MenüKapat

Ünite 1: Sanat – İslam Sanatlar Tarihi

Sanat Arapça “sana’a” fiilinden türemiş isimdir. Sözlükte
“el alışkanlığı ile yapılan iş, ustalık; hünerle yapmak, eser
yaratmak” gibi anlamları yanında sanat, insan ruhuna has
duygu ve düşünceleri gören ve dinleyende derin bir zevk
ve hayranlık uyandıracak biçimde ortaya konma
konusundaki hayal gücü, çaba ve yaratıcılığının ifadesi
olarak açıklanmıştır. Günümüzde İngilizce “art”, Almanca
“kunst”, Arapça “fen” karşılığında kullanılan sanat
kelimesi, önceleri sadece mimarlık, heykel ve resim gibi
görsel (plastik) sanatlar için kullanılmış; yeni
tanımlamalarla şiir, edebiyat, müzik (fonetik), süsleme ve
sahne sanatları da sanat kapsamı içine alınarak
sınıflandırılmıştır.

Bir sanatı yapmak için gerekli bilgi ve hünere sahip olan
kimseye sanatkâr, usta veya artist denir. Sanat kelimesinin
yanına hat sanatı, resim sanatı, Türk sanatı, halk sanatı,
güzel sanatlar gibi isim ve sıfatlar eklenerek mânası
sınırlandırılmış, belirlenmiştir. Zanaat, “sınaat” “sanâat”
kelimesinden bozulmuş; insanların maddî ihtiyacını
karşılamak için el emeği ve becerisi ile yapılan ve sanat
özelliği olmayan iş anlamında kullanılmıştır.
Sanat bir melekedir. Bir işi yapa yapa disiplinli bir eğitim
sonunda geliştirilen ruha ait yaratma gücüdür. Sanat
eserleri bu hüner ve kudretin ürünüdür. İnsanın
yaratılışında var olan bu güç, ruhtan tabii olarak
zorlamadan fiil haline gelir. Sanat eserlerinin yaratıcısı
sanatkârdır. Sanatkâr yetiştiği toplumun sevinç ve
dertlerini, bütün değerlerini nefsinde şiddetle duyan ve
yaşayan insandır.

Fertler kendilerini sanatkârda bulurlar. Engin ruh
dünyasında sefere çıkan sanatkâr, derin bir sezgi, bir ruh
titreşimi, bir vecd hali içinde keşfettiği sırları, sanat
eserleri olarak topluma hediye eder. İlim adamlarının
araştırmaları gibi sanatkârın bir eser ortaya koyma
konusundaki çabası da bir usul dairesinde yapılan şuurlu
bir harekettir.

Genelde sanatkâr, kendi kültür çevresinin sanat anlayışı
içinde klasikleşmiş form ve kaidelere bağlı kalır. Böylece
kültür değişmeleri ve onu takip eden ve sosyal hayatı
etkileyen buhranların sanata aksettiği dönemlerde dahi
topluma yaratıcı, terbiye edici his ve fikirler telkin eden,
kalıcı, özgün sanat eserleri ortaya koyar. Sanat, uzun tarihî
bir estetik tecrübeden sonra
medeniyetlerin en son elde edilen meyvesidir. Bir
toplumun ilk çöküş işaretleri de sanat alanında başlar.
Sanatı yozlaşan toplumlarda maddî ve mânevî kültür
değerleri de beraberinde yıkılır.

Sanatın nasıl doğduğu, insanlık tarihi kadar aydınlatılması
güç bir iştir. Filozofları ve arkeologları bir hayli
uğraştırmış estetik ilminin konuları arasındadır. İnsan,
güzellikleri duyabilen bir varlık olarak yaratılmıştır. İlk
insanın maddeye hükmetmeye başladığı andan itibaren,
ruhunda tohum halinde bulunan güzellik duygusu da
uyanmıştır. Hayatını devam ettirmek, bazı temel
ihtiyaçlarını gidermek için tabiatı düzelten, değiştiren;
toprağı, taşı, ağacı işleyen insan, biçimlendirdiği eşyadan
zevk almış, bu estetik zevkini tekrarlayarak geliştirmiştir.
Sanatın doğuşunda ve tarih boyunca serpilip gelişmesinde
insanın yaratılışında var olan estetik zevkle beraber
inançların da önemli rol oynadığı kabul edilmiştir. Din,
sanatın üstünde onu besleyen bir kaynak olarak daima
milletlerin tarihine, yaşayış tarzına, maddî mânevî kültür
faaliyetlerine hükmetmiş, şekil ve yön vermiştir.
Sanatın doğuşunda din kadar milletlerin sanat, zevk ve
hayat anlayışları da sanat eserlerinin üslûp kazanmasında
belirleyici bir etken olmuştur. Aynı medeniyet
çerçevesinde yer alan milletlerin müşterek dinî ve sosyal
ihtiyaçlarına bağlı olarak biçimlendirdikleri, sanat
eserlerinde üslûp ve teknik farklılıklar göze çarpar.
Toprağa atılan tohum, şartlara ve iklime göre nasıl
özündeki gizli şekli gerçekleştirirse milletler de
ruhlarındaki özü sanat yoluyla ifadelendirir, kendi
renklerini sanata yansıtırlar. Bu nedenle medeniyetlerde
zaman ve mekâna göre çeşitli usul ve malzemelerle
şekillenen pek çok dinî ve millî sanat dalı vardır.
İnsanlığın tarih boyunca çeşitli iklim ve coğrafyada
kazandığı ve nesilden nesile aktardığı bilim ve sanat
alanındaki bu birikimleri, deneyimleri yeni oluşan
medeniyet ve kültürler içinde farklı kompozisyon ve farklı
anlayışla devam ederek sanat eserlerinin biçim ve estetik
yapılarını tabii olarak etkilemiştir.

Sanat, ruh güzelliğinin madde planında parlaması
olduğuna göre, insanın sanat eserine hayranlığı şekle
sokulan ruha ve fikredir. Şekil, renk, ses ve çizgiyle
anlatılmak istenen ruhun ıstırapları, mutluluk ve
güzellikleridir. Sanat kökleri mâzide olan gelenek, inanç,
ortak duygu ve düşüncelerin dilidir. Bu dil evrenseldir.
Değişik şekillerde her kültür çevresinde görülür. Fakat
sanat eserinden aynı kültür ve medeniyet değerleri içinde
doğmuş, yetişmiş insanlar daha çok zevk alırlar.
Medenî seviyesi yüksek toplumlarda sanat asil bir duygu
olarak insanları ruhen besler ve yüceltir. Sanattan anlamak
ve zevk almak, fertlerin sahip olduğu din ve sanat
terbiyesine, kültürüne bağlıdır.

İstanbul Süleymaniye, Edirne Selimiye, Sultan Ahmed
gibi toprağı vatan yapan mâbedler toplumun süreklilik
şuurunu ayakta tutan, dinî hayatı daha içten ve daha feyizli
yaşamamıza sebep olan birer sanat şaheserleridir. Sanatı
toplumun medenî yükselişi için yapan Mimar Sinan,
Mustafa Itrî, Dede Efendi, Şeyh Galib, Şeyh Hamdullah,
Ahmed Karahisârî ve Mustafa Râkım gibi dâhi sanatkârlar
en yüksek gönül titreşiminde ortaya koydukları eserleriyle
asırlardır gönülleri titrettikleri ve yücelttikleri bir
gerçektir.

Bugün bestelenmiş gibi hâlâ coşkuyla söylenen bayram
tekbiri, salât-ı ümmiyye ruhun ilâhî güzellik karşısında
duyduğu hayranlığın ifadesidir. Âşık Yûnus hâlâ
aramızdadır. Her dost meclisinde onun şifalı ellerini bazan
mûsiki, bazan şiir kalıpları içinde üstümüzde hissederiz.
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî gibi gönül erleri ilâhî bir
kaynaktan aldıkları hikmetli sözleri, şiir ve söz kalıplarına
dökerek kitleleri arkalarından sürüklemişler, dirliği ve
düzeni bozulmuş toplumlarda sanatlarıyla güçlü bir duygu,
düşünce ve iman birliği sağlamış, nesilleri birbirine
bağlamışlardır.

Eski zamanın büyükleri insanlığın yüzünü güzele ve
doğruya çevirmek, özellikle din eğitiminde mâneviyatı
yükseltmek ve insanları Allah’a yönlendirmek amacıyla
sanatın büyüleyici etkisinden yararlanmışlardır. Dâvûd
peygamberin Allah vergisi güzel ve gür sesiyle Zebûr’dan
okuduğu sûreleri dinleyen bütün mahlûkların onunla
beraber Allah’ı tesbih ettikleri, böylece Hz. Dâvûd’un ilâhî
sözleri sanat yoluyla daha etkileyici bir biçimde insanlara
bildirdiği ve gönülleri uyardığı bilinir. Bütün dinlerin
ibadet ve âyinlerinde, askerî ve millî duyguların
güçlendirilmesinde, doğumdan ölüme kadar hayatın bütün
safhalarında şiir, mûsiki ve diğer güzel sanatlar etkili bir
şekilde yerini almış, bu alanda eserleriyle bütün dünya
insanlarını etkileyen büyük sanatkârlar yetişmiştir.
Sanat eğitimi aynı zamanda ahlâk eğitimidir. Sanat
eğitimi alan bir kimse bir taraftan kendi sanat ve anlama
yeteneğini geliştirirken, bir taraftan da ruhî incelikler
kazanarak güzelliğin özlemini çeker, kemale doğru yol
alır. Tarihte bütün uygar toplumlar sanatın bu eğitici ve
terbiye edici rolünden yararlanmışlardır.

Osmanlı toplumunda eğitim ve öğretim çağına gelmiş
olan gençleri kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmak için
genelde temel eğitimin yanında şiir zevk ve bilgisi, mûsiki
ve hüsn-i hat gibi sanatların eğitimi de verilirdi. Daha
küçük yaşta güzel yazı öğrenmeye başlayan çocuklar,
hocalarının dizi dibinde hem güzel yazının kurallarını
öğrenmiş, kabiliyetlerini geliştirmiş hem de ahlâk
terbiyesi görmüş olurlardı. Gençler sanat eğitimi
sırasında, kendi kabiliyetleri ölçüsünde sabırlı ve çalışkan,
düzenli ve temiz olma gibi güzel huylar da kazanırlardı.
Toplumda örnek insan olarak saygı gören hattat,
talebelerinin bütün zaaflarını yakînen takip eder, ders
sırasında meşkinin altına çıkartmaları yaptıktan sonra,
gerekli gördüğünde, sözlü uyarılarının yanında arada bir
talebeye başarıları ile gurura kapılmamasını, kin, haset ve
kıskançlık gibi bütün ruhî güzellikleri silip yok eden kötü
huylardan temizlenmesi gerektiğini de yazardı. Böylece
hat sanatını öğreten hoca, topluma örnek insan olarak
hazırlandığı talebesine huzurlu bir hayatın da yolunu
göstermiş olurdu.

Osmanlı kültüründe Enderun Mektebi, resmî mektepler ve
üstatların evleri, özellikle daha geniş alanda güzel sanatlar
akademisi konumunda olan tekkeler sanat eğitimi yapılan,
tarihte büyük sanatkârlar yetiştirmiş kurumlardır.
Tekkelerde tasavvuf ahlâkı safiyeti içinde gençler sanat
eğitimi yanında, kendilerine ve topluma zararlı duygu ve
düşüncelerden arındırılırlardı.
Günümüzde etki alanını daha da genişleten sanat, eğitim,
moral, reklam ve politik propaganda aracı olarak ve ticarî
amaçlarla ve daha pek çok alanda hızlı, ileri teknik
iletişim vasıtaları ile kısa sürede bütün dünya insanlarını
etkileyecek bir güce ulaşmıştır. Özellikle gelişmiş
ülkelerin, sanatın bu gücünden yararlanarak dünya
milletleri üzerinde kendi kültür ve sanatlarını üstün kılma
çabası ve yarışı içinde oldukları görülür.
Bu nedenle çağımızda güzel sanatlar eğitim ve öğretimi
devlet eliyle programlanarak kurumsallaştırılmıştır. Bilgi,
emek ve büyük servetler harcanarak müze ve
kütüphaneler kurulmuş, şehirlerin tarihî dokuları büyük
bir duyarlılıkla korunmuş, sanatla beraber yaşayan
insanların sanat bilgisi, zevk ve anlayışları geliştirilmiş,
böylece sanat ve sanatkâr toplumun sevgi ve ilgi odağı
haline gelmiştir.

Topkapı Sarayı Müzesi, British, Louvre, Metropolitan,
Pergamon gibi müze ve kütüphaneler sahip oldukları çok
zengin koleksiyonlarla dünya tarihine, ulusların kültür ve
sanatlarına açılan, bilime ışık tutan ve bilimi yönlendiren
muhteşem kuruluşlardır. Devletler sahip oldukları bu
kültür ve sanat çeşitliliği ve zenginliği ile güç
kazanmakta, uluslararası kültür ve sanat yarışında öne
geçmektedirler.
Ayrıca müze, kütüphane ve tarihî çevreleriyle ilgi çeken
şehirler de artan turizm gelirleriyle ülke ekonomisine
büyük katkı sağlamaktadır. Gelişmiş ülkelerin uzun
zamandan beri eski uygarlıkların kültür ve sanatlarına
karşı gösterdikleri aşırı ilgi ve sevgisi, dünya kültür ve
sanatlarını koruma, tanıtma ve gelecek kuşaklara aktarma
gibi hedeflerinin yanında, sanat eserleri aracılığı ile
milletlerin ruh inceliklerini, duygu ve düşüncelerini
öğrenmek ve bu uluslar üzerindeki politikalarını bu
alanda yapılan bilimsel araştırmalara göre belirlemek ve
böylece hâkimiyetlerini güçlendirmek amacına da
yöneliktir.

Milletlerin medenî seviyeleri ve üstünlükleri ortaya
koydukları ve sahip oldukları sanat eserleriyle ölçülür.
Çünkü bir dönemin maddî ve mânevî kültür değerleri en
saf bir şekilde sanat eserlerine siner. Ancak millî özelliği
olan sanat eserlerinin tesiri bütün dünyayı sarar ve o
zaman sanat evrensel bir değer ve güç kazanır. Milletlerin
hayatı, kökleri mâzide olan güzel sanatlarının canlı
tutulmasına, öğretilmesine, sevilmesine ve korunmasına
bağlıdır. Böylece uluslar ya varlıklarını devam ettirirler
veya hâkim kültür içinde erir, tarih sahnesinden silinirler.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!