Menü Kapat

Ünite 10: Gayrimüslimlerle İlişkiler – Günümüz Fıkıh Problemleri

Gayrimüslim, en genel tanımıyla, İslam dinine inanmayan
kişi anlamına gelmektedir. Kur’ân ve hadislerde bu
durumu ifade için “küfr” kökünden türeyen kelimeler
kullanılmaktadır. Ancak bazı gayrimüslim gruplarının özel
isimlerle ifade edildiği de görülmektedir. Yahudi ve
Hıristiyanları ifade etmek için ehl-i kitap, ateşe tapanlara
mecusî, yıldızlara tapanlara sâbiî, putperestler içinse
müşrik denilmektedir.

Hanefîlere göre, semavî bir dine inanan ve Tevrat, Zebur,
İncil gibi vahyedilmiş bir kitabı veya suhufu (sahifeleri)
olan her ümmet ehl-i kitaptır. Şafiî ve Hanbelî
mezheplerinde ise ehl-i kitap sadece Yahudi ve
Hıristiyanlardan ibarettir.
Ebu Hanife Sâbiîleri, İbn Hazm ise Mecusîleri ehl-i kitap
saymaktadır. Ayrıca Budist ve Brahmanları da bu
kapsamda değerlendirenler vardır.

TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

İslam dini, inanç açısından insanları Müslüman ve
gayrimüslim şeklinde iki gruba ayırmaktadır. Bunun
dışında insanlar; dil, cinsiyet, ırk, renk, siyasi yönelim,
sosyal statü ve yaşadıkları ülkeler bakımından bir ayrıma
tâbi tutulmamıştır.
İnsanların doğuştan bir takım haklara sahip oldukları ve
bu hakların korunması gerektiği evrensel bir anlayış olarak
kabul edilmiştir.
Gayrimüslimler de kendi içinde zimmîler ve müste’menler
şeklinde iki grupta değerlendirilmektedir. Zimmî, İslam
devleti ile vatandaşlık sözleşmesi yapan ehl-i kitab
demektir. Müste’men ise sınırlı bir süre için izin ve
pasaportla İslâm ülkesine gelen gayrimüslimleri ifade
eden hukuki bir terimdir. İslam ülkesinin vatandaşı
olmayıp bu ülkeye izinsiz olarak girenler için de harbî
terimi kullanılmaktadır.

İslam hukukunda vatandaş ve yabancı ayrımı aslında
inanca göre değil, kişinin bağlı bulunduğu ülkeye göre
yapılmaktadır.
Hanefî bilginleri putperest Araplarla zimmet (vatandaşlık)
sözleşmesinin yapılamayacağı görüşündedirler. İmam
Şâfiî ve İmam Ahmed b. Hanbel ise bu alanı biraz daha
daraltarak ehl-i kitap ve mecusiler dışındaki
gayrimüslimlerle zimmet akdi yapılamayacağını
söylemişlerdir.
Gayrimüslimlerin temel hak ve özgürlüklerini garanti eden
ve insan hakları ihlallerine karşı hukuki koruma sağlayan
düzenleme, zimmet sözleşmesidir. Bu sözleşmeyi yapan
kişiye zimmî denir.
İslam bilgini Hazm, harbî bir kimsenin İslâm’ın himayesi
altında yaşayan bir zimmîyi öldürmek amacıyla İslam
ülkesine gelmesi durumunda, Müslüman kişinin buna
engel olmak için onunla mücadele etmesini, hatta
gerekirse bu uğurda ölmesini farz olarak görmektedir.

Yaşama Hakkı

İslam ülkesinde yaşayan Müslüman ve gayrimüslimler
arasında bir fark gözetmemektedir. Zimmet sözleşmesi
yapan gayrimüslimlerin Müslümanlar gibi can güvenliğine
sahip olduğu hususunda fıkıh âlimleri görüş birliği
içerisindedir. Zimmet sözleşmesinin şartlarına uyulduğu
sürece can güvenliği garantisi devam etmektedir.
Ancak İslam ülkesinde bir Müslümanın zimmî bir
vatandaşı öldürmesi durumunda cezanın nasıl verileceği
konusunda alimler arasında görüş birliği yoktur. Çoğunluk
bu suça kısas değil, diyet cezası verilmesi kanaatindedir.
Hanefilere göre ise kasten öldürmelerde kısas gerekir. Ebu
Hanifeye göre kasten öldürmelerde kâtile kısas cezasının
uygulanmasında, öldürülenin kişinin Müslüman veya
gayrimüslim oluşunun belirleyici bir etkisi yoktur.

Din Özgürlüğü

Kur’ân, kendisini Allah tarafından Hz. Peygamber’e
gönderilmiş bir “Kitâb” olarak tanımlamakta (el-Bakara,
2/1-2; en-Nisâ, 4/105), “Allah katında yegâne din
İslâm’dır.”(Âl-i İmran, 3/19) demektedir. Bu ifadeler
Allah Teâlâ’nın İslam’dan başka din ve inançlara rıza
göstermeyeceğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Hz. Peygamber, Kur’ân’daki din özgürlüğünün nasıl
anlaşılması gerektiğini uygulamalarıyla göstermiştir.
Örneğin, Medine Sözleşmesi’nin 25. maddesinde yer alan
“Yahudilerin dinleri kendilerine, müslümanların dinleri de
kendilerinedir” hükmü, bunun sözlü bir ifadesidir.
İslâm’ın diğer din mensupları ile hukukî zeminde bir arada
yaşamayı kabul ettiğini göstermektedir. İnanç hususunda
insanlara baskı yapılamaz.

İslâm hukukçuları, kendileriyle zimmet sözleşmesi yapılan
gayrimüslim vatandaşların, dinlerinin sosyal boyutunu
uygulamaya geçirmelerine izin verilebileceğini
belirtmişlerdir.
Mülkiyet Hakkı
Mülkiyet hakkına saygı, Kur’ân’daki: “Mallarınızı
aranızda haksız sebeplerle yemeyiniz” (Nisâ, 4/29)
ayetinin bir gereğidir.
İslâm hukukçuları İslam ülkesinde yaşayan herkesin
mülkiyet hakkı ve dokunulmazlığı konusunda eşit haklara
sahip olduğunu kabul etmişlerdir.
İslam’a göre, haram olduğu için hukuk nazarında mal
sayılmayan şeyler, gayrimüslimlerin dinlerince helal ise
onlar için mal sayılır. Bu mallar üretilebilir, yetiştirebilir
ve bunların ticareti yapılabilir. Sahibinin rızası olmadan,
bir başkasının o mal üzerinde tasarruf hakkı yoktur.

EKONOMİK VE SOSYAL İLİŞKİLER

Bir arada yaşayanların birbirleri ile bir takım sosyal,
kültürel, ekonomik ve politik ilişki içerisine girmeleri
kaçınılmazdır. Herkes, sosyal ve hukuki ilişkilerinde dini
değerlerini koruma hakkına sahiptir.Ticarî İlişkiler
İslam hukukunda gayrimüslimlerin çalışma hürriyetlerini
kısıtlayıcı özel bir hüküm bulunmamaktadır. Çalışma ve
ticaret yapabilme özgürlüğünün pratiği, gayrimüslimlerin
Müslümanlarla alışveriş, ortaklık ve diğer ticari alanlarda
hukuki ilişkiye girmelerine imkân vermektedir.
İslam hukukuna göre alış-veriş konusunda Müslümanlarla
gayrimüslimler arasında önemli bir ayrım söz konusu
değildir. Bir Müslümanın alış-veriş yapabilmesi için
gerekli olan akıl, yaş gibi şartlar onlar için de geçerlidir.
Gayrimüslimlerin mal kapsamında değerlendirdikleri,
ancak İslam tarafından mal sayılmayan şeylerin bir
Müslüman tarafından telef edilmesi halinde tazmin
sorumluluğunun var olduğu İslam hukukçularının
çoğunluğu tarafından kabul edilmektedir.

İş İlişkileri

Klasik dönem fakihleri, Müslümanların gayrimüslimlerin
yanında işçi olarak çalışmasına ilke olarak karşı değildir.
Bu noktada tartışmalı olan, söz konusu işin bir haramın
işlenmesine veya Müslümanın küçük düşmesine veya
düşürülmesine sebep olup olmadığı hususudur. İslam
bilginlerinin bu konuya ilişkin görüşlerini iki maddede
özetleyebiliriz:
1. İslam bilginlerinin geneline göre bir Müslümanın her
hangi bir gayrimüslime ait olup İslami değerlere
aykırı olmayan bir iş yerinde çalışmasında dinen
sakınca bulunmamaktadır.
2. Müslümanın gayrimüslimin şarabını taşıma,
domuzlarını gütme gibi, özü itibariyle İslam’da yasak
olan bir işe aracı olması fakihlerin çoğunluğuna göre
caiz değildir.

Gayrimüslimlere ait işlerde ölçü, o işin yapılmasının aslı
itibariyle dinen haram ve hukuken yasak olmamasıdır.
Dinen haram ve hukuken yasak olan bir işin işlenmesini
konu alan iş sözleşmeleri caiz görülemez.
Bazı bilginlere göre gayrimüslimi istihdam caiz değildir.
Diğer bir görüşe göre çalıştırılacak Müslümanın
bulunmaması ve dolayısıyla zaruretin ortaya çıkması
halinde gayrimüslim istihdam edilebilir.
Bir Müslümanın kendisiyle aynı ülkede bulunan bir
gayrimüslimi kendisine vekil tayin etmesinin sakıncası
yoktur. Vekâlet ortaklıklarda mali konuları ilgilendirdiği
için, kendisiyle borç ilişkisine girilen birisini vekil tayin
etmede sakınca görülmemektedir. Fakihlerin çoğunluğu
kefalet ilişkilerini de uygun görmektedir.
Müslümanla gayrimüslim arsında kira sözleşmesinin
yapılmasında da ilke olarak bir sakınca yoktur. Sakınca,
kiralanan ev, dükkân ve arsa gibi yerlerin ne amaçla
kullanılacağı konusunda ortaya çıkmaktadır.

Gayrimüslimlerle Evlilik

“Din ayrılığı” geçici engeller arasında yer almaktadır.
Farklı dinlerden olanlarla evlenme konusunda genel ilke
yasak olduğu şeklindedir.
Gayrimüslimlerin tümünün aynı hükümlere tabi olmadığı
da bilinen bir gerçektir. Mesela gayrimüslimlerden ehl-i
kitap bazı hususlarda özel hükümlere sahiptir. Bunun gibi
evlilik konusunda da gayrimüslimlerin tümü aynı
hükümler geçerli değildir.
 Müslümanın müşrikle evliliği.
 İrtidat halinde evliliğin durumu.
 Müslüman bir erkeğin ehl-i kitaptan olan bir
kadınla evliliği.
 Müslüman bir kadının ehl-i kitaptan olan bir
erkekle evliliği.
 Evli çiftlerden birisinin Müslüman olması
durumu.

Müslümanın Müşrikle Evliliği

Müşrik en kısa tanımıyla Allah’a ortak koşan, Allah’ın
ilahlığına, sıfat ve fiillerinde benzerinin ve ortağının var
olduğuna inanan kişi anlamına gelmektedir. Kur’ân’da
erkek ya da kadın bir Müslümanın müşrik birisiyle
evlenmesinin yasak olduğu açıkça ifade edilmektedir.
“Müslüman oluncaya kadar, müşrik kadınlarla
evlenmeyin. İnanmış bir cariye hoşunuza giden müşrik bir
kadından daha hayırlıdır. Müslüman oluncaya kadar
müşrik erkeklerle evlenmeyin. İnanmış bir köle, hoşunuza
giden müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar
(müşrikler) sizi ateşe davet ederler, Allah ise sizi cennete
ve bağışlanmaya çağırır. Öğüt alasınız diye Allah
ayetlerini bu şekilde açıklamaktadır.” (Bakara, 2/221)

İrtidat Halinde Evliliğin Durumu

Kişinin kendi iradesiyle Müslümanlıktan vazgeçtiğini söz
veya yaşantı şeklinde ortaya koymasına irtidat, bu tür
davranışı sergileyene de mürted denmektedir.
İslam hukukçuları, bir Müslümanın irtidat etmiş birisiyle
evlenemeyeceği hususunda görüş birliği içerisindedirler.
Çünkü irtidat etmiş birisinin vatandaş olmasını sağlayan
hukuki bağ ve dayanak yok olmuştur. Öte yandan,
“kâfirlere Müslüman kadınlar helal değildir, onlar da
Müslüman hanımlara helal değildir… kâfir kadınları
nikâhınızda tutmayınız” (Mümtehine, 60/10) ayeti, kâfirle
evliliğe izin vermemektedir.

Müslüman Bir Erkeğin Ehl-i Kitaptan Bir Kadınla
Evliliği

Bu konuda biri olumsuz, diğeri olumlu iki görüş
bulunmaktadır. İbn Ömer, İbn Abbas ve Ata b. Rebah gibi
sahabîler Müslüman bir erkeğin ehl-i kitaptan bir kadınla
evlenmesinin caiz olmadığını kabul etmişlerdir.
İslam bilginlerinin büyük çoğunluğuna göre ise ehl-i
kitaptan olan kadınlarla evlenmek haram değildir. Ancak
haram olmadığını söyleyenler bunun caiz, mubah, mekruh
olabileceği şeklinde değişik görüşlere sahiptirler.
Günümüzde ehl-i kitap kadınlarla evlenmenin mekruh
olduğunu söyleyen fakihlerin görüşlerini dikkate almak
yararlı olacaktır. Her şeyden önce böyle bir evliliğin
doğuracağı sonuçları iyi düşünmek gerekir.

Müslüman Bir Kadının Ehl-i Kitaptan Bir Erkekle
Evliliği

Son zamanlarda aksi görüşte olan birkaç istisna dışında bu
tür evliliklerin caiz olmadığı yönünde İslam bilginlerinin
ortak bir kanaati vardır. Bunun caiz olduğunu
söyleyenlerin temel gerekçesi ise bu tür evliliklerin yasak
olduğunu ifade eden açık bir nassın bulunmamış
olmasıdır.

Müslüman bir kadının ehl-i kitap da olsa gayrimüslim bir
erkekle evlenmesinin günah ve hukuki olarak batıl
olduğunu söyleyenler ise görüşlerini naklî ve aklî bir
takım delillerle desteklemektedirler. Onlar şöyle söylerler:
Kur’ân-ı Kerîm’de Müslüman erkeğin, ehl-i kitap kadınla
evlenmesine açıkça izin veren bir ayet vardır (Mâide, 5/5).
Buna karşılık Müslüman kadınların ehl-i kitap erkekle
evlenmesine tecviz eden anlamı açık hiçbir nass yoktur.
Genel prensip, gayrimüslimlerle evliliğin yasak olmasıdır.
Evli Çiftlerden Birinin Müslüman Olması Durumu
Eşlerden birisinin müslüman olması halinde, erkek ya da
kadının ihtidasının hükümleri arasında farklılık
bulunabilmektedir.
 Eşi ehl-i kitap olan erkeğin ihtidası,
 Eşi ehl-i kitap dışındaki gayrimüslimlerden olan
erkeğin ihtidası,
 Sadece kadının ihtidası.

1.Eşi Ehl-i Kitap Olan Erkeğin İhtidası

Normal şartlarda ehl-i kitaptan bir kadınla evlenmekte bir
sakınca görülmediği için, ihtida durumunda evliliğin
devamında öncelikle bir sakınca olmayacaktır. Diğer bir
ifade ile daha önce bir akitle başlanmış olan evliliğin yeni
bir evlilik akdine gerek olmadan sürdürülmesi, İslam
fıkhındaki yerleşik anlayışa uygun bir durumdur.

2. Eşi Ehl-i Kitap Dışındaki Gayrimüslimlerden Olan
Erkeğin İhtidası

Bu ve bir sonraki başlıkta ele alacağımız konunun
hükümleri birbirine çok benzemektedir. Her iki durum da
günümüzde sıkça karşılaşılabilen ve çözümü oldukça zor
olan hususlardandır.

3. Sadece Kadının İhtidası

Genel ve yerleşik hükümlere göre düşünürsek eşi ehl-i
kitap dışında bir gayrimüslim olan erkeğin ihtidası ve eşi
ehl-i kitap olsun ya da olmasın kadının Müslüman olması
evliliğin son bulmasını gerektirir. İslam uleması bu
konuda görüş birliği sağlayamamışlardır. Bu konudaki
görüşleri şu şekilde sınıflandırmamız mümkündür:
 Kadın Müslüman olunca, nikah akdi kendiliğinden
derhal bozulmuş olur. Bu yaklaşım tarzına göre
erkekle kadın aynı anda Müslüman olmadıkça
evliliğin devamı mümkün gözükmemektedir.
 Eşlerden hangisi önce Müslüman olursa, diğerine
Müslüman olmasını teklif edilir. Kabul ederse evlilik
akdi devam eder, reddederse kadının iddeti
beklenmeden evlilik hayatı sona ermiş olur.
 Taraflardan birisi müslüman olduğunda bu ihtida zifaf
öncesi gerçekleşmişse, nikah akdi kendiliğinden son
bulmuş olur.
 Kadın Müslüman olunca kocasının da Müslüman
olmasını bekler. Bu beklemenin bir süre sınırlaması
yoktur. İbn Teymiye ve İbnü’l-Kayyım bu görüştedir.
Fakat bu süre zarfında kadının cinsel ilişkiye
girmemesi gerekir (Kardavî: 2001).
Yusuf Karadavî, bu hususta İbn Teymiyye ve İbnü’lKayyim’in görüşleri
üzerinde yoğunlaşmakta ve kadının
veya erkeğin, eşinin müslüman olmasını beklemesi
gerektiğini savunmaktadır.

Müslüman-Gayrimüslim Miras İlişkisi

İslam hukukunda mirasa hak kazanmanın üç şartı
bulunmaktadır:
1. Miras bırakanın (murisin) ölmüş olması,
2. Mirasçının hayatta olması,
3. Mirasçı olmayı engelleyici bir durumun
olmaması.
Fakihler, aralarında kan bağı veya evlilikten kaynaklanan
hısımlık ilişkisi var olsa bile bir gayrimüslimin
Müslümana mirasçı olamayacağı hususunda görüş birliği
etmişlerdir.

İslam fıkıh âlimlerinin çoğunluğu Müslümanın da
gayrimüslime mirasçı olamayacağı görüşündedir.
Dolayısıyla Hanefîler, Malikîler, Şafiîler, Hanbelîler,
Zahiriler’e göre, din farkı miras ilişkisinin oluşumuna
engeldir. Bu görüşün dayanağı yukarıda zikrettiğimiz
“Müslüman gayrimüslime, gayrimüslim de Müslümana
mirasçı olamaz” hadisidir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!