MenüKapat

Ünite 10: Hz. Ali ve Hz. Hasan Dönemi

Hz. Ali Dönemi
Hz. Osman öldürüldükten sonra Medine’de bir iktidar
boşluğu meydana geldi. Hz. Ali’ye halifelik teklifi
yapıldığında önce Hz. Osman’ın öldürülmesinin ardından
ortaya çıkan kargaşa ortamında hilâfete gelmesinin makul
olmayacağını düşünerek öneriyi reddetti.
Tekrar ısrar edilmesi üzerine Hz. Ali hilâfet görevini kabul
etti. Önce evinde, ardından da Mescid-i Nebevî’de yapılan
biatle halife oldu (Zilhicce 35/Haziran 656). Büyük
çoğunluğun desteğini almakla birlikte etkili olan bazı
kişiler, biat etmek yerine tarafsız kalmayı tercih ettiler.
Hz. Ali’nin, hilâfete geldikten sonra ilk icraatlarından biri
Hz. Osman’ın valililerini görevden azlederek yerlerine
yeni valiler ataması olmuştur. Hz. Osman valilerini
akrabalarından seçmeyi tercih etmişti. Hz. Ali ise Hz.
Osman döneminde mağdur edildiklerini düşünen
muhalifleri tayin etti. Bu arada yakınlarından da atamalar
yaptı.

Hz. Ali’nin önemli bir icraatı Hz. Osman dönemindeki
mali uygulamaların bir kısmına son vermesiydi. Bunlardan
biri Hz. Ömer tarafından başlatılan ve Hz. Osman
döneminde de devam eden, atıyyelerin (yıllık maaş)
kişilerin İslâm’a hizmetlerine göre verilmesi şeklindeki
uygulamadır.
Hz. Ali, ilk icraatlarında topluma hâkim olmak istediği
gibi muhalefetin taleplerini de dikkate almaya çalışmıştır.
Halife olduktan sonra Hz. Ali’ye yönelik önemli
taleplerden biri, Hz. Osman’ın katillerini
cezalandırmasıydı. Ancak Hz. Ali halife olduktan sonra bu
hususta arzu edilen adımları atamadı.

Hz. Ali’nin ilk icraatlarından olan Hz. Osman’ın
valilerinin değiştirilmesi, Osman’ın yönetiminden
rahatsızlık duyanların tepkilerini dindirme amacı da
taşıyan önemli bir karardı. Hz. Ali, valilerin değiştirilmesi
gerektiğine inanıyor ve onları değiştirmenin yönetici
olarak hakkı olduğunu düşünüyordu. Ancak bu kararı,
kontrol edilemez olayların başlamasına sebep oldu.
Kısa sürede Hz. Ali’nin halife seçilmesine ve ilk
icraatlarına karşı muhalif sesler yükselmeye başladı.
Muhalif gruplardan biri Hz. Âişe, Talha b. Ubeydullah ve
Zübeyr b. Avvâm’ın önderliğini yaptıkları gruptu.
Hz. Ali’ye biat edildikten sonra ortaya çıkan diğer önemli
bir muhalif Muâviye b. Ebû Süfyân’dır. Muâviye’nin Hz.
Osman’ın kanını talep etme iddiasının önemli bir dayanağı
Arap geleneğidir. Muâviye’nin talebi, Sıffîn savaşından
sonra hakemler tarafından kabul edilmiştir.

Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr’in liderliğini yaptığı muhalefet
grubu, Mekke’de bir araya geldi. Hareketin temel iddiası
Hz. Osman’ın mazlum olarak öldürüldüğü ve Hz. Ali’nin
katilleri cezalandırması gerektiği şeklindeydi. Mekke’de
toplanan muhalifler, ne yapacakları hususunda
müzakereler yaptılar. Mekke muhalefetine, Hz. Osman’ın
katillerini cezalandırmak gibi masum gerekçelerle destek
verenler olduğu gibi mal elde etmek, kabilesinin
çıkarlarını gözetmek ve şahsî kin sebebiyle katılanlar da
vardı. Hareketin lideri olan Hz. Âişe’nin halife olma
ihtimali yoktu.

Muhalifler Basra’ya doğru yola çıktıklarında namazlarda
kimin imamlık yapacağı hususunda ayrılığa düştüler. Hz.
Âişe, Abdullah b. Zübeyr’i görevlendirerek sorunu çözdü.
Muhalifler Basra’ya girince Osman b. Huneyf’i etkisiz
hale getirip beytülmaldeki malları talan ettiler.
Mekke’deki muhalifler Basra’ya gitmek üzere harekete
geçtikleri sırada Hz. Ali, Muâviye’nin biat etmemesinden
kaynaklanan problemi çözmekle uğraşıyordu.
İki ordu Basra yakınlarındaki Hureybe mevkiinde karşı
karşıya geldi. Taraflar arasında elçiler gidip gelmişse de
barış sağlanması mümkün olmadı. Savaş, Hz. Âişe’nin
içinde bulunduğu hevdecin etrafında yoğunlaştı. Hz.
Âişe’nin savaşı devesinin üzerindeki hevdecten komuta
ettiği ve çarpışmalar onun devesinin etrafında yoğunlaştığı
için bu savaşa Cemel (Deve) Vak‘ası denmiştir. Hz. Ali,
savaşın burada yoğunlaştığını görünce devenin
öldürülmesini emretti. Devenin öldürülmesiyle savaş Hz.
Ali’nin zaferiyle sonuçlandı (Cemâziyelâhir 36/Aralık
656).

Hz. Ali, muhalifleri yendikten sonra onlara iyi davrandı.
Savaşta hayatını kaybedenleri defnettirdi; ayrıca ordusuna
yağma yapmamalarını ve kimseye dokunmamalarını
emretti.
Hz. Âişe, önce Mekke’ye, oradan da Medine’ye gitti ve bu
olaydan sonra siyasetten uzak bir hayat yaşadı. Onun
Cemel Vak‘ası’ndan duyduğu pişmanlığı sık sık ifade
ettiği anlatılır.
İslâm tarihinde etkisi uzun süre devam eden iç
çatışmalardan biri, Hz. Ali döneminde meydan gelen
Sıffîn savaşı ve devamındaki gelişmelerdir. Savaşın açık
bir galibi yoksa da Hz. Ali’ye bayrak açmış olan
Muâviye’nin zamanla durumu lehine çevirdiği bir
gerçektir.

Hz. Ali, Cemel savaşından sonra Kûfe’ye giderek burasını
devletin merkezi yaptı. Hz. Ali, Muâviye’nin itaat
etmediğini, hatta kendisine karşı cepheyi genişletmeye
çalıştığını görünce onunla savaşmaktan başka yol
olmadığını anladı. İki ordu Irak-Suriye sınırındaki
Sıffîn’de karşı karşıya geldi.
Hz. Ali, hemen saldırıya geçmek niyetinde değildi.
Sorunun barışçıl yollarla çözümü için günlerce taraflar
arasında elçiler gidip geldi; ancak anlaşmaya ulaşmak
mümkün olmadı. Safer 37’de (Temmuz 657) taraflar,
ordularını savaş konumuna getirdiler.

Suriye ordusundaki askerler, ellerindeki Mushaf’ı ya da
Mushaf yapraklarını havaya kaldırarak “Ey Iraklılar! Artık
savaşı bırakalım, aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun”
diye bağırmaya başladılar. Tarafların kayıpları hakkında
kaynaklarda farklı bilgiler bulunmakla birlikte elçilerin
görüşmeleri de dâhil edilirse yaklaşık üç ay süren Sıffîn
savaşında, iki taraftan binlerce kişinin öldüğü nakledilir.
Hz. Ali istemediği halde askerleri içinde önemli
çoğunluğu oluşturan, savaşın durdurulmasına taraftar
olanların taleplerine uymak zorunda kaldı.

Ebû Mûsâ çağrılarak bir anlaşma metni (tahkimname)
imzalandı (13 Safer 37/ 31 Temmuz 657). Belgede
hakemlerin Kur’ân’a göre hareket edecekleri, onda uygun
hüküm bulamazlarsa sünnete başvuracakları, heva ve
heveslerine göre hareket etmeyecekleri, bu çerçevede
verilen karara Hz. Ali ve Muâviye’nin rıza gösterecekleri,
hakemlerin ve yakınlarının can ve mallarının emniyet
içinde olacağı, hakemlerin nerede, ne zaman buluşacakları
ve görüşmeleri takip edebilecek kimseler hakkında
hükümler vardı.

Hakemler, üzerinde anlaştıkları hususların yazılması için
bir kâtip görevlendirdiler. Görüşmede Amr b. Âs sözü Hz.
Osman’ın öldürülmesi meselesine getirerek, Ebû Mûsâ’ya
Osman’ın mazlum olarak öldürülüp öldürülmediğini
sordu. Ebû Mûsâ mazlum olarak öldürüldüğünü söyledi.
Bu husus kayıt altına alındı. Muâviye’nin Hz. Osman’ın
velisi olup olmadığı konusunu ele alan hakemler,
Muâviye’nin akrabası sıfatıyla Hz. Osman’ın velisi
olduğunu, bu sebeple katillerinin cezalandırılmasını talep
edebileceğini kabul ettiler.

Tahkim, Cahiliye döneminden beri bilinen, aralarında
anlaşmazlık bulunan kişilerin ya da kabilelerin arasını
bulmak amacıyla başvurulan bir yöntemdi. Ancak Sıffîn
savaşının akabinde gerçekleştirilen tahkimde, hakem
seçilen insanların temsil ettikleri liderler hakkındaki
görüşleri aynı olmadığı için Hz. Ali, haksızlığa uğramıştır.
Zira Muâviye’nin hakemi olan Amr b. Âs onun taraftarı
olarak Sıffîn savaşına katılmışken, Hz. Ali’nin hakemi
olan Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, insanları iki tarafa da destek
vermemeye davet eden, inzivaya çekilmiş tarafsız biriydi.
Hâricîler, Sıffîn savaşından sonra tahkimin kabul edilmesi
üzerine ortaya çıkan bir fırka olarak kabul edilse de,
fırkanın temel görüşlerinin Hz. Osman dönemindeki siyasî
çatışmalardan ve Hz. Osman’ın öldürülmesinden bağımsız
olmadığı anlaşılır.

İslâm tarihinin çok erken bir döneminde tarih sahnesine
çıkan Hâricîlerin, kendilerine özgü düşünce ve tavırları,
Müslümanların büyük bir bölümünün sevgisini kazanan
Ashâbın ileri gelenlerine karşı takındıkları tutum,
kendileriyle aynı düşünceleri paylaşmayan Müslümanlar
hakkındaki katı görüşleri ve tutumları ile bilinirler.
Hâricîlik hareketinin doğuşundaki en önemli etken,
bedevîlikten şehir hayatına geçen Arap toplumunun
geçirdiği değişim ve toplumun zamanla siyasal konulara
daha fazla ilgi duymasıdır.

Müslümanlar, kısa zamanda çeşitli milletlerin yaşadığı
birçok ülkeyi fethedince orada yaşayan insanlarla kültür
alışverişinde bulundular. İslam’a yeni girenlerin eski
dinlerinden, gelenek ve göreneklerinden birçok şeyi yeni
hayatlarında da devam ettirmiş olmaları kaçınılmazdı. Bu
da mezheplerin doğuşuna sebep olacak tartışmalara
katkıda bulunmuş olmalıdır.

Hâricîlerin ortaya çıkışında, özellikle Hz. Osman
döneminde toplumun siyasetle daha fazla ilgilenmesi,
valilerin ve halifenin icraatlarını sorgulamaya
başlamasının da önemli etkisi olduğunu unutmamak
gerekir.
Özellikle fetihlerden sonra Arapların daha önce hayal
edemedikleri kadar önemli maddî olanaklara sahip
olmaları ve devletin ekonomik politikalarına yönelik
istekleri, muhalefetin gelişmesine, dolayısıyla Hâricîlik
hareketinin doğmasına katkı sağlayan hususlardan biri
olarak değerlendirilebilir.
Eş‘as b. Kays, tahkime desteği artırmak ve halkı
bilgilendirmek amacıyla kabileleri gezerek tahkimname
belgesini okumaya başladı. Temîm kabilesine gittiğinde
bu kabileden Urve b. Udeyye, “Allah’ın işinde insanları
hakem tayin ediyorsunuz. Hüküm ancak Allah’a aittir (lâ
hükme illâ lillâh).” diyerek kılıcıyla Eş‘as’a saldırıp
bineğini yaraladı. Bu olay, Yemenlilerle Temîmlileri karşı
karşıya getirdi; ancak bazı liderler araya girerek sorunu
çözdüler.

Temîm kabilesinden yaklaşık 12.000 kişilik bir grup, Hz.
Ali’nin ordusundan ayrılarak Harura denen yerde
toplandılar. Hz. Ali, onlarla görüşmek üzere Abdullah b.
Abbas’ı gönderdi. Daha sonra kendisi de görüşerek onları
birlikte Kûfe’ye gitmeye ikna etti.
İlk Hâricîleri oluşturan bu gruba göre Hz. Ali, tahkimi
kabul etmekle hata etmişti. Tahkimi kabul ettiği için onu
tevbeye davet ettiler. Hz. Ali, tahkimi kabul etmenin dinî
açıdan bir hata değil, siyasî zaaf olduğunu söyledi.
Hâricîler, hakemler buluşuncaya kadar Kûfe’de
beklemeye devam ettiler. Son ana kadar Hz. Ali’nin,
hakemi Ebû Mûsâ’yı göndermekten vazgeçmesini
beklediler. Hariciler Nehrevân denilen yerde diğer
şehirlerden gelecek arkadaşlarıyla buluşup başka bir yere
gitmeye karar verdiler. Hz. Ali kararı tanımadığını, zira
verilen kararın Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün
uygulamalarına uygun olmadığını ilan etti. Hakemlerin
kararı açıklandıktan sonra Suriye üzerine harekete geçmek
üzere hazırlıklara başlanmıştı.

Hz. Ali’nin yakın adamları, Hâricî problemini çözmeden
Suriye’ye sefer düzenlemenin doğru olmayacağını
söylediler. Hz. Ali, önce ordusunu Nehrevân’a sevk etti.
Hz. Ali’nin ordusu arasında meydana gelen savaşta
Hâricîlerin önemli bir kısmı öldürüldü. Yaklaşık 400 kişi
de yaralı olarak ele geçirildi (9 Safer 38/ 17 Temmuz 658).
Hâricîler, Nehrevân savaşından sonra da Hz. Ali’ye karşı
takındıkları tutumu değiştirmediler. Aksine bazı
arkadaşlarının Nehrevân’da öldürülmesi, onların
görüşlerini daha da katılaştırdı. Nitekim Nehrevân’dan
hemen sonra Nuhayle’de başka bir çatışma meydana geldi.
Hz. Ali’nin öldürülmesine kadar küçük çaplı birkaç isyana
kalkıştılar; ancak bunların hepsi hemen bastırıldı.
Bir grup Hâricî Mekke’de toplanarak İslâm dünyasının
içine düştüğü bunalımdan kurtulmasının nasıl mümkün
olabileceğini konuştular. Fitnenin sebebi olarak gördükleri
Hz. Ali, Muâviye ve Amr b. Âs’ı öldürmenin sorunu
çözeceğini düşündüler. Bu amaçla üçüne de aynı gün, 17
Ramazan 40 tarihinde (24 Ocak 661) suikast düzenlemeye
karar verdiler.

Hz. Ali’yi öldürme görevini üstlenen Abdurrahman b.
Mülcem, Kûfe’ye sabah namazını kıldırmak üzere camiye
giden Hz. Ali’ye saldırdı. Yaralanan Hz. Ali, birkaç gün
sonra vefat etti (19 veya 21 Ramazan 40/26 veya 28 Ocak
661). Hz. Ali, yaşadığı dönemin en önemli âlimlerinden
biriydi.
İslâm tarihinin ilk yıllarında görülen fedakârlık, dinî
değerler için mücadele azmi ve samimiyet artık insanların
davranışlarının temel belirleyicileri olmaktan uzaklaşmış;
Ashâb’ın toplum üzerindeki etkisi de zamanla azalmıştır.
Hz. Ali’nin iktidar döneminde dışarıya yönelik cihâdın
geri plana itilmesi, iç çatışmalardan fırsat
bulunamamasından kaynaklanmıştır.
Hz. Ali döneminde İslâm toplumu üç farklı gruba
ayrılmıştı. Toplumun önemli bir kısmı Hz. Ali’nin yanında
yer aldı. Özellikle Ashâbın ileri gelenlerinden birçok
kimse onu destekledi. Bununla birlikte mücadele
sürecinde Muâviye, Suriye’den sonra Mısır’a da hâkim
oldu.

İkinci grup, Hz. Ali’nin muhalifleriydi. Bunların bir kısmı
Hz. Osman’ın vefatından sonra Ümeyyeoğullarının
iktidarı kaybetmesini istemeyen aile mensupları ile onlarla
işbirliği yapan kabilelerdi.
Üçüncü grup tarafsızlardı. Bunlar Hz. Osman’ın mazlum
olarak öldürüldüğünü kabul ediyorlardı.
İç savaş ortamının ekonomik düzene önemli zararlar
vermesi de kaçınılmazdır. Bir taraftan savaşın getirdiği
külfet, diğer taraftan güvenlik ortamının bozulmasının
ticarete verdiği zarar, ekonomik durumu sarsıcı etkenler
olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hz. Hasan Dönemi

Hz. Hasan, Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın büyük oğlu olarak
h. 3. yılın Ramazan ayında (Mart 625) Medine’de dünyaya
geldi. İsmini Hz. Peygamber vermiştir. Babası iktidara
gelinceye kadar siyasetten uzak, sakin bir hayat yaşadı.
Hz. Ali, vefat etmesi durumunda oğlunu yerine seçmeleri
hususundaki görüşünü sordular. Hz. Ali, bunu kendilerine
emretmeyeceğini, ancak karşı da çıkmayacağını söyledi.
Hz. Hasan’a Hz. Ali’nin vefatından sonra Kûfe’de biat
edildi. Hasan, iktidara geldikten sonra babasının valilerini
yerinde bırakarak onları değiştirmedi.

Hz. Ali’nin vefat etmesiyle boşalan hilâfet makamına
Hasan’ın seçilmesi, Muâviye tarafından bir avantaj olarak
değerlendirildi. Hilâfet makamına Hasan’ın seçilmesi
ardından, asker toplayan Muâviye, Medâin yakınlarına
gitti. Muâviye’nin harekete geçtiğini öğrenen Hz. Hasan,
adamlarına toplanma emri verdi; ancak halktan beklediği
desteği alamadı.

Hz. Hasan, Ubeydullah b. Abbas’ı ordunun başına
kumandan olarak atadı. Ubeydullah, askerlerinden
habersiz, gece Muâviye’nin ordusuna katıldı. Komutanın
karşı tarafa geçmesinin, askerin maneviyatı üzerinde
olumsuz etki bırakmış olduğu kesindir. Muâviye ile
mücadele etmesinin zorluğunu gören Hz. Hasan barış
önerisinde bulundu. Muâviye’nin temsilcileri Medâin’de
Hz. Hasan’la görüşerek önerilerini kabul ettiler. Buna
karşılık o da hilâfet haklarından vazgeçti.

Hz. Hasan, hilâfeti bıraktıktan sonra Muâviye Kûfe’ye
giderek halkın huzurunda Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve
diğer ehl-i beyt mensupları ile taraftarlarından biat aldı (25
Rebîülevvel 41/29 Temmuz 661). Böylece yaklaşık altı ay
süren Hz. Hasan’ın hilâfeti sona ermiş oldu. Bu
anlaşmayla birlikte İslâm ümmetinin birliği tekrar
sağlandığı için anlaşmanın yapıldığı yıla Birlik Yılı
(Âmü’l-cemâ‘a) denilmiştir.

Hz. Hasan Muâviye’ye biat ettikten sonra akrabalarını
yanına alarak Medine’ye gitti. Kûfe’den ayrılmasıyla
birlikte siyasetten uzaklaştı. Bundan sonra vefat edinceye
(28 Safer 49/7 Nisan 669) kadar Medine’de yaşadı. Sakin,
yumuşak huylu, barış taraftarı, siyaseti ve mücadeleyi
sevmeyen bir kişiliğe sahip olan Hz. Hasan, yapıcı
tutumuyla İslâm dünyasındaki siyasî çekişmelerin sona
ermesini sağlamıştır.

Hz. Hasan’ın kendisine biat edildikten sonra iki aya yakın
bir süre geçtiği halde savaş hazırlığı yapmaması, barış
taraftarı olduğunu gösteren bir başka delildir. Hz. Ali’nin
Kûfe’de, planlanmış bir suikast sonucu öldürülmesi,
Medâin’de Hz. Hasan’ın çadırına saldırılarak malının talan
edilmesi ve yaralanması, onun barış yapma düşüncesini
pekiştirmiştir.

Hz. Hasan’ı Muâviye ile barış yapma düşüncesine sevk
eden olaylardan biri Muâviye’nin, Hz. Hasan’ın komutanı
Ubeydullah b. Abbas’la kurduğu temas sonucu
Ubeydullah’ın Muâviye tarafına geçmesi olmuştur. Hz.
Hasan, siyasî birikimi açısından Muâviye’den zayıftı.
Muâviye, Mekke’nin siyasetle uğraşan bir ailesinde
büyümüş; Hz. Ömer zamanından beri Suriye’de valilik
yapmış; Hz. Ali gibi Müslümanların ekseriyetinin biatini
almış bir halifeyle mücadele etmeyi göze almış birisiydi.
Muâviye b. Ebû Süfyân’ın halife olmasıyla Hulefâ-yi
Râşidîn dönemi sona ermiş, doksan yıl sürecek olan
Emevîler devri başlamıştır. Bu yeni dönemde
Muâviye’nin, oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesiyle hilâfet
saltanata dönüşmüştür.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!