MenüKapat

Ünite 1: Türk İnkılabını Hazırlayan Sebepler: 19. ve 20. Yüzyıllarda Osmanlı Devletine Genel Bakış

osmanlı

Osmanlı Devleti’nin 17 ve 18.Yüzyılı genellikle
duraklama ve gerileme dönemi olarak nitelendirilir. Oysa
gerileme paradigması modernleştirme -batılılaştırma
paradigması ile beraber düşünülmesi gereken bir
paradigmadır. Avrupa merkezci bir yaklaşımın belirlediği
gerileme paradigması Türk tarih yazımında egemen bir
görüş olarak benimsenmiştir. Osmanlı tarihi bu görüş
doğrultusunda “Yükseliş”, “Duraklama” ve “Gerileme”
şeklinde dönemlendirilmiştir. Gerileme paradigması
bugün tartışılan bir paradigmadır. Devletin aşağıda sözünü
edeceğimiz sorunlarla gerilemediği bilakis askeri bir
imparatorluktan bürokratik bir devlete evrilerek
yenilendiği ve modern bir devlet hüviyetine büründüğü
görüşü benimsenmektedir. Dolayısıyla 17 Yüzyıl;
ıslahatlar çağı, 18. Yüzyıl ise dönüşüme hazırlık olan
yenileşme çağı olarak nitelendirilmesi gerekir. Devletin
kendi düzenine dönerek kendini ıslah edemeyeceğinin
anlaşılması ile ıslahtan tecdid’e; kadimden (eskiden)
cedide (yeniye) evrilen bir Osmanlı tarihi söz konusudur.

Islahattan Yenileşmeye: Bir İmparatorluğun
Dönüşümü

17-18 yüzyıldan itibaren Osmanlı devlet adamları, devlet
yöneticileri devleti ıslah etme gayreti içine girmişlerdir.
Bu ihtiyaca neden olarak şunlar görülmüştür:
Ekonomik kriz sosyo-ekonomik yapıyı alt üst etmiştir. 16.
yüzyıldan itibaren temel ticaret rotalarındaki eksen
değişikliği Akdeniz ülkelerinin ticaret gelirlerinde bir
değişim yaratmakla sınırlı kalmadı, aynı zamanda,
Amerika’da oluşan yeni kolonilerden bolca gümüş tedariki
yapılmasının etkisiyle Avrupa’da gümüş para bolluğunu
ortaya çıkardı. Bu da Avrupa’da ve Osmanlı’da gıda
ürünlerinin fiyatlarının artışına sebep oldu. Ayrıca, fiyat
artışları tağşiş gibi dönemin para politikalarının yeni tablo
üzerindeki olumsuz etkisiyle de birleşince Osmanlı’yı da
içine alan enflasyonist bir dönem açığa çıktı. Bu durum
Osmanlı Devleti’nde bazı ayaklanmaların yaşanmasına
neden oldu.

17.Yüzyıl’daki siyasi (meşruiyet) krizi Osmanlı egemenlik
anlayışını zorlamıştır. Yeniçeriler, II. Osman’ı
katlettiğinde dokunulmaz sultan imgesini de yıkmışlardır.
II. Osman’ın katlinde yeniçeri ile ittifak içinde olan
ulemanın hanedan nezdinde konumu tartışılır hâle gelmiş,
sultanın kendine sadık yeni ordu arayışları, Osmanlı
modernleşmesinin seyrini belirlemiştir. Bir tarafta kendi
varlığını tehlikeye sokan ordu ve diğer tarafta ordu ile
ittifak içinde bulunan ulema, sultanın baş etmesi gereken
güç odakları halini almıştı
Çocuk yaşta kişilerin padişah olması merkezi yönetimi
zaafa düşürdü. Kanuni’nin zevcesiyle başlayan kadınlar
saltanatı, Nurbanu, Safiye, Kösem ve Turhan sultanlar
zamanında yüz yıl sürmüştü.
Askerlikle ilgisi olmayan kişilerin ocağa alınması ile
birlikte Yeniçeri ocağı bozulmuş, yeniçeriler savaşmak
yerine esnaflık işine soyunmuşlardır.
Tımar sisteminde bozulmalar, tımarı elinden alınıp
kapıkullarına verilen tımarlı sipahiler birer Ayan’a
dönüşmüştür.
Medreselerden mezun olan öğrenciler iş bulamayınca yol
kesmeye, soyguna başlamış, Suhte İsyanları diye bilinen
isyanlarda yer almışlardır.
Rüşvet, yolsuzluk toplumsal yapının bozulmasında en
önemli unsur olarak öne çıkmıştır.
Kalemiye mensupları, 17. Yüzyıldan itibaren
İmparatorluğun içinde bulunduğu krizi aşma noktasında
yaptıkları düşünce üretiminde, kendi sınıflarını merkeze
alarak İmparatorluğu dönüştürmeyi hedeflemişlerdir.
İmparatorluğu askerî bir imparatorluktan bürokratik bir
devlete dönüştürmek isteyen kâtip sınıfını dört kuşak ve
çağ üzerinden okumak mümkündür.

1. Çelebiler Çağı: Bu grupta yer alanların yazın
dünyasına kakıldığında yenidünyaya karşı
meraklı; Osmanlı dünyası dışında olup biteni
kavramaya ve anlamaya çalışan bir ortak tavır
içinde oldukları anlaşılır. Kadim karşında “yeni”
yaklaşımını öne çıkarırlar.
2. Sefirler ve Reîsülküttâplar Çağı: Bu guruba dâhil
olanlar elçilik görevleri sırasında tanıdıkları dış
dünyadaki gelişmeleri devlet bünyesine
aktarmayı öne çıkarmışlardır.
3. Münevverler (Aydınlar) Çağı: Bu grupta yer
alanlar devletin askerî bir devletten bürokratik –
parlamenter- monarşiye dönüştürmek için
çabalamışlardır. Bu söz konusu kuşakların yazın
dünyasının ortak teması imparatorluğu kurtarmak
ve dönüştürmektir. Bu dönüşümde kendilerine
tuttukları ayna Avrupa’dır.
4. Kahramanlar Çağı: Tanzimat’tan sonra oluşan
yeni insan gazete ile şekillenir. Bu insanlar ve
dönemini kahramanlar çağı olarak nitelendirmek
doğru olacaktır. Mustafa Kemal Atatürk, İsmet
İnönü, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fethi
Okyar, Refet Bele gibi isimlerin askeri okul
çağlarında Yeni Osmanlılar ve onların takipçileri
Jön Türklerden etkilendikleri bir gerçektir.
18. yüzyıl Osmanlı Devleti’nde dönüşüme hazırlık dönemi
olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemde İbrahim
Müteferrika, Yirmisekiz Çelebi Mehmet gibi kişiler öne
çıkmışlardır.

Dönüşüme Hazırlık: 18. Yüzyıl

İbrahim Müteferrika, Nizam-ı Cedit terimini ilk kullanan
yazardır. Bu yönüyle değişmez düzen (nizam) karşısında
ilk defa yeni düzen anlayışını dile getirir. Kâtip Çelebi’nin
17.Yüzyılda dile getiremediği yeni kavramı yani yeni
düzen anlayışını onun izinden giden Müteferrika 18.
Yüzyılda dile getirebilmiştir. Müteferrika, tehdit olmaktan
çıkan, yenilgilerle tanışan Osmanlı’yı yeniden eski
günlerine döndürmenin çarelerini arama noktasında
Avrupa’nın askeri düzeni ve ilmi başarılarını model olarak
görür.

Yirmisekiz Çelebi Mehmed, Sefâretnâmesi’nde teknik
bilgi yanında opera ve tiyatro gibi kültürel konulara da
ağırlık verir. Bu durum onun Sefâretnâmesini
diğerlerinden farklı kılar. Avrupa’yı farklı kültür ve yeni
tekniklerle kurulmuş, Osmanlı’dan bambaşka bir dünya
olarak gözlemler. Kendisi bu yeniliklerden bahsetmekle
kalmaz bunları Osmanlı ülkesine taşımak da ister.
Dönüşümün İlk Evresi: Nizam-ı Cedit
Nizam-ı Cedit’in dönüşümün ilk evresi olarak
görülmüştür. Nizam-ı Cedid, dar anlamda bu dönem de
yapılan askeri reformların; geniş anlam da ise, III. Selim
devrinde yapılan bütün yeniliklerin ortak adıdır. III.
Selim’in programı, humbaracı, lağımcı ve topçu ocakların
da, yani askeriyenin tamamın da ıslahat yapılmasını
öngörüyordu. Bu düzenlemeler için başta Fransız
uzmanlar olmak üzere yabancı teknik desteğe ihtiyaç
vardı. Mühendishane-i Bahri-i Hümayun yeniden
düzenlendi. Ayrıca, 1795’te Hasköy’de Mühendishane-i
Berri-i Hümayun açıldı. 1797’de telif ve tercüme eserler
basmak amacıyla Mühendishane-i Berri-i Hümayun
matbaası kuruldu ve 1824’e kadar faaliyetlerini sürdürdü;
ayrıca, okul bünyesin de bir de kütüphane oluşturuldu.
Açılan askeri okullar ve yapılan çeviri faaliyetleri Osmanlı
modernleşmesinin ana gövdesini oluşturacaktır.
III. Selim’in Osmanlı’nın etrafındaki dünya ile münasebeti
açısından belki de en önemli girişimi, 1793’te Londra ve
1797’de Paris, Viyana ve Berlin’de daimi ikamet
elçiliklerini kurmasıdır. Elçilikler Osmanlı dışındaki
dünyada olup biten siyasi, ekonomik, askeri ve bilimsel
gelişmeyi yakından takip ederek Osmanlı devletinin
dönüşümünde öncü rol oynayan modernleşmenin etkili
birer aktörleridir.

II. Mahmut döneminde radikal ve kapsamlı dönüşümler
gerçekleştirilmeye başlandı. Ordunun zayıflığı, 1808
yılında Sekban-ı Cedid adıyla yeni bir ordunun
kurulmasını gerektirdi. II. Mahmut, kendinden önce gelen
reformların başarısız deneyimlerini göz önünde tutarak,
askeri yeniliklere direnç noktasında odak oluşturan
Yeniçerilik kurumunu 1826 yılında kaldırdı. Asakir-i
Mansurey-i Muhammediye adlı yeni bir ordu kuruldu.
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması devletin vakıflara el
koyması girişimci ve ayanlara karşı yürütülen başarılı
mücadele Saray ‘ı oldukça güçlendirirken, Mehmet Ali
Paşa’ya yenilgi, yükselen gücü kısa süreli kıldı.
Bu dönemde ayrıca halkın beklentilerini karşılayacak,
devletin faaliyet alanını kısmen de olsa genişletecek
eğitim, sağlık, bayındırlık ve kamu düzeni alanlarında
birtakım yenilikler yapıldı. Divan-ı Hümayun kaldırılıp,
yerine Nezaretler (Bakanlıklar) oluşturuldu. Posta teşkilatı
ve Harbiye ve Tıbbiye gibi önemli yüksekokullar kuruldu.
İlk nüfus sayımı yapıldı ve resmî gazete (Takvim-i Vakayi) yayınlandı.
Tımar ve müsadere sistemi kaldırıldı.
Avrupa’yla kültürel ilişkiler yoğunlaştırılarak öğrenciler
gönderildi. Memurlarda kıyafet düzenlemesine gidildi.
Tanzimat: Tebaa’dan Vatandaşa
19. yüzyılda dönüşüm ve ıslahat hareketleri daha da
hızlanarak devam ettirildi. Bu kapsamda “tebadan
vatandaşa” dönüşümün ilk adımı atılarak Tanzimat
Fermanı ilan edilmiştir.
Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Tanzimat Fermanı): Sultan
Abdülmecid’in yayımladığı mülkî ıslahat programıdır. Bu
ferman geleneksel yapıyı kökten sarsacak yenilikler
getirmekteydi. Müslim-gayrimüslim eşitliği, Yunan ve
Sırp isyanlarıyla birlikte milliyetçi bir tutum sergileyen
gayrimüslimlerin imparatorluktan ayrılmasını önlemek
amacıyla ortaya atılan ve daha sonra sık sık vurgu yapılan
bir Osmanlı milleti teşkil etmeyi hedefleyen önemli
projenin ilk adımıydı. Tanzimat Fermanı bir yandan can,
mal, namus güvenliğini temin ederek, keyfi el koymalara
son verirken, diğer yandan Müslüman üstünlüğüne dayalı
sistemden ırk ve din temeline bakmadan tüm vatandaşların
eşitliği yolunda ilk adımın atılmasını sağladı.
Tebadan vatandaşa geçişten sonra vatandaşlık
kavramı üzerinde “eşit vatandaşlık” yapısını
oluşturmaya yönelik olarak Islahat Fermanı
yayınlanmıştır.

Islahat Fermanı: Eşit Vatandaş

Islahat Fermanı Osmanlı Devleti’nin bir iç düzenleme
girişimi olmakla beraber Paris Antlaşması’nın maddeleri
arasında yer almasıyla aynı zamanda siyasi niteliği de
mevcuttur. Kırım Savaşı (1853-1856) bir açıdan Rusya’nın
Osmanlı Devleti’nin bünyesinde bulunan Gayrimüslimleri
korumak ve ayrıcalıklarını çoğaltmak istemesi iddiasından
yola çıkmıştı. Osmanlı’nın müttefikleri olan Rusya’ya karşı
savaşan Avrupa devletleri, Rusya’yı bu iddiadan yoksun
bırakmak için girişimlerde bulunmuşlardı. Savaştan sonra
Fransa, İngiltere ve Avrupa’nın ortak endişesi Osmanlı’nın
bütünlüğünü korumak, parçalanmasını önlemekti. Paris
Antlaşması Osmanlı tarihinde bir dönüm noktasıdır.
İmparatorluğa bir dizi yeni reform dayatılır. Öncelikle
temel haklar meselesi; Islahat ve Tanzimat Fermanlarıyla
temel hedef, insan haklarının çekirdeğini oluşturmaktı.
Tanzimat Fermanıyla önce Osmanlı tebaasının temel
hakları güvence altına alarak, sonrada din farkı
gözetmeksizin eşitlik esasını benimsemişti. Islahat
Fermanı ise bu eşitlik prensibini daha belirginleştirmişti.
Gayrimüslimlerin her türlü devlet memuriyetine, devlet
okullarına ve askeri okullara eşit şartlarda katılımını
sağlamıştı. Müslim’le gayrimüslim arasındaki eşitsizliği
kaldırarak, gayrimüslimler arasındaki hiyerarşiyi de yok
ederek kul statüsünden vatandaşlığa doğru evrimi başlatır.
Meşrutiyet’in İlanı: Millet Egemenliğinin Temelleri
Atılıyor

İstanbul Konferansı’nda Batılı devletleri etkilemek ve
Balkanlar’da yabancı müdahalesiyle reform yapmaya
gerek olmadığını, Osmanlı Devleti’nin genel bir reform
yapmaya esasen istekli ve kararlı olduğunu göstermek için
Osmanlı tarihinde ilk defa 23 Aralık 1876 anayasa ilan
edildi. Birinci meşrutiyet dönemi olarak da bilinen bu
dönemde Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası hazırlanmış
oldu.
Meşruti idare 1877-1878 Osmanlı Rus savaşına kadar
sürdü. II. Abdülhamit savaşı gerekçe göstererek Meclisi
tatil etti. 1908 yılana kadar Meclis tekrar açılmadı. Sultan
II. Abdülhamit kısa süren parlamenter monarşi
deneyiminden sonra mutlak monarşiye tekrar dönüş yaptı.
Doğu Sorunu
Avrupa tarihi içinde önemli bir yer tutan ve “Türkler’in
Avrupa’dan atılması” şeklinde tanımlanabilen Şark
meselesi yabancı dillerde yerleşmiş bir terim olarak (Die
Orientalische Frage, Vostoènyj vopros, La question
d’orient, The Eastern Question) geniş çağrışımlar
oluşturur. 19.Yüzyıldaki Osmanlı zayıflamasının
neticesinde topraklarının paylaşılması” anlamında bir
miras kavgası olarak nitelendirmek mümkündür.
Genel olarak Şark meselesi, emperyalist politikalar izleyen
büyük devletlerin (düvel-i muazzama) Osmanlı
Devleti’nin başta Avrupa’daki kısmı olmak üzere özellikle
Ortadoğu’ya ve diğer yerlere (Afrika) yayılmış geniş
topraklarının paylaşımı, devletin hükümranlık sahası
üzerinde siyasî ve iktisadî tahakküm kurulması, bu arada
Müslüman olmayan halkların durumlarının istismar
edilmesi, bağımsızlık mücadelelerine maddî ve mânevî
destek verilmesi ve bunun, Avrupa ve geç dönemlerde
Amerika Birleşik Devletleri- kamuoyunun kazanılması
amacıyla yoğun bir anti-Türk propagandası halinde
yürütülmesi anlamında, Osmanlı gücünün 18.Yüzyıl
başından itibaren kendini hissettiren gerilemesiyle beraber
gelişen kendi aralarındaki şiddetli rekabetin geleneksel bir
tanımlamasıdır.

Şark Meselesi’nin ortaya çıkışıyla birlikte birçok devletin
Osmanlı Devleti üzerinde emelleri de ortaya çıkmaya
başlamıştır.
Rusyanın Osmanlı Devleti’ne Yönelik Politikaları
Rusya, Çar I. Petro döneminde gerçekleştirdiği siyasi ve
ekonomik atılımlarla Avrupa’nın büyük devletleri arasına
girdi. “Boğazları ele geçirme ve sıcak denizlere (Akdeniz
ve Hint Okyanusu’na) inme” biçiminde özetlenebilecek
uzun süreçli bir dış politikayı hedefledi. Bunun için
Karadeniz’de egemenlik kurmaya çalıştı. Etnik ve dini
bağı bulunan Balkanlı Slav-Ortodoks milletleri Osmanlı
Devleti’ne karşı ayaklandırdı. Ruslar, Berlin
Antlaşması’nda (1878), Ermeni sorununu uluslararası bir
sorun olarak gündeme getirdi ve Ermeni isyanlarını
destekleyen ülkelerin başında yer aldı.
İngiltere’nin Osmanlı Devletine Yönelik Poliyikaları
Rusya’nın, Avrupa’ya karşı bir” Şark Meselesi (Doğu
Sorunu)’’ olarak gördüğü Boğazlar Meselesi’ni, kendi
lehine halletmek için Osmanlı topraklarının taksimi
meselesini ele alması, İngiliz Hükümeti’nde büyük
endişeye yol açtı. . Osmanlı Devleti’ni Prusya ile birlikte
Rusya’ya karşı savaş açmaya teşvik ettiler. Şark
siyasetinde önemli bir gelişmeyi gösteren İngiltere’nin bu
tutumunun nedeni o sıralarda Amerika’daki sömürgelerini
kaybetmesi ve buna karşılık Hint denizi Ortadoğu
ticaretinin gelişmesinden kaynaklanıyordu. Bu tarihten
itibaren Boğazlar Meselesi uzaktan ve yakından Hindistan
yolu ile ilişkisi olan bütün meselelerle İngiltere yakından
ilgilenmeye başladı. İngilizlerin desteği ile Osmanlılar,
Fransızları 1801’de Mısır’dan çekilmek zorunda bıraktılar.
19.Yüzyıl başına kadar Osmanlı-Fransız ilişkileri dostane
bir çizgide gelişti. Fransızlar Osmanlı Devleti’nin verdiği
kapitülasyonlardan yararlanarak Doğu Akdeniz
ticaretinden büyük pay aldılar. Napolyon Bonapart
dönemiyle birlikte Fransa, Osmanlı Devleti’nin
topraklarını paylaşma yarışına girdi ve Mısır’ı işgal etti
(1798). 1830’da Cezayir’i, 1881’de Tunus’u ve Fas’ı ele
geçirdi. Osmanlı Devleti’nin paylaşılmasıyla ilgili gizli
antlaşmalarda yer aldı

Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun
Osmanlı Devleti’ne Yönelik Politikaları

II. Meşrutiyet’in kutlamaları sürerken üç büyük felaket
sevinçleri kursakta bıraktı. İlki Avusturya’nın Bosna
Hersek’i ilhakı, ikinci ise Bulgaristan’ın bağımsızlığını
ilan etmesi ve üçüncüsü ise Yunanistan’ın Girid’i İlhak
etmesidir. Bosna Hersek’in ilhakı o kadar şiddetli bir kriz
doğurdu ki bir Avrupa savaşın çıkması an meselesi haline
geldi. Avusturya 1878 Berlin Anlaşması ile Bosna ve
Hersek ve Yeni Pazar sancağına el koyduğu ilk günden
itibaren, bu toprağı Avusturya Macaristan İmparatorluğu
sınırları içine katmaya kararlıydı.

Roma İmparatorluğunun beşiği olan İtalya’nın, 1871’de
Piyomente hükümeti önderliğinde siyasi birliğini kurması
ile Avrupa güç dengesi bozulmuştur. İtalya bu tarihten
sonra Avrupa’daki bloklaşmalarda yerini almıştır. Akdeniz
havzasının Afrika kıyıları İngiliz ve Fransızlar tarafından
sömürgeleştirilmişti. Geriye Osmanlı Devleti’nin Kuzey
Afrika’daki son toprağı olan Trablusgarp kalmıştı. İtalya
karşı kıyısında bulunan Trablusgarp’ı ele geçirme planları
yaptı. 28 Eylül 1911’de İtalyanlar Traplusgarp’a asker
çıkarttı.

Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın
Osmanlı Devleti’ne Yönelik Politikaları
Bulgaristan Prensi Ferdinand’ın 5 Ekim 1908 tarihinde
Padişah II. Abdülhamit’e çektiği bir telgrafla
Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesini üzerine
Osmanlı devleti Berlin anlaşması hükümlerine karşı
bularak bağımsızlığı kabul etmek istemedi. Arabulucu
İngiltere’nin tavsiyesi ile Bulgaristan’ın bağımsızlığını
tanımak zorunda kalan Osmanlılar Bulgarlardan talep
ettikleri tazminatı Rusya’nın araya girmesinden dolayı
tanzim edemediler.

Birinci Dünya Savaşı’na giden süreçte ittifaklarda yavaş
yavaş belirginleşmeye başlamıştı.

I. Dünya Savaşı’na Doğru: Blokların Oluşması

1882’de Almanya, İtalya ve Avusturya-Macaristan
arasında Üçlü İttifak antlaşması imzalandı. Üçlü İttifak bir
savunma ittifakıdır. Buna göre üç devletten birine bir
Avrupa devleti saldıracak olursa, diğer ikisi saldırıya
uğrayan tarafa bütün güçleriyle yardım edecektir.
Almanya’ya karşı Sedan Savaşı yenilgisinin ve AlsaceLorraine’in
kaybedilmesinin yarattığı intikam duygusu
Fransa’nın Rusya’ya yanaşmasına neden oldu. 1894’de
Fransa ve Rusya arasında Almanya’ya karşı bir ittifak
antlaşması imzalandı. Bu ittifak Üçlü İtilaf’ın ilk halkasını
teşkil eder.
Üçlü İtilafın ikinci halkasını, İngiltere ve Fransa arasında
1904 yılında sömürgeler konusunda imzalanmış olan
anlaşma meydana getirmiştir. Bu anlaşma ile Fransa
Mısır’ı tamamen İngiltere’ye bırakıyor ve buna karşılık
İngiltere de, Fransa’nın Fas’ı ele geçirmesini kabul
ediyordu. Üçlü İtilaf’ın üçüncü halkasını meydana getiren
1907 İngiliz-Rus anlaşmasıdır.
Osmanlı Devleti’ni Kurtarmaya Yönelik
Arayışlar/Fikir Akımları
Osmanlı Devleti’nin devamlı surette kötüye gitmesi ve
dünyada bloklaşmanın da Osmanlı Devleti aleyhinde
olması Osmanlı Devleti’ni çok zor durumda bırakmıştır.
Bu zor durumdan çıkmak için Osmanlı aydınları çareler
aramışlardır.

Osmanlıcılık

Tanzimat fikri, çağdaş eğitimiyle farklı dinî ve etnik
gruplara mensup gençlere Osmanlılık ülküsünü aşılaması
ve bir Osmanlı milleti oluşturması beklenen Galatasaray
Mekteb-i Sultânîsi (1858) gibi okullarda ve basının
kamuoyu oluşturma aracı olarak geliştiği 1860’lardan
itibaren Basîret ve İttihad gibi gazetelerde devlet destekli
olarak yoğun biçimde işlenmiş, bazen Osmanlı
milletlerinin oluşturduğu birlik anlamında “ittihâd-ı
Osmânî”, bazan da Osmanlı kavramının bütün Osmanlı
vatandaşlarının kaynaşmasıyla oluştuğu anlamında
“imtizâc-ı akvâm” tabirleriyle zikredilmiş, nihayet 1876
Anayasası’nın 8. maddesinde resmî ifadesini bularak,
“Devlet-i Osmâniyye tâbiiyetinde bulunan efrâdın
cümlesine herhangi din ve mezhepte olursa olsun bilâ
istisnâ Osmanlı tabir olunur” denilmiştir. Şüphesiz bu
dönemde Osmanlıcılık ideali, devleti korumak amacıyla
artık özellikle Müslüman-Türk unsur tarafından savunulan
bir fikir iken Gayrimüslim unsurlar Avrupa
müdahalelerinden de aldıkları cesaretle bu siyaseti ve
kimliği benimsememişler ve millî emellerini takip
etmişlerdir. Balkan savaşları sonrasında Osmanlıcılık iflas
etmiş bir ideoloji olarak görülmüştür.

İslâmcılık

İslâmcılar’ın cevap aradıkları başlıca sorular, İslâm
dünyasının niçin bu hale düştüğü ve bundan nasıl
kurtulabileceği, Batı’nın üstün duruma gelmesinde etken
olan değerlerin neler olduğu ve bunların İslâm’da da
bulunup bulunmadığı, akıl-nakil ilişkisinin mahiyeti, İslâm
dininin nasıl bir yönetim, hukuk ve iktisat düzeni
öngördüğü, saltanat, hilâfet ve meşrutiyetin dinle
ilişkisinin bulunup bulunmadığı, Batı’dan nelerin alınıp
nelerin alınmaması gerektiği şeklinde özetlenebilir.

Türkçülük

Türkçülük öncelikli olarak kültürel Türkçülük olarak ilgi
görmeye başladı. Kültürel Türkçülüğün hız kazanması II.
Abdülhamit döneminde gerçekleşti. Bu dönemde Macar
Türkologlarının artan çalışmaları, Orhon yazıtlarının
Vilhelm Thomsen tarafından 1893 yılında okunması gibi
gelişmeler Türklük araştırmalarına hız kazandırdı, bu da
Osmanlı entelektüelleri üzerinde derin etkiler meydana
getirdi.

Meşrutiyet’in ilânından sonraki ortam İsmail Gaspıralı’nın
İstanbul’da aktif birtakım faaliyetlere girişmesini mümkün
kılmıştır. Ortaya çıkan yeni şartları genel olarak Türk
milliyetçiliği ve reform fikirlerinin yayılabilmesi için
uygun gören Gaspıralı 1908 öncesinde Jön Türklerle de
temas halindeydi. Bu büyük fikir adamı Türkiye’de aydın
çevreler tarafından gayet iyi tanınmakta ve kendisine derin
saygı duyulmaktaydı.

Siyasal Türkçülük tartışması, Jön Türk basını diye
adlandırılan ve yurt dışı merkezlerde basılarak Osmanlı
vilâyetlerine gizlice sokulan dergilerle başladı. Jön Türk
muhalefetinin ilk yıllarında bilhassa Tunalı Hilmi’nin
yazdığı makalelerde imparatorluk içinde Türk toplumunun
hâkim millet olarak kabul edilmesinin gerekliliğine işaret
eder. Yusuf Akçura “Üç Tarz-ı Siyâset” başlıklı
çalışmasında, Osmanlı Devleti’nin önündeki seçenekleri
sıralarken bunların panislâmizm, Osmanlıcılık ve ırk
esasına dayanan Türk milliyetçiliği olduğunu belirtiyor,
son alternatifin bunlar arasında en anlamlısı sayıldığına
işaret eder.

Batıcılık

Meşrutiyet sonrası oluşan akımların ortak nokrası Avrupa
medeniyetinin ileri bir medeniyet olduğu ve Osmanlı
devletinin kurtuluşunun bu medeniyete ayak uydurmaktan
geçtiğidir. İslamcılar batı medeniyetinin teknik ve
biliminin alınması gerektiği; din ve ahlakın korunması
gerektiğini savunurken Batıcılar batı medeniyetinin bir
bütün olduğu ve bütünüyle alınması gerektiği görüşünü
ileri sürmüşlerdir. Gülü ve dikeni ile batı medeniyetinin
transferinin Osmanlı devletinin kurtuluşunun tek çaresi
olduğuna adeta iman etmişlerdi.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!