MenüKapat

Ünite 1: Din ve İnanç – İslam İnanç Esasları

Bütün insanlık tarihinde dinin yeri olmuştur. İnsanı hem
içten hem de dıştan kuşatan ve onun düşünce ve
davranışlarını temellendiren din, yüce bir varlığa bağlılık
ilkesine dayanmaktadır.
İnsanın yüce bir güce bağlanması onun gücünü artırdığı
gibi olaylar karşısında kendisinin yeterli olabileceği
kanısını da güçlendirir. Din insana hem bireysel
isteklerinin ortaya çıkmasında hem de madde karşısında
eğilmemesinde ilk elden yardım eder. Din fertleri
mukaddes duygu, ortak vicdan ve şuur etrafında birleştirir.
Toplumların yücelmesinde en önemli etkendir.

Din

Din bilginleri genellikle din kelimesinin Arapça deyn
kökünden bir mastar veya isim olduğunu kabul ederler.
Temel anlam olarak dinin; itaat, ceza, mükâfat, örf, adet,
hüküm, tutulan yol ve usul kelimeleriyle karşılandığı ifade
edilir. Bu kelimenin Türkçe karşılığının borç ve
yükümlülük anlamlarında olduğu düşünüldüğünde, kişinin
varlığını meydana getiren, kendisinin ödemekle yükümlü
olduğu varlığa duyduğu minnet ve iç bağlılığı, yani itaati
ifade ettiği ortaya çıkmaktadır.
Dinlerin çeşitli şekillerde sınıflaması yapılmıştır. İslam
âlimleri genelde hak ve batıl din şeklinde bir sınıflama
yapmışlardır. Bu tasnifi yaparken Kur’an’ın bazı ayetlerini
dikkate almışlardır. Kur’an’da “Allah katında din
İslam’dır” (Âl-i İmrân 3/19. Allah’tan geldiği şeklini
koruyamamış Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlere de
muharref din adını verilmiştir.
Dinlerin kaynağına bakılarak yapılan sınıflamaya göre,
semavi dinler ve beşeri dinler ayırımı yapılmıştır. Kutsal
kitaplarının bulunup bulunmamasına göre yapılan
tasniflerde de Ehl-i kitap Yahudi ve Hıristiyanları, kitabı
olduğu şüpheli dinler de Mecûsiler ve Maniheistleri ifade
etmek için kullanılmıştır.
Dinler tek tanrılı ve çok tanrılı olmak üzere de
sınıflandırılmış ve ilkel dinler, milli dinler ve dünya
dinleri adlandırmaları yapılmıştır.

İslam Dini

Kur’an-ı Kerîm’de din kelimesi doksan iki yerde
geçmektedir; ayrıca üç yerde de din kelimesinin değişik
türevleri yer almaktadır. İslam’ın Mekke döneminde ilk
zamanlar din insanın iman ve ameline uygun olarak
hesaba çekileceği âhiret gününü ifade ederken, sonraları
tevhid ve teslimiyet anlamına verildiği görülür.
İslam’ın Medine döneminde din anlam olarak, tevhid
kavramından bir dine mensup olan insan topluluğuna
(ümmet) geçmiştir. İslam’ın hak din olduğu ve diğer
dinlerden ayrılan bir yönünün bulunduğu vurgulanmıştır.
Artık bu safhadan sonra kimsenin İslam’dan başka bir din
aramaması gerektiği üzerinde durularak İslam’ın insanları
Allah’ın yoluna ileten tek din olduğu üzerinde ısrar
edilmiştir. Bu dine inananların müslümanlar olduğu ve
bunların Allah katındaki değerlerinin yüceliğine dikkat
çekilmiştir.

Dinin Kaynağı

Din, Allah tarafından konulur. O’ndan başkasının din
oluşturma hakkı yoktur. Bu sebeple dinî hükümlerin
kaynağı da Allah’tır.
İlk Peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz.
Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak
dinlerin genel adı İslâm’dır. Onların getirdiği inanç
sisteminin içeriği de Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatlarına
inanmak, O’nun mükemmel bir varlık olduğunu
kabullenmek, nübüvvet ve âhiret inancını benimsemek
şeklindedir.

İnanç

İnanç Türkçe’de “Bir düşünceye gönülden bağlanmak,
Allah’a veya bir dine inanma, birine duyulan güven
duygusu, bir kimse ya da şeyin doğruluğunu, büyüklüğünü
ve gücünü sarsılmaz bir duygu ile benimsemek” anlamına
gelir. Arapça karşılığı iman ve itikattır. Arapçada
sağlamlaştırmak, kesin karar vermek ve tasdik etmek
anlamına gelen itikad da iman karşılığı kullanılmaktadır.
edilmektedir. Bu inancı benimseyen kişiye mü’min
dendiği gibi, inancın gereklerini tam bir teslimiyetle
yerine getiren kişiye de Müslim denir. Bunun Farsça’dan
geçen çoğul ifadesine de Müslüman denir.
İman öncelikle kalbin tasdik etmesi, yani onaylamasıdır.
İman kalbin fiili olması nedeniyle insanın inançla ilgili
hususları (mümen’ün bih) kalben kabullenmesin şarttır.
Akâid âlimlerinin büyük çoğunluğu iman etmenin kalple
gerçekleştiğini ileri sürerler ve delil olarak bu ayeti
gösterirler: “Bedevîler inandık dediler. De ki, siz
(gerçekte) iman etmediniz, ama teslim olduk deyin. İman
kalplerinize yerleşmedi” (el-Hucurât 49/14).
İkrar, içten hissedilenlerin dil ile ifade edilmesine denir.
Kişinin kalben kabul ettiği iman esaslarını dışa vurmasının
önemi bellidir.
İman için hem kabin tasdikinin hem de ikrarın birlikte
olması gerektiğini söyleyen âlimler de vardır. Birini
diğerine feda etmemenin lüzumu üzerinde duran bu
bilginler genelde Hanefî âlimlerdir.
İmanın oluşumunda bilginin önemi inkâr edilemez.
İnsanın bilgi edinme kaynakları beş duyu, doğru haber ve
akıldır.
İslam düşüncesinde iman konusunda yapılan
değerlendirmelerden biri de imanın, kalbin tasdiki, dilin
ikrarı ve İslam’da emredilmiş ibadet veya taat türünden
birinin veya yasaklanmış bir emrin yapılmaması, yani
amellerin yerine getirilmesi şeklindeki tanımıdır. Bu görüş
sahipleri Hâriciyye, Mu’tezile, Şia ve Zeydiyye
mezhepleri ile Selef âlimleridir. Onların savunduğu temel
görüş, imanın tasdik, ikrar ve İslam’ın amel rükünlerini
bizzat yapılmasından ibaret gören daha geniş bir
anlayıştır.
İslâm dininde bir kimsenin mümin olabilmesi için tevhid
veya şehâdet kelimelerini kalben kabul edip dillendirmesi
yeterlidir. Bu imanın en kısa ve kestirme yoludur. Tevhid
yani “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah yani
Allahtan başka ilah yoktur. Muhammed O’nun resûlüdür”
veya şehâdet yani “eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü
enne Muhammeden abduhû ve rasûluh yani Ben Allah’tan
başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve
resûlu olduğuna şahitlik ederim” sözlerini inanarak
söylemek mümin olmanın kapısını açmak demektir.
İşi detaylandırarak ayrıntılı bir şekilde tek tek iman
esaslarına açık ve geniş bir şekilde inanmaya tafsîlî iman
denir.

İman konusunda tartışılan konulardan biri de müminin
imanının artıp eksilme kabul edip etmeyeceğidir. İmanın
artıp eksilme kabul etmeyeceğini söyleyenler olduğu gibi
çeşitli halleri yaşayan müminin bazen konumunu daha alt
seviyeye düşürdüğü, bazen de bu konumunu yücelttiğini
göz önüne alarak, imanda artma ve eksilmenin
olabileceğini savunanlar olmuştur. İmanda artmanın hem
nitelik hem de nicelik yönünden olacağını söyleyenler
aynı zamanda amelin imandan bir cüz olduğunu savunan
Selefiyye, Mu’tezile, Şia, Zeydiyye ve Hariciyye
mezhepleridir. Bunların yorumuna göre Kur’an’da
müminlerin inanç coşkusunu belirten ayetler imanın artıp
eksilen bir şey olduğunu göstermektedir: “Müminler
ancak Allah anıldığında kalbleri titreyen, kendilerine
Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artan ve sadece
Rableri’ne dayanıp güvenen kimselerdir.” (el-Enfâl, 8/2)
ve “İmanlarını bir kat daha artsın diye müminlerin
kalplerine güven indiren O’dur” (el-Feth, 48/4) gibi
âyetler bunlardan bazılarıdır.

İman ve İslam kelimeleri Kur’ân’da bazen eş anlamlı,
bazen tamamen ayrı bazen de iç içe girmiş anlamlarda yer
alır. Bu nedenle İslam âlimleri de bu konu üzerinde farklı
görüşleri savunmuşlardır. Ameli imanın bir parçası kabul
edenler, iman ve İslam ayrımı dini metinlerde olsa da
iman ve İslam aynıdır, birdir görüşündedir. İmam
Mâtüridî’ye göre, Kur’ân ve Sünnet’te ayrı zikredilse da
iman ve İslam aynıdır. Çünkü imandan çıkan İslam’dan
çıkmış olur, İslam’dan çıkan da imandan çıkmış olur.
Kaldı ki iman ve İslam bazı ayet ve hadislerde aynı
manaya kullanılmaktadır: “Musa dedi ki: Ey kavmim, eğer
Allah’a iman ettiyseniz (mümin) ve O’na teslim
olduysanız (Müslim) sadece O’na güveniniz” (Yûnus
10/84). Bu ayette her iki kelime de birbirinin anlamına
kullanılmakta ve aralarında bir fark gözetilmemektedir.
Yine hadislerde de bu anlam bütünlüğünü gösteren
kullanımlar vardır. Meselâ İslam’ın beş şey üzerine bina
edildiğini belirten hadiste Hz. Peygamber, Kelime-i
tevhîd’i İslam içinde zikretmiştir (Buhârî, “Îmân”, 1, 3)
Bu görüşe göre aralarında fark olmadığı için mümin olan
herkes Müslim ve Müslim olan herkes de mümindir.
Bir kimsenin çevresindeki ana, baba, kardeş, komşu, hoca
ve değer verdiği diğer kişilere bakarak, hiçbir araştırma
yapmadan inanmasına taklit, bu tür imana da taklidî iman
denir. Böyle bir kişiye de mukallit adı verilir. İslam dini,
insana sevk ettiği inanç esaslarını araştırıp, delil, akıl,
tefekkür ve düşünceye dayandırarak iman etmesine önem
vermiştir. Böyle iman türüne tahkikî iman, bu imanâ sahip
kişiye de muhakkik adı verilmiş ve en yüksek iman etme
şeklinin bu olduğu belirtilmiştir. Kur’ân, insanın üzerinde
en çok hak sahibi olan ana ve babanın dahi inançta taklit
edilmesini yasaklamış, körü körüne ataları taklit etmenin
yanışlığını sıkça tekrarlamıştır (el-Bakara 2/170; et-Tevbe
9/23; el-A’râf 7/70, 173)

Dinin anlaşılmasında aklın, tefekkürün önemi hiçbir
zaman göz ardı edilmemiştir. Dini düşüncenin mutlaka
aklın rolüyle şekillenmesini isteyen İslam, taklit yoluyla
mümin olmayı değil, tahkik yani araştırma ve inceleme
yoluyla mümin olmayı teşvik etmiştir.
İman konusunda tartışmalardan biri de “ben inşallah
müminim” demenin caiz olup olmadığıdır. Bu hususa
imanda istisna denir. Bir âyette “Kesinlikle hiçbir şey
hakkında inşâ Allah (Allah dilerse) demeden Bunu yarın
yapacağım deme. Unuttuğun zaman da Allah’ı an!” (elKehf 18/23-24) buyurulduğu için müminin yapacağı her
şeyi takdir ve tayin etmede Allah’a güvenmesi gerekir. O
halde iman eden kimse de bir eylem gerçekleştirdiğine
göre o da inşallah demek durumunda mıdır? İşte bu konu
tartışılarak iman konusunda böyle davranmanın şüphe ve
endişe anlamı taşıdığı üzerinde durulmuştur.

İmanın geçerli olmasının şartları şöyle sıralanabilir:

1. İman son nefeste veya ihtimallerin tükendiği ümitsizlik
(ye’s) anıyla sınırlı olmamalıdır.
2. Kişide mümin niteliğinin devam etmesi için dinin esas
ve hükümlerini yok sayan veya yalan ve sahteliğe kaçan
bir davranış sergilememelidir.
3. Hz. Peygamberin getirdiği dini hükümlerin tamamını
hiç yüksünmeden bir bütünlük içinde kabul etmelidir.
4. Mümin olan kimse alçakgönüllü olmalı, Allah’ın azabı
bana isabet etmez, diye düşünmemelidir.
Buna mukabil, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelidir.
Benim kurtuluş ümidim kalmadı gibi düşüncelere
kapılmamalı ve Allah’ın kullarına merhametinin çok
olduğunu unutmamalıdır. Ayetlerde kulun durumu ne
kadar ümitsiz olursa olsun Allah’ın onu af edebileceğini
hatırlanmalıdır. Nitekim bir âyette “ De ki: Ey kendi
nefisleri aleyhine haddi aşan kullar! Allah’ın rahmetinden
ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.
Şüphesiz O, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir” (ezZümer 39/53) denilmektedir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!