MenüKapat

Ünite 1: Kur’an’ın Nüzulü ve Metinleşmesi – Tefsir tarihi ve Usulü

Kur’an’ın Nüzul Süreci: Vahiy
Vahiy terim olarak “Yüce Allah’ın insanlara ulaştırmak
istediği mesajlarını Peygamberlerine, alışılmışın dışında
gizli bir yolla süratli bir şekilde bildirmesidir” şeklinde
tanımlanmaktadır. Resulüllah (sav)’a ilk vahiy Hira
Mağarası’nda inmiştir.

Vahyin Keyfiyeti

Peygamberler, Allah’tan aldıkları vahiyleri insanlara tebliğ
etmekle yükümlüdürler. Bu, onların insanlarla iletişim
kurması demektir. Fakat tebliğ eden (elçi) ile kendilerine
tebliğ edilen (muhâtap) arasında iletişimin sağlanabilmesi
için şu iki şartın olması gerekir:

• Mahiyet/ontolojik olarak eşit yani, aynı seviyede
olunmalı.
• Aralarında ortak bir dil/anlaşma vasıtası
bulunmalıdır. Aksi halde iletişim gerçekleşemez.

Vahyin Çeşitleri

İslâm âlimleri vahyi, metlüv (okunan) ve gayr-i metlüv
(okunmayan) olarak ikiye ayırmışlardır. Bu hususta
Cüveynî’nin taksimi şöyledir:

• Allah Cebrâil’i, Allah şöyle şöyle yapmanı
emrediyor diye Resûlüne gönderir. Cebrâil de
Allah’ın dediklerini kavrayarak Hz. Peygamber’e
gelir ve Rabbinin söylediklerini ona iletir. Ancak
Cebrâil’in Resûlullah’a getirdiği bu ibâre,
Allah’tan aldığı ibârenin aynısı değildir. Bu, şuna
benzemektedir: Bir hükümdar elçisine,
“falancaya git, hükümdar sana, hizmet etmede
gayretli ol, ordunu sıkı bir eğitimden geçirerek
savaşa hazırla” dese, elçi de bunu, “hükümdar
sana şöyle diyor: Hizmetini hiç aksatma, en güzel
bir şekilde yapmaya çalış, askerlerin dağılmasına
asla fırsat verme, onları savaşa teşvik et” şeklinde
ifade etse, bu elçi görevini yerine getirmiş sayılır.

• Yüce Allah Cebrâil’e, “bu kitabı/metni
Peygamber’e aynen oku” diye emreder; Cebrâil
de en ufak bir değişiklik yapmadan Allah’ın
kelâmını olduğu gibi/harfiyyen Resûlullah’a
indirir. Bu da tıpkı hükümdarın elçisine yazılı bir
mektup vererek, “bunu falana oku” diye
emretmesi, elçinin de bu mektubun bir harfini
bile değiştirmeden o kişiye aynen okuması
gibidir. İşte bunun birinci kısmı hadîs/sünnet,
ikinci kısmı ise Kur’ân olmaktadır.

Vahyin geliş şekilleri

Şura suresinin 51. ayetinde vahyin üç şekilde gelebileceği
belirtilmektedir. Bunlar;
1. Allah’ın iletmek istediği mesajları peygamberinin
kalbine doğrudan bırakması/yerleştirmesi.
2. Vahyi peygamberine bir perde arkasından
bildirmesi. Hz. Mûsâ’ya ağaçtan nidâ etmesi bu
tür bir vahiy çeşididir.
3. Vahiy getirmekle görevlendirdiği bir meleği elçi
olarak göndermesi. Kur’ân bu şekilde yani,
Cebrail vâsıtası ile indirilmiştir.

Vahyin Hz. Muhammed (s.a.v)’e geliş şekilleri;

• Hz. Peygamber (sav)’in uyurken gördüğü sâdık
rüyalar ki bu rüyalara er-rü’ya’s-sâdika veya errü’ya’s-sâliha denmektedir.
• Cebrail’in asli suretiyle görünerek vahiy
getirmesi,
• Cebrail’in görünmeden çıngırak sesine benzer bir
sesle vahiy getirmesi,
• Hz. Peygamber (sav) Efendimize uyanık iken
meleğin görünmeksizin onun kalbine ilâhî vahyi
ilkâ etmesi,
• Cebrail’in insan suretine girerek vahiy getirmesi
şeklinde gerçekleşmiştir.

Vahiy Esnasında Görülen Haller
Vahiy esnasında Hz. Peygamber (sav)’de şu haller
meydana gelmiştir:

• Resûlullah (sav)’ın, en soğuk günlerde bile
alnının terlemesi.
• Resûlullah (sav)’ın üzerine büyük bir
ağırlığın çökmesi.
• Resûlullah (sav)’ın yanında bazen horultuya,
bazen de arı uğultusuna benzer bir ses
işitilmesi.
• Resûlullah (sav)’ın sırt üstü yatarak üzerinin
örtülmesi ve yüzünün kızarması.
• Bunlardan başka vahiy inerken Resulullah
(sav)’ın uykusu gelir, vücudu kaskatı kesilir
ve ağırlaşır, üzerine sekînet iner, gözlerini
belli bir noktaya dikerdi.
• Vahiy esnasında Hz. Peygamber (sav)’de bu
olağan dışı durumları gören müşrikler ona
kâhin, şair, mecnûn ve sara hastası
demişlerdir. Ancak Resûlullah’ta, müşrikler
tarafından kendisine isnat edilen bu tür
olumsuzlukları çağrıştıracak en ufak bir
emâre bile tespit edilmemiştir.

Bu tür maksatlı iftiralarını çürüten delillerden bazıları
şunlardır:

Tıbbî olarak sabittir ki saralı, nöbet esnasında idrak ve
düşünme kabiliyetini tamamen kaybeder; gerek
kendisinde ve gerekse çevresinde olup bitenlerden
haberi olmaz. Vahiy esnasında Resûlullah ise şuur ve
idrakini hiç kaybetmemiştir.
• Saralı, hastalığı esnasında saçmalar. Vahiy
esnasında Resûlullah’ta böyle bir menfî durum
kesinlikle vâki olmamıştır.
• Saralı şiddetle titrer. Vahiy esnasında
Resûlullah’ta görülen haller arasında titreme
hali yoktur.
• Saralı, nöbetten sonra bütün uzuvlarında
şiddetli bir ağrı ve bitkinlik hisseder.
• Vahiyden geldikten sonra ise Resûlullah’ta bu
tür olumsuzluklar meydana gelmemiştir.

Vahiy Katipleri

Hz. Muhammed (s.a.v.) ümmi olduğu için kendisine
indirilen vahiyleri okuma-yazma bilen sahabelere
yazdırmış ve bu kişiler vahiy katipleri olarak
adlandırılmıştır. Bu katipler vahiyleri ilk olarak ağaç
yaprakları, taşlar, kürek ve kaburga kemikleri, deri, bez ve
parşömen parçaları üzerine yazmışlardır.

Resullulah’a 23 yıl süren vahiy inme sürecinde çeşitli
sebeplere binaen, farklı zaman ve zeminlerde indirilen
vahiyler için durumlarına göre; Es-Seferi, En-Nehari,
ElLeyli, Es-Sayfi, Eş-Şitai, El-Firaşi, El-Ardi ve Es-Semai
gibi özel isimler verilmiştir.

Vahyin Yüce Allah’tan Hz. Peygamber (sav)’e iniş
aşamaları ilk olarak Levh-i Mahfuz’a, oradan Beytü’lİzze’ye ve oradan da
Hz. Peygamber (sav)’e inmesi şeklinde gerçekleşmiştir.

Kur’an’ın Hz. Peygamber (sav)’e bir bütün olarak değil de
parça parça indirilmesinin birçok hikmetlerinden bazıları
şunlardır:
• Eğer Kur’ân’ın tamamı birden indirilmiş olsaydı,
muhâtaplar onun bütün hükümleriyle bir anda
mükellef olacaklardı. Bu durumda, asırlardan beri
benimsemiş oldukları şirk, bâtıl inanç, edindikleri
kötü âdet ve alışkanlıklarından birden sıyrılmak
gibi zorluklarla karşı karşıya kalacaklardı.
• Eğer Kur’ân birden nâzil olmuş olsaydı, ümmî
olan Arapların onun ulvî manalarını anlamaya
güçleri yetmezdi.
• Zaman zaman meydana gelen hâdiseler sebebiyle
ortaya çıkan problemlere taze çözümler
getirmiştir.

• Kur’ân’ ın bir beşer kelamı değil, ilâhî bir kitap
olduğunu göstermeye vesile olmuştur. Bilindiği
gibi Kur’ân âyetleri, çeşitli sebeplere binâen farklı
yer ve zamanlarda peyderpey indirilmiş ve bu
iniş sırasına göre de tertip edilmemiştir. Böyle
olmasına rağmen Kur’ân’ın bütün âyet ve sûreleri
arasında, hepsi de aynı anda ve bir defada nâzil
olmuş gibi akıllara durgunluk verecek şekilde
uyum ve ahengin bulunması, onun bir beşer
kelâmı değil, ilâhî bir kelam olduğunun bir
göstergesidir.

Kur’an’ın Mushaflaşma Süreci
Kur’ân’ın Ezberlenmesi

Kur’an’ın mushaflaşma sürecinde izlenen ilk adım
Kur’an’ın ezberlenmesi olmuştur. İlk olarak Hz.
Peygamber (sav) inen ayetleri kendisi ezberliyor ve
ardından sahabelere okuyordu. O’nu dinleyen sahabe ise
hem dinlediklerini yazıyorlar hem de yazdıkları bu
metinleri ezberliyorlardı.

Kur’ân’ın Toplanması (Cem’)

Hz. Peygamber (sav) ümmi olmakla birlikte kendisi
eğitime büyük önem veriyor ve Kur’an ayetlerinin
titizlikle yazılı hale getirilmesini önemsiyordu. Resûlullah
(sav) vahyin yazılmasına öyle bir itina gösteriyordu ki
yazılan metinleri vahiy kâtibine yüksek sesle tekrar
okutturuyor ve herhangi bir hata, eksiklik veya fazlalık
varsa hemen düzelttiriyordu. Resulullah (sav)’ın onayı
alındıktan sonra ayet metinleri yine onun emri ile
çoğaltılıyor ve muhafaza ediliyordu. Asıl nüshalar ise
Resulullah (sav)’a teslim edilerek Hane-i saadetlerinde
muhafaza ediliyordu.

Her ne kadar vahyedilen bütün ayetler yazılı hale
getirilmiş olsa da bu metinler bir cilt haline getirilmiş
değildi. Fakat Yemame savaşında Kur’an’ı baştan sona
ezberlemiş olan birçok Sahabenin şehit edilmesi ile
Kur’an’ın bir cilt halinde toplanması gerektiği
düşünülmüştür. Kendisi uzun süre vahiy katipliği yapmış
olan, aynı zamanda Kur’an ayetlerinin hepsini ezbere
bilen ve zekası ve güvenilirliği ile ön plana çıkan Zeyd b.
Sabit (ra) başkanlığında bir heyet kurularak Kur’an-ı
Kerim ayetleri bir cilt olarak bir araya getirilmiştir.
Hz. Peygamber (sav)in vefatından altı ay sonra başlayan
Kur’an toplama faaliyeti yaklaşık olarak bir yıl kadar
sürmüş ve toplanan bu nüshaya Mushaf adı verilmiştir.

Kur’ân’ın Çoğaltılması (İstinsâh)

Hz. Osman’ın hilafeti döneminde İslam toprakları bir
hayli genişlemiş ve Müslümanlar yeryüzünün farklı
yerlerine dağılmışlardır. Bu durumda da her şehrin ahalisi
aralarında bulunan sahabinin öğrettği kıraat ile Kur’an’ı
öğrenmişler ve böylece şehirler arasında kıraat farkları
meydana gelmiştir. Bu durumu öğrenen Hz. Osman
Kur’an’ın çoğaltılmasını ve çoğaltılan Mushaf’ın İslam
merkezlerine dağıtılmasını sağlamıştır.

Hz. Osman, Kur’ân’ı çoğaltacak olan heyete, şu prensiplere
göre çalışmaları talimatı vermiştir:

• Çoğaltmada, Ebû Bekr döneminde toplanan
Mushaf esas alınacaktır.
• Çoğaltılacak nüshalara, Hz. Peygamber (sav)’in
son arzada okumuş olduğu bir harf alınacak,
geriye kalan altı harf alınmayacaktır.
• Bu nüshalara tilâveti neshedilmiş âyetler
yazılmayacaktır.

• Heyetteki üyeler arasında lehçe bakımından
herhangi bir ihtilaf çıkarsa, Kureyş lehçesi tercih
edilecektir.
• Birkaç Kur’ân nüshası istinsah edilerek çeşitli
beldelere gönderilecektir. Bu beldelere
gönderilen Kur’ân nüshalarına uyan diğer
nüshalar aynen kalacak, uymayanlar bunlara göre
tashîh edilecek, tashîhi mümkün olmayanların ise
ya imhâsı ya da mürekkeplerinin silinmesi
sağlanacaktır.
• Sureler bu gün elimizdeki Kur’an’larda olduğu
şekilde tertip edilecektir.
• Çeşitli maksatlarla kaydedilen birtakım özel not
ve kayıtlar bu Mushaflara yazılmayacaktır.

Kur’ân’ın Harekelenmesi ve Noktalanması

Hz. Osman (ra) döneminde çoğaltılan Mushaflar, noktasız
ve harekesiz olarak yazılmıştı. Bunun nedeni ise, noktasız
ve harekesiz yazıyla Kur’ân’ı çeşitli kırâat vecihlerine göre
okuyabilmekti. Ancak hicrî birinci asrın ikinci yarısından
itibaren Arap olmayanların İslâm’a girmeleri ve bunların
Arapça’ya vâkıf olmamaları nedeniyle Kur’ân’ı yanlış
okuma hâdiselerine rastlanmaya başlanmıştır.

Bunun üzerine rivayete göre Ebû’l-Esved ed-Dü’elî
Abdu’l-Kays’dan olan bir kâtibe, “bir eline Mushaf’ı, diğer
eline de mürekkep renginden farklı olan bir boya al, bir
harfi fetha okuduğumu duyunca onun tam üstüne, kesre
okuduğumda altına, ötre okuduğumda önüne veya ortasına
birer nokta, tenvinli okuduğumda ise iki nokta koy”
şeklinde talimat verdikten sonra Kur’ân’ı yavaş yavaş
okumaya başladı. O okudukça kâtip de noktaları
koyuyordu. Noktalanması tamamlanan sayfayı kâtip
Ebû’lEsved ed-Dü’elî’ye veriyor, o da bu sayfayı kontrol
ettikten sonra devam ediyorlardı. Bu iş, Kur’ân’ın
noktalanması bitinceye kadar devam etmiştir.

Ebû’l-Esved ed-Dü’elî’nin koyduğu bu noktalar hareke
yerine konan noktalardır. İlgili kaynaklara göre bu
noktalar tarihte ilk defa Ebû’l-Esved ed-Dü’elî tarafından
îcâd edilmiştir. Sonra Kur’ân’a, yazılış şekilleri birbirine
benzeyen harfleri birbirinden ayırmak için noktalar
konmuştur. Mevcut bilgilere göre bunun tarihi, mîlâdî 267
yılına kadar geriye gitmektedir. Daha sonra Halil b.
Ahmed Kur’ân’a, bugünkü harekeleri koymuştur.

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, hareke yerine konan
noktalarla, şekilleri birbirine benzeyen harfleri birbirinden
ayırmak için konan noktalarda farklı renkte mürekkep
kullanılmıştır. Şekilleri birbirine benzeyen harfleri
birbirinden ayırmak için konan noktalar siyah, hareke
yerine kullanılan noktalar ise önceleri kırmızı, sonraları
sarı ve yeşil, nadiren de mavi renk mürekkeple konmuştur.
Böylece, okuyuşta en ufak bir karışıklık meydana gelmesi
önlenmiştir.

Resmü’l-Mushaf (Mushafın Yazısı)

Resmü’l-Mushaf’ı, “Kur’ân’ın kelimelerinin ve harflerinin
yazılışında Osman b. Affân’ın tasvip ve tercih ettiği imlâ
şekil ve tarzı” diye tanımlamak mümkündür. Buna Resm-i
Osmânî de denmektedir. Hz. Osman döneminde Mushaf
çoğaltılırken bu günkü yazım kurallarından farklı bir yazı
stili kullanılmıştır. Bu farklılıklardan bazıları şunlardır:

• Hazif yapılması. Yani kelimeden harf
düşürülmesi demektir. Meselâ “yâ eyyühâ/ ياأيها
” ibaresini yazarken, ye harfinden sonra elifi
yazmamak gibi.

• Fazladan harf ilave edilmesi. Meselâ çoğul ya da
çoğul hükmünde olan kelimelerin sonunda
bulunan vavdan sonra elif ilave etmek gibi.
• Bedel. Yani bir harfin yerine başka bir harfin
yazılması. Meselâ salât ve zekât kelimelerinde
olduğu gibi.

• Fasl ve vasl. Vasl, kelimenin son harfinin, onu
takip eden kelimenin baş harfiyle kaynaştırılması
şeklindeِ ” مَّما ” kelimelerininِ ” م ْن َما ” .demektir
bitiştirilerek yazılması gibi. Fasl ise tam tersine,
kelimenin son harfinin, onu takip eden kelimenin
ilk harfiyle kaynaştırılmaması demektir.
َ ْن لا ” kelimelerinin” ellâ“ /ألاMeselâ
şeklinde ” أ
ayrı olarak yazılması gibi.

• İki kırâata da elverişli olacak şekilde yazma. Bir
kelime iki kırâat şekliyle okunabiliyorsa, o
kelime iki kırâata göre de okunacak şekilde
yazılmıştır. Meselâ “ ملك “ kelimesinin birden
fazla okunuş şekli vardır. Bu kelime, “ ملك “
şeklinde yazılırsa, hem “ ملك “ ve hem de “ مالك “
olarak 24 okunabilir. Dolayısı ile söz konusu
kelime Osmânî Mushaf’ta, “ ملك “ olarak iki
kırâata göre de okunacak şekilde yazılmıştır.
(Ersöz, 1996).

Değerlendirmek için tıklayın!
Ratings forÜnite 1: Kur’an’ın Nüzulü ve Metinleşmesi – Tefsir tarihi ve Usulü[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!