerçekleşmektedir:
1. Öğle ve ikindi namazlarını bu iki namazdan birisinin
vaktinde kılmak,
2. Akşam ve yatsı namazlarından birisini diğerinin
vaktinde kılmak.
İkindi namazını öğle namazı vaktinde veya yatsı namazını
akşam namazı vaktinde kılmaya cem-i takdim denir. Öğle
namazını ikindi, akşam namazını da yatsı namazı vaktinde
kılmaya ise cem-i tehir adı verilmektedir. Cem bazen öğlen
namazını geciktirip son vaktinde kılma ve hemen
arkasından vakti girmiş bulunan ikindi namazını eda etme
örneğindeki gibi sadece görünüşte olabilir. Buna şekli
(sûrî) cem denmektedir. Fıkıh kitaplarında cem ifadesi ile
kastedilen hakiki cemdir. Hakiki cem, öğle ve ikindi namazlarından birini diğerinin vaktinde kılmak veya akşam
ile yatsı namazlarından birisini diğerinin vaktinde kılmaktır.
Cem konusunda tartışmanın ana noktalarından birisi
ibadetlerdeki “eda” kavramı etrafında şekillenmektedir.
Bilindiği gibi eda ibadetin süresi içerisinde kurallarına
uygun olarak yerine getirilmesini ifade etmektedir. Cem bu
edanın gerçekleşmesi için bir engel olur mu? İkinci bir
tartışma da farz olan namaz vakitlerinin beş olması
hususundadır. Cem ile bu beş vakit gerçekleşmiş olacak
mıdır? Bir vakitte kılınan iki namaz ayrı ayrı vakit mi yoksa
tek vakit mi sayılacaktır?
Cem yapmanın caiz olup olmadığı konusunda iki temel
yaklaşım bulunmaktadır. Birincisi hacda Arafat ve
Müzdelife’nin dışında cemi kabul etmeyen Hanefilerin,
diğeri de ayrıntıda farklılıklar olmakla beraber birçok
sebeple cem yapılacağını söyleyen diğer fakihlerin
görüşüdür. Her iki görüş sahipleri de delillerle ictihatlarının
doğruluğunu ispat etmeye çalışmaktadır.
Cem Etme Sebepleri
1. Hac
2. Hastalık
3. Yolculuk
4. Yağmur

Kadınların Özel Hallerinde Oruç Tutması

Kadınların özel hallerinde oruç tutabileceği görüşünü
savununlar, şu gerekçeleri ileri sürmektedir: Oruç İslam’ın
temel ibadetlerinden birisidir. Farz oluşu ayetle (Bakara,
2/183) sabittir. Dolayısıyla kadınları özel hallerinde bundan
uzak tutmak ayetle çelişmektedir. Öte yandan ayetin “Hasta
olanınız, sayısınca başka günlerde orucunu tutar”
mealindeki kısmı erkek-kadın her mükellefi içerisine
almaktadır. Eğer âdet kanı gören kadın kendisini hasta ve
rahatsız hissederse orucunu tutmayabilir ve sonradan
tutamadığı günler sayısınca kaza orucu tutar. Bu seçim
onun sağlığına ve kendi kararına bağlıdır. Dolayısıyla
tutmazsa günahkâr olur ya da tutamaz şeklinde bir takdir
hakkı kimseye verilmemiştir.
Kadınların özel hallerinde oruç tutamayacakları görüşü
fıkıh kitaplarında ittifakla kabul gören hususlardan birisidir.
Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde kadınların
özel hallerinde oruç tutmalarının haram olduğu görüşü
benimsenmiştir. Oruç tutulamayacağı hususunda ittifak
eden İslam âlimleri, bunun gerekçesinde farklı deliller
sunmuşlardır. Hanefîlerin de içerisinde bulunduğu bazı
âlimler, orucu namaza benzetmişler ve her ikisinde de
hükmî kirlilikten temizlenmenin şart olduğunu
belirtmişlerdir. Yani cünüplük bir hükmî kirliliktir ve
namaza engeldir. Aynı şekilde âdet kanaması da bir hükmî
kirliliktir ve oruca manidir.

Kadınların Özel Hallerinde Tavaf Yapmaları

Hanefîlerin mezhep görüşüne göre tavaf sırasında hem boy
abdestini gerektiren hükmî kirlilikten temizlenmek hem de
abdestli olmak vaciptir. Dolayısıyla tavafın abdestli olarak
ve adet kanaması ve cünüplükten temizlenmiş bir şekilde
gerçekleşmesi gerekir. Hanefiler bunun farz değil, vacip
olduğunu söylerken bazı gerekçelerden yola çıkmışlardır.
Bunlardan birkaçı şunlardır:
1. Tavafı emreden ayette şöyle denmektedir: “Sonra… o
Eski Ev’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler” (Hac, 22/29). Bu
ayette geçen “tavaf etsinler” ifadesi mutlaktır. Tavafın
geçerliliğinin ön şartı olabilecek herhangi bir belirleme
bulunmamaktadır. Dolayısıyla sadece bu ayetten
hareketle tavafta abdestli olmanın farz olduğunu
söylemek mümkün değildir.
2. Tavafı namaza benzeten Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: ” Dikkat edin, tavaf namazdır. Ancak
tavaf sırasında konuşmak serbesttir. Kim tavaf
yaparken konuşursa, hayır söylesin” (Tirmizî, “Hac”,
112). Bu aslında sadece bir benzetmeden ibaret olup
gerçekte namaz ile hiçbir bağlantısı yoktur.
Hz. Aişe hac esnasında âdet görmesi üzerine haccı
tamamlayamayacağı endişesiyle ağlamış ve bunun üzerine
Hz Peygamber şöyle buyurmuştu: “Bu hâl Allah ‘ın kadınlar
için yazmış olduğu bir kaderdir. Merak etme, sen diğer
hacıların yaptığı bütün hac fiillerini (menâsikü’l-hac) yerine
getir, ancak temizleninceye kadar tavaf yapma.”
Kadınların özel günlerinde tavaf yapamayacağını
söyleyenlerden bir kısmı, tavaf için hükmî kirlilikten
temizlenmenin farz olduğunu düşünmektedir. Görüşlerini
ispat etmek için bazı hadisleri delil olarak sunmaktadırlar.
Bu hadisler şunlardır:
1. Hz. Peygamber’in Hz. Âişe ve Esma binti Humeys’a
hitaben söylemiş olduğu: “Kâbe’yi tavaf dışında,
hacıların yaptığı bütün amelleri yapabilirsin ” hadisi.
2. “Hz. Peygamber’in Mekke’ye geldiğinde, önce abdest
alıp, sonra tavaf yaptığı”na dair hadis (Buhârî, “Hac”,
78).
3. “Kâbe’yi tavaf bir namazdır, ancak Allah burada
konuşmayı helal kılmıştır, tavaf esnasında konuşacak
olan hayır konuşsun.” hadisi.

Kurban Kesme Yerine Bedel Verilir mi?

Kurban yerine bedelinin verilmesini önerenler, bu
önerilerini yazılı olarak sunmak yerine görüşlerini basın
yayın organları aracılığıyla kamuoyu ile paylaşmaktalar. Bu
görüşün klasik fıkıh geleneği içinde bir desteği
bulunmamaktadır. Bu yüzden bu fikri gündeme getirenler
bunu daha aklî gerekçelerle ve sözlü anlatımlarla
gerekçelendirmeye çalışırlar. Kurban kesme yerine
bedelinin verilemeyeceği görüşü sahipleri şunu söylerler:
Hz. Peygamber döneminde ve fıkıh literatüründe kurban
bayramında kesilen kurbanlar için udhiye veya bu kökten
türetilen kelimeler kullanılmaktadır. Udhiye kuşluk
vaktinde kesilen hayvanı veya kesme eylemini ifade için
kullanılmıştır. Kelime daha sonra anlam genişlemesiyle
bayram günlerinde kesilen hayvan için kullanılmaya
başlamıştır. Dolayısıyla vakitle bağlantılı bir ibadet olan
kurbanı, vakit içerisinde kesmeyip bedelini sadaka olarak
vermek ya da canlı olarak bağışlamakla mükellef üzerinden
sorumluluk düşmez.

Zekat

İslam’da malî ibadetlerin başında zekât yer almaktadır.
Zekât, Kur’an’da pek çok ayette namazla birlikte
zikredilmektedir. Bu durum namaz ve zekâtın İslam ibadet
sistemi içerisindeki önemini göstermektedir. Namaz ruhun
kötülüklerden arınmasını, zekât da malın temizlenmesini
ifade etmektedir. Kur’an namaz ve zekâta temel ve
belirleyici noktalarla değinmekte, detayları Hz. Peygamber
(sav) açıklamaktadır.

Sınaî Servet ve Üretim Araçlarının Zekâtı

Bir malın zekâta tabi olmasının iki temel gerekçesi
bulunmaktadır. Birincisi bu malın aslî ihtiyaçların dışında
olmasıdır. Aslî ihtiyaçlar, normal ve ortalama bir hayat
sürdürebilmek için gerekli ve dönemin hayat standartlarına
uygun olan her türlü yeme, içme, barınma ve ulaşım
vasıtalarını ifade etmek için kullanabileceğimiz bir terimdir.
İkincisi zekâta tabi olacak malın nâmî yani artabilen ve
gelir getiren mallardan olmasıdır.

Ziynet Eşyalarının Zekâtı

Ziynet eşyalarının zekâtı konusu ilk dönemlerden bu yana
tartışılmaktadır. Tartışma genelde altın ve gümüşten
yapılmış olan süs eşyaları üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Çünkü bu ikisinin dışındaki ziynet eşyalarının zekâta tâbi
olmadığı hususunda görüş birliği bulunmaktadır.

Hayır Kurumlarına ve Camilere Zekât

Zekâtın kimlere verileceği hususu Kur’an’da (Tevbe, 9/60)
açıkça dile getirilmiştir. Konuya değinen ayette şöyle
denilmektedir:
50 “Sadakalar (zekâtlar) Allah’ta bir farz olarak ancak,
yoksullara, düşkünlere, zekât toplama memurlarına, kalpleri
İslam’a ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara, Allah
yolunda çalışanlara ve yolculara aittir. Allah çok iyi
bilendir, hikmet sahibidir.” Rivayete göre bir sahabî Hz.
Peygamber’e gelerek, kendisine zekât mallarından
verilmesini isterdi. Allah Resulü (sav) ona şöyle buyurdu:
“Yüce Allah sadakalar (zekâtlar) hususunda ne
Peygamberinin ne de bir başkasının söz söylemesine razı
oldu. Kendisi doğrudan zekâtın sekiz sınıfa verileceğine
hükmetti. Şayet sen bunlardan isen, sana hakkını vereyim”
(Ebû Dâvûd, “Zekât”, 23). Bu ayetten ve ona işaret eden
hadisten yola çıkarak fıkıh âlimleri, fakirlere, miskinlere,
zekât toplama memurlarına, müellefe-i kulûba, kölelere,
borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolculara zekâtın
verileceğini söylemişlerdir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!