Menü Kapat

Ünite 1: Kur’ân Sünnet Bütünlüğü

Kur’ân Sünnet Bütünlüğü
Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Allah’ın doğru yolu göstermek
üzere bütün insanlığa gönderdiği ve korunmasını kendi
üzerine aldığı (Hicr 15/9) İlâhî kitaptır. Allah Teâlâ,
indirildiği şekliyle Kur’ân-ı Kerîm’i koruma vaadini,
hiçbir değişikliğe uğramadan sürekli okunmak, ilk
yazıldığı şekliyle kayıt altına alınmak ve içeriğinin
yaşanmasını sağlamak yoluyla ilk nesilden itibaren
kesintisiz biçimde gerçekleştirmektedir.

Kaynağı büyük ölçüde hadisler olması sebebiyle
geleneksel anlayışta genellikle hadis ile eş anlamlı olarak
kullanılan sünnet ise, hadis kitapları yanında, çeşitli siyer
kaynakları, sözlü gelenek ve İslâm toplumu tarafından
canlı biçimde yaşatılarak sürdürülen fiilî geleneğe
dayanmaktadır.

Klâsik dönemde Kur’ân ve Sünnet arasında, tabiî olarak
bir bütünlük bulunduğundan ve öyle de algılandığından
buna yönelik bir vurgu gözlemlenmez. Ancak, özellikle
çağdaşlaşma tartışmaları bağlamında ‘Kur’ân’ın iç
bütünlüğü’ ya da ‘Kur’ân’a yaklaşımlarda ‘bütünlük
sorunu’ veya ‘bütüncüllük’ ifadelerine rastlanırken,
Kur’ân Sünnet bütünlüğünden pek fazla söz edilmemiştir.
Oysa bu tartışmalar dikkate alındığında, bunun kadar
önemli bir Kur’ân Sünnet bütünlüğü meselesinin varlığı
ortadadır. Zira Kur’ân Sünnet bütünlüğünü anlamak,
Kur’ân’ı doğru anlama çabasıyla eşdeğerdir.

Öncelikle şuna işaret edilmelidir ki, Kur’ân ve Sünnet’i
anlamanın ve aralarındaki ilişkiyi en doğru şekilde
kurmanın yolu tefsir, hadis ve fıkıh bilginlerinin ortaya
koyduğu usûller ve esaslara göre hareket etmekten geçer.
Zira usûle riayet edilmemesi doğru sonuca varılmasını da
engelleyecektir. Çağımızda anlama konusundaki
farklılıklar, usûle dair gerekli ilmî alt yapı eksikliklerinden
kaynaklanmaktadır.

Kur’ân, kendi kendini muhtelif âyetlerde açıkladığı gibi,
Hz. Peygamber de söz, davranış ve onaylarıyla Kur’ân’ı
en güzel şekilde açıklamıştır. “Size iki şey bırakıyorum,
onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız:
Allah’ın Kitâbı ve Peygamber’inin Sünneti/“ (Muvatta, Kader 1,
hadis no: 1628) şeklindeki ifadeleri Kur’ân ve Sünnet
bütünlüğünü, Kur’ân’ı anlarken sünnete de müracaat
etmek zorunda olduğumuzu açıkça beyan etmektedir.

Hz. Peygamber’in yaşayış tarzı, İslâm toplumu tarafından
sadece Kur’ân’ı doğru anlamak ve yaşanılır kılmak
gayesiyle değil, bütün yönleriyle hayatı Kur’ân Sünnet
bütünlüğü içerisinde şekillendirmek düşüncesiyle, ilgi
odağının merkezine yerleştirilmiştir.

Vahiy yoluyla indirilen İlâhî emirlerin tebliğinin gözle
görülür hâle gelmesi ve dinî terminolojinin anlam
zenginliğini kazanması hiç şüphesiz Allah Resûlü’nün
varlığı ve rehberliği ile mümkündür. Bu sayede Nebevî
hayat modeli, yeni nesiller tarafından hadisler aracılığıyla
yazılı olarak aktarıldığı gibi, kesintisiz fiilî uygulamayla
da yaşantı olarak aktarılmıştır. Hadis metinlerinin naklinde
büyük titizlik gösterilen isnaddaki kopukluk problemi ne
derece önemli görülmüşse, fiilî uygulamanın aktarılması
da o derece önemli görülmüştür.

Kur’ân’ın Anlaşılması ve Sünnet

Kur’ân’da Hz. Peygamber ve Sünnet: Dinin temel
kaynakları incelendiğinde görüleceği üzere, Sünnet,
Kur’ân ile o derece içli-dışlı ve beraberdir ki ne Sünneti
Kur’ân’dan ne de Kur’ân’ı Sünnetten ayırmak
mümkündür. Kur’ân Sünnet bütünlüğünü en açık şekilde
ortaya koyan husus, konuya ışık tutan yüzü aşkın âyeti
kerîmede Hz. Peygamber’in ve Sünnetinin önemine
yapılan vurgudur.

İman sadece Allah için söz konusu iken itaat Allah’a ve
Resûlü’ne birlikte uymayı kapsar. Ayrıca buradaki itaat,
Hz. Peygamber’e hem sağlığında hem de irtihalinden
sonra itaati kapsamaktadır. Zira Arap dilinde mutlak ifade,
sınırlandırılmadıkça genel anlam ifade eder.

Allah Resûlü söz konusu olduğunda Kur’ân’da emredilen
hususlardan birisi de ittibâdır. İttiba, ancak beşer cinsinden
birine uymayı ifade etmekte olup, bu yönüyle itaatten
ayrılmaktadır. Kur’ân pek çok âyette mü’minlerin kime ve
neye uymaları gerektiğini açıkça ifade etmiştir. Allah’ın
sevgisine ulaşmak ve onu sevebilmek ancak Allah
Resûlünü sevmekle mümkündür.

Kur’ân’ı ve onun nasıl uygulanacağını göstermek üzere
Allah Teâlâ insanlara kendi içlerinden birini, Allah
Resûlü’nü canlı bir örnek olmak üzere göndermiştir. Bu da
Kur’ân’da insanlık için bir lütuf olarak ifade edilmiştir.
Ayrıca o, haktan uzak önceki yollarından onları çevirmek
üzere kendilerine Kitap ve hikmeti/sünneti öğretmiştir
(“Kendilerine Kitap ve Hikmeti Öğretir/( َÂl-i İmrân 3/164).
Bazı âyetlerde Hz. Peygamber’in kararlarına rızâ
göstermek, gönül huzuru ile bu kararların gereğini yerine
getirmek açıkça emredilmiştir.

Allah Resûlü’nün verdiği
karara tam bir teslimiyetle, iç huzuruyla ve gönül ve his
dünyasıyla rızâ göstermek de yine emredilen
hususlardandır. Allah ve Resûlü hüküm verdiğinde
mü’minlerin hiçbir seçme hakkının bulunmadığı, buna
karşı gelenin de apaçık bir sapma hâli içinde bulunduğu da
yine Kur’ân’da (Ahzâb 33/36) ifade edilmiştir.

Allah Teâlâ gönderdiği vahyin anlaşılması ve bir toplumda
yaşanılır hâle getirilmesi için Hz. Peygamber’i
göndermiştir. Sadece O’na inanmak yeterli görülmemiş,
itaat etmek, örnek almak, verdiği hükmü kabul etmek,
isyandan kaçınmak, saygı ve sevgi göstermek ve açtığı
doğru yoldan gitmek de emredilmiştir.

Kur’ân’ın Anlaşılması Açısından Sünnetin Değeri: Vahyin
inmeye başladığı ilk andan itibaren Kur’ân’ın anlaşılıp
uygulanması Müslümanların en önemli meselesidir. Hz.
Peygamber’in örnekliğinde ortaya konulan ilk
uygulamalardan itibaren yaşanan tecrübe ve ortaya çıkan
yeni ihtiyaçlar, zamanla İslâmî ilimlerin her birinin kendi
alanı ve düşünce sistematiği içerisinde rivâyete, anlamaya
ve yorumlamaya yönelik çok önemli adımlarla
sürdürülmüştür.

Kur’ân Sünnet bütünlüğünün en açık şekilde görüldüğü
alanlardan biri Hz. Peygamber’in pek çok âyeti açıklamak
üzere ortaya koyduğu tasarruf, beyân ve davranışlarıdır.
Bu sebeple Hz. Peygamber’in Kur’ân tefsirine gerek hadis
kitaplarının ‘Kitâbü’t-tefsîr’ bölümlerinde ve çeşitli
konuların içinde, gerekse rivâyet tefsirlerinde geniş
biçimde yer verilmiştir.

Kur’ân İlâhî vahiydir. Cebrâil vasıtasıyla peyderpey Hz.
Peygamber’e indirilmiştir. Âyetlerin Hz. Peygamber’in
bizzat kendisi ve İslâm toplumu tarafından tam olarak ve
kalıcı biçimde uygulanması için vahiy belirli bir süreçte
indirilmiştir.

Kur’ân’ın nüzûl, teblîğ ve temsîli ile birlikte Müslümanlar
açısından yeni bir dünya ortaya çıkmıştır. Bu sebeple
Kur’ân, ona inananlar için bir varlık kaynağı olma vasfına
sahiptir.

Esasen, Kur’ân’ın inmiş olduğu toplum eski
medeniyetlerin ve felsefî düşüncelerin tesirinin en az
olduğu, başka kültürlerin etkisiyle dillerinin bozulmadığı,
düşüncesi ve konuşması berrak bir toplumdu. Bu berraklık
âyet ve hadisleri tam mânâsıyla idrak etmelerine, âyet ve
hadisler arasındaki irtibatı sağlıklı biçimde kurmalarına
imkân vermiştir.

Allah Teâlâ insanlara doğru yolu vahiy aracılığıyla
göstermeyi istediği gibi, peygamberlerine vahyi bizzat
açıklanmasını da emretmiştir.

Allah Resûlü pek çok vesîleyle Kur’ân âyetleri tefsir
etmiştir. Ancak ders verir bir tarzda âyetleri açıklamak
yerine, fırsat düştükçe ve gereği kadar açıklamada
bulunmuştur. Bazen bir âyet-i kerimeyi okurken
kendiliğinden açıklar, bazen muhataplarından birinin veya
Müslüman olmayan bir kimsenin sorusuna cevap vermek
üzere gerekli açıklamaları yapar, bazen ortamın gereği
olarak bir âyeti izah eder, bazen muhteva uyumu sebebiyle
bir hadisin sonunda ilgili âyete işarette bulunur, bazen de
bir sözünün ardından ona uygun âyeti hatırlatmak suretiyle
âyetleri açıklardı. Bu açıklamalar bazen çok kısa bir
âyetteki kapalılığı anlaşılır kılmaktadır.

Kur’ân Sünnet Bütünlüğünün Alanları

İlâhî vahiy olarak kendisine bildirilen âyetleri ve diğer
hususları tebliğ etmesi bu alanlardandır. Tebliğ, kendisine
bildirilen bir şeyi muhataplarına haber vermek demek
olup, din olarak İslâm ve ona inananların ortaya koyduğu
medeniyet, ilâhî haberin tezâhürüdür. Vahyin/haberin
kaynağı Allah Teâlâ, haberi getiren Cebrâil, tebliğ etmek
üzere haberi alan ise Hz. Peygamber’dir.

Allah Resûlü Kur’ân’ın sadece tebliğ edicisi/ulaştırıcısı
değil aynı zamanda beyân edicisi (mübeyyin),
açıklayıcısıdır. Kur’ân âyetlerinin bir kısmı ihtiva ettikleri
mânâyı açıkça ifade etse de bir kısmı kapalı (mücmel)
olup açıklanmaya muhtaçtır. Bu tür mücmel âyetler çoğu
zaman hüküm ifade eden konularda olmakla birlikte,
yaratılış, kader, ecel, ölüm ve sonrası, gelecekte yaşanacak
olaylar, cennet, cehennem gibi gaybî konuları da
içermektedir. Hadislerde görülen âyetleri açıklamaya
yönelik beyânın amelî, takrirî, lügavî vb. çok çeşitli
biçimleri vardır.

Bütün dinî konulardaki açıklamaları vahiy ve ilhâmla
desteklendiği için Sünnetin Kur’ân’ı tahsis etmesi
mümkündür. Sözgelimi, Kur’ân, usûlüne göre
boğazlanmamış hayvanların etlerini yemeyi haram kılmış
(Bakara 2/173; Mâide 5/3), Allah Resûlü bu genel haram
kılma emrinden denizdeki ölmüş balığı hâriç tutmuştur.

Son olarak, Kur’ân’da zikredilen bir hususun bazı
özelliklerini belirtmek (tavsîf) suretiyle muhataplarının
daha iyi anlamalarını sağlamaya yönelik açıklamalar
yapması da Hz. Peygamber’in Kur’ân-ı Kerîm’i açıklama
sorumluluğunun tezâhürüdür. Tavsif de yine teşvik,
sakındırma, istenilen veya kötülenen bazı hususların
özelliklerini belirleme şeklinde olabilir.

Uygulama: Âyet Hadis Bütünlüğü

Hadis Okuma Âdâbı: Hadis ile meşgul olurken edebi
gözetmek de bu açıdan son derece önemlidir. En azından
ilgilenilen sözlerin ve anlatılan hadislerin Allah Resûlü’ne
ait olma ihtimâli, o sözü söyleyen eşsiz kişiye lâyık bir
biçimde davranmayı gerektirir.

Bu sebeple, ilgili kaynaklarda da geniş biçimde ele
alındığı üzere, hadis okuyan kişinin, hadis öğrenirken veya
mütalâa ederken meşguliyeti hâlis bir niyete sâhip olmalı,
hadis tahsilinden önce Kur’ân’ı ezberlemelidir. Hadisin
şanına yakışır bir biçimde, abdestli olarak hadisleri
okumalı, tartışma veya mevcut hâlini meşrulaştırma
düşüncesiyle değil, öğrenip uygulamak maksadıyla,
hadislerle yapıcı ve müspet bir ilişki kurmalıdır. Hadis
okuyanın yaşantısında, Kur’ân ve Sünnetin tesiri
görülmeli, dinin yasakladığı hususlardan dikkatle
kaçınmalı, emrettiklerini gücü nisbetinde yapmaya
çalışmalı, bu konuda topluma örnek olmalıdır.

Hadis ile meşgul olan, temizlik ve giyim-kuşamına dikkat
etmeli, hocası ve ders arkadaşlarıyla ilişkilerinde çok
saygılı ve dostane olmalıdır. Hadis okuma salonlarında
gerekli âdâbı gözetmeli, edep dairesinde ve gerektiği
kadar soru sormalı, ders dinlerken sessiz olmalı, hadis
kitabına ve yazı malzemesine saygılı davranmalı, okunaklı
ve doğru yazmalı, geçmiş âlimlere karşı saygıda kusur
etmemeli, onlar için hayır dua ifade eden dua cümlelerini
ihmal etmemeli, geçmiş âlimlerin haklarını teslim edip,
onları hayır dua ile yâd etmelidir.

Öte yandan hadis mütalâa eden kişi, hadislerle meşgulken
(ister serd/okuyup geçme, ister hall ve’l-bahs/gerekli
noktaları açıklama, isterse im‘ân/uzun uzun açıklama
usûlüyle okusun) işaret edilen bu manevî ve şeklî ölçüler
yanında hadisi okurken tavsiye edilen hususları da
gözetmelidir.

Son olarak, hadisten anlaşıldığına göre, kişi gök ehli
arasında yâd-ı cemîl (güzel anılma) ile anılmadıkça,
hakkında yeryüzü ahâlisi hüsn-i zanda bulunup,
kendisinden güzel şekilde bahsetmez. Hadis-i şerîfte,
Allah Teâlâ’nın rızâsına uygun yaşayan kişiyi bütün
insanların sevmesinden söz edilmemiş, her ne kadar ifade
umûmî ise de, bundan mü’minlerin sevmesi, mü’min
olmayanların ise nefret etmesi kastedilmiştir. Yine
Allah’ın inanmayanlara buğzetmesi, mü’minlerin
sevmemesi, kendi yandaşlarının ise onları sevmesi
şeklinde anlaşılmalıdır.

Hadisten Öğrendiklerimiz
• Âyetlerle hadisler arasında tam bir uyum vardır.
İlim ehlinin vazifesi bu bütünlüğü tespit edip
ortaya koymaktır.
• Allah Teâlâ’nın gönüllerine sevgi lutfedeceği
kimseler iman ile sâlih ameli birleştirenler
olacaktır.
• Mü’minler arasında sevilen bir kişi, Allah katında
da sevilir. İhlâslı, samimi kişilerin nefretini
kazanmış kişi Allah katında da sevilmez.
• Allah Teâlâ’nın kulunu sevmesi gizli kalmaz;
meleklerin ve sâlih kimselerin sevmesiyle bu
sevgi ortaya çıkar.
• Allah Teâlâ sevdiği kulunu meleklere ve sâlih
insanlara da sevdirir. Bütün sevgilerin kaynağı
Allah’tır.
• İnsanlar İslâm toplumundaki değerlendirmelere
bakarak (efkâr-ı umûmiyye)
• Yüce Allah’ın katındaki durumlarının ne
olduğunu tahmin edebilirler.
• Farzlar yanında nâfile ibadetlere de devam
etmek, kişiyi Allah Teâlâ katında sevilen biri
hâline getirir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!