Menü Kapat

Ünite 1: Din ve Edebiyat – Türk İslam Edebiyatı

Din, farklı disiplinler açısından ele alınıp tanımı yapılan
bir kavramdır. Kelimenin etimolojik kökeni ve tariflerinin
yanında, kaynağı, tasnifi, bireyi ve toplumu etkileyen
ilkeleri ve esasları itibariyle de tanımlanmıştır. Bununla
birlikte edebiyat açısından dinin tarifini yapmak güçtür.
Çünkü din, bir yönüyle edebiyatın kaynağıdır; diğer
yönüyle de, tanınmasında, yayılmasında ve kültürel
değerlerini oluşturmasında edebî eserin dil, ifade ve
formlarından yararlanan bir sosyal kurumdur.

Din ve Edebiyat

Edebiyatın ve estetik duygunun kaynağı olmasının yanı
sıra tanınmak, yayılmak ve kültürel değerlerini oluşturmak
için edebiyatı dil ve biçimlerinden yararlanan dinin
edebiyatla ilişkisi göz ardı edilemez boyuttatır. Dile bağlı
olan edebiyat, duygunun, düşüncenin veya hayallerin
heyecan, hayranlık ve estetik zevk uyandıracak şekilde
aktarımını sağlayan bir aracıdır ve bu yönüyle bir
dönemin, bir toplumun hissiyatını, inançlarını, irfanını,
bilgilerini, algılarını, kavrayışını ve estetik dünyasını
yansıtan ayna görevi görür. Edebiyatın dil ile ilişkisini
gösteren en somut kanıt, edebiyatın temelinin ilkellerin
ayinlerine dayanmasıdır, dini içerikli olmasıdır ve dini
ayinleri yöneten şamanların aynı zamanda dinlerinin
beslendiği duyguları ve değerleri yansıtan destan, sagu,
koşuk ve savlar söyleyen birer şair olmalarıdır. Fakat dilin
sürekli değişen yapısı nedeniyle değişim gösteren edebiyat
zamanla dini içerikten uzaklaşarak seküler alana
kaymıştır.

İslamlaşmayla birlikte din ile daha da sıkı ilişkiye giren
edebiyat, dinî metinleri açıklamayı ve öğretmeyi
amaçlayan edebî eserler ve dinî duyguyu ve tecrübeyi
aktaran edebî eserler olmak üzere iki kola ayrılmıştır. Dinî
metinleri açıklamayı ve öğretmeyi amaçlayan edebî
eserler edebiyatın dil ve ifade imkânından yararlanarak
dinî düşünceyi ve ilmi birikimi yansıtmayı amaçlarken,
dinî duyguyu ve tecrübeyi aktaran edebî eserler ise sanatı
önceleyen eserler ve sufi şairlerin eserleri olarak kendi
aralarında ikiye ayrılmıştır. Sanatı önceleyen eserler için
dinî duygu, düşünce ve semboller benzetme, tasvir ve
çağrışımlar açısından bir araç iken, edebiyata faydacı
tutumla bakan sufi şairlerin eserleri şairlerin bizzat
duyumsadığı ve algıladığı hakikati yansıtır.

İslâmlaşma sonrası başlayan ve Tanzimat dönemine kadar
süren edebi faaliyetler dini kaynaklı olmasına karşın,
seküler düşüncenin ön planda tutulduğu Tanzimat
döneminde din ve edebiyat ilişkisi ve dini düşünce ve
duygunun edebiyata yansıtılması sorgulanmıştır. Bunun
sonucunda da “sanat sanat için midir?” yoksa “sanat
toplum için midir?” tartışması doğmuştur. “Sanat sanat
içindir” anlayışını savunanlar, din ve edebiyat arasında
hiçbir ilişki görmemişlerdir ve edebi eserlerin oluşumunda
din etkisini reddetmişlerdir. “Sanat toplum içindir”
görüşünü savunanlar ise klasik dönemin edebiyat
anlayışına benzer şekilde faydacı bir tutumdan yana olup
edebî eserin insana iyi, doğru ve güzel olanı öğreteceği ve
dolayısıyla da topluma yararlı olacağını ileri sürmüşlerdir.

Günümüzde de edebiyat ve din ilişkisinden hareketle
edebî eserler, dinî edebî eserler ve profane (lâdînî/dünyevî)
eserler olarak iki gruba ayrılmaktadır. Fakat
Türk edebiyatı söz konusu olduğunda, İslâmlaşma sonrası
başlayıp Tanzimat’a kadar süren ve günümüzde profane
sayılmasına karşın din dilinin sembollerini barındıran
edebî eserleri böyle bir tasnife tabi tutmak zorluğuyla
karşılaşılmaktadır.

Türk-İslâm Edebiyatı

İslâmiyetle beraber sosyal ve kültürel yapıda görülen
değişim ve dönüşüm edebiyatta da hissedilmiştir ve sanat
anlayışında, formlarda, malzemede ve dilin değişmesinde
kendini göstermiştir. Tanzimat’la birlikte Batı kültürüyle
yakın temasa geçilmesiyle yeniden sosyal değişim
yaşanmış ve bu da sanat ve edebiyatın da seyrini de
değiştirmiştir. Bu nedenle Türk Edebiyatı, tarihi sosyal
değişmeye göre İslâm Öncesi Türk Edebiyatı, İslâm
Kültürü Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı ve Batı Kültürü
Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı olarak üç evreye
ayrılmaktadır. Yazılı edebiyat olarak miladi VIII. yüzyıla,
sözlü edebiyat daha da eskilere dayanan ve İslâm’ın
kabulüne kadarki süreyi kapsayan ve milli edebiyat olarak
nitelendirilen İslâm Öncesi Yazılı Türk Edebiyatı,
Köktürk (Göktürk) dönemi ve Uygur dönemi olarak ikiye
ayrılır. Başka toplumların ve kültürlerin etkisinden uzak
kalınan Köktürk döneminde miladi VIII. yüzyılda Kül
Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk adına dikilen Orhon
Abideleri dil, tarih ve edebiyat değeri bakımından önemli
bir yere sahiptir. Mani ve Buda dinlerinin etkisine girilen
Uygur döneminde ise genellikle Budizm ağırlıklı Çince,
Sanskritçe, Toharca, Sogdca ve Tibetçe’den çevrilen dinî
metinlere rastlanmaktadır.

İslâm Öncesi Türk Edebiyatı’nın ilk sözlü edebî ürünleri
olarak, Türklerin kabul ettiği en eski dinin Şamanizm
olması nedeniyle ayrıca birer şair olan şamanların
söylediği destanlar (Alp Er Tunga, Oğuz Kağan, Bozkurt,
Ergenekon, Türeyiş ve Göç destanları), sagular, koşuklar
ve savlar kabul edilmektedir. İslâm öncesi sözlü edebiyat,
ilerleyen dönemde Âşık Edebiyatı veya Halk
Edebiyatı’nın doğuşuna zemin hazırlamıştır. Ağıt ve
Mersiyeler şaman şairin söylediği sagudan ilham
almışken, koşma, türkü ve şarkıların kökeni koşuklara
dayanmaktadır. Bunun yanı sıra hikmetli söyleyişi, mesel
ve irsâl-i meselin kökeni ise savlara dayanmaktadır.
İslâm’ı, Arabistan sınırları dışında ilk kabul edenlerin
İranlılar olması nedeniyle, İslâm edebiyatı, eski Arap ve
İran (Pehlevî) edebiyatlarının estetik formlarından
etkilenmiştir. Özellikle Cahiliye Döneminde şiire verilen
önem büyüktür ve Ukaz gibi panayırlarda şiir yarışmaları
yapılmıştır ve seçilmiş şiirler Kâbe’nin duvarına asılmıştır.
Muallakât olarak adlandırılan bu şiirler eski İran şiirinin
etkisini kanıtlamaktadır.

İslâm coğrafyasına uzak olmayan Türk illeri ve boyları da
İslâm’dan haberdar olmuştur. Özellikle Emevîler devrinde
Türklerle Araplar arasında kurulan askeri ilişki Türkler
arasında İslâmlaşma sürecinin hızlanmasını sağlamıştır.
Sâmânîler’in Mâverâünnehir ve Azerbaycan’a kadar
sınırlarını genişletmeleri, buralardaki Türkler’in
İslâmlaşmasını sağlamıştır. Ancak yeni dini kitleler
halinde İslâmiyet’in kabulü, Karahanlı hükümdarı Satuk
Buğra Han’ın İslâm’ı kabulüyle başlamıştır.

Özellikle Osmanlı Devleti döneminde İranlı, Arap,
Boşnak, Arnavut gibi farklı etnik kökenden gelen
edebiyatçıların yazdıkları eserleri de içine alan geniş bir
edebî alanı ifade eden Türk-İslâm Edebiyatı, İslâm Öncesi
Türk Edebiyatı’nın önemli unsurları olan dil, hece vezni,
dörtlüklerle oluşan nazım şekilleri ve kafiye anlayışıyla
belirginlik kazanan milli üslûba ve yiğitlik, bilgelik ve
doğruluk gibi kavramlar, ışık, ağaç, bozkurt, kadın, at ve
su gibi imgeler ve mitolojik temalara dayanan milli
karaktere de önem vermiştir. Ama Türk-İslâm
Edebiyatı‘nda milli karakterin odak noktasına tevhit ve
iman geçmiştir.

Türk-İslâm Edebiyatı’nın bir başka
özelliği ise ortak İslâm kültür ve medeniyetinin üslûp ve
karakterini de barındırmasıdır. Bu bağlamda Fuat
Köprülü, İslâmiyetten evvelki Arab Edebiyatının, İran
Edebiyatının ve Türk Edebiyatının büyük ölçüde farklılık
gösterdiği fakat İslâmiyet’ten sonra ortak özelliklerde bir
araya geldiğini belirtmektedir. Arap-İslâm Edebiyatından
yararlanan İran İslâm Edebiyatının şekil ve esaslarını
örnek alan Türk-İslâm Edebiyatı bu yönüyle benzerlik
göstermektedir.

Temeli Karahanlılar dönemine dayanan, Selçuklular
döneminde gelişme gösteren ve Osmanlı döneminde
klasikleşen Türk-İslâm Edebiyatı, Tanzimat dönemine
kadar özünü korumuştur ve İslâm’a dayanan dünya
görüşü, sanat anlayışından ödün vermemiştir. Tanzimat
döneminde ise Türk Edebiyatı, Batı Kültürü Etkisinde
gelişmiştir ve Encümen-i Şuarâ adıyla bir toplulukla
devam eden ve manzum ve mensur eserleriyle ön plana
çıkan İslâm Kültürü Etkisindeki klasik edebiyat ve daha
çok nesre dayanan, tiyatro, hikâye, makale, fıkra gibi yeni
edebî türlerle birlikte, dindışı temalara öncelik veren bir
sanat anlayışını benimseyen Yeni edebiyat olarak iki kola
ayrılmıştır.

Türk-İslâm Edebiyatı kapsamında yazılan eserler,
dinîtasavvufi bilgiyi,
duyguyu ve düşünceyi öğretmek
amacıyla yazılan eserler ve dinî-tasavvufi verilerden
yararlanan edebî eserler olarak ikiye ayrılmaktadır.
Dinîtasavvufi bilgiyi, duyguyu ve düşünceyi öğretmek
amacıyla yazılan eserler de kendi içinde ikiye ayrılır:
Dinî-tasavvufi bilgiyi, duyguyu ve düşünceyi sunarken
estetiği ön planda tutan eserler ve estetik kaygıyı ikinci
planda tutan ve doğrudan doğruya öğretici olan eserler.
Dinî-tasavvufi verilerden yararlanan edebî eserler ise sanat
ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır ve bir mesaj verme amacı
gütmez.

Türk-İslâm Edebiyatının hem geleneksel hem de modern
bilimlerle ilişkili olması, sanat eserinin analizinde eserin
yazıldığı dönemdeki bilgi anlayışının ve ilimlerin göz
önünde bulundurulmasını gerekli kılmaktadır ve yapılan
analizleri kendi döneminin dil ve anlayışıyla sunabilmek
için filoloji, tarih, coğrafya, sosyoloji, psikoloji ve felsefe
gibi bilimlerin kuram ve kavramlarından yararlanılmalıdır.
Türk-İslâm Edebiyatı ve İslâmlaşma
Türkçede İslâmlaşmak, İslâmiyet’i benimsemek,
Müslüman olmak, İslâmiyet’e yönelmek, İslâmî mahiyet
kazanmak gibi anlamlara gelir. Sosyolojik bir terim olan
İslâmlaşma ise, bireyin yahut toplumun İslâm diniyle
tanışması ve bu dinin esaslarını benimsemesi anlamında
kullanılan bir kavramdır.

Edebiyatın, bireysel ve toplumsal değişmeyi ifade eden
İslâmlaşmaya katkısı olmuş mudur? Diğer bir ifadeyle
Türk-İslâm Edebiyatının, Türkler arasında İslâm’ın yayılmasında ve
benimsemesinde herhangi bir katkısı olmuş mudur? Bu
sorular dikkate alınarak Türk-İslâm Edebiyatının eserlerini
dört bölümde ele almak mümkündür. Bunlar:
1. İslâm inancının, düşüncesinin ve değerlerinin
anlaşılmasını ve öğrenilmesini sağlayan eserler.
2. İslâm inancını, düşüncesini ve değerlerini yayma
(tebliğ) niyetiyle yazılan eserler.
3. Sadece sanatı önceleyen, ancak kullandığı dil,
sembol ve mazmunlarla İslâm dinine ilginin
oluşmasını sağlayan eserler.
4. Herhangi bir dinî sembol ve mazmundan
yararlanmayan, sadece estetik değerleri öne
çıkartan eserler.

Bu tasnif içerisinde, doğrudan doğruya İslâm inancını,
düşüncesini ve değerlerini yayma (tebliğ) niyetiyle yazılan
eserler pek azdır. Doğrudan doğruya dinî telkin (tebliğ)
maksatlı eserlerin yerine, İslâm inancının, düşüncesinin ve
değerlerinin anlaşılmasını ve öğrenilmesini sağlayan
eserler yazılmıştır.

Bu anlamda, Türk-İslâm Edebiyatının ilk ürünü olan
Kutadgu Bilig’den başlamak üzere pek çok eser adı
zikredilebilir. Bir siyâsetnâme olarak da nitelendirilen
Kutadgu Bilig, İslâm ahlakını ve değerlerini sembolik bir
dille takdim eder. Bunu takip eden Atabetü’l-Hakâyık,
baştan itibaren bir ahlak ve değerler kitabıdır.
Dinî-tasavvufî edebiyatın ilk temsilcisi olarak görülen
Hoca Ahmet Yesevî’nin hikmet adını verdiği şiirleri, dinî
ve tasavvuf yolunu öğretmeyi amaçlayan manzumelerdir.
Bununla birlikte hikmetler, ata diye nitelendirilen dervişler
ve âşıklar tarafından kopuz eşliğinde ilâhî olarak
okunmuştur. Musikîyle şiirin birleşmesi, atanın şamanı
andırması bu kültüre aşina olan halkı etkilemiş ve onların
Müslümanlığı benimsemesini sağlamıştır. Belki bu
özelliği dolayısıyla hikmetler, dinî düşünceyi ve inancı
yayma niyetinde olan edebî eserler olarak
nitelendirilebilir.

İslâm inancının, düşüncesinin ve değerlerinin
anlaşılmasını ve öğrenilmesini sağlayan eserleri içeren
dinî edebî türlerin her biri, aynı zamanda dinin
yayılmasına da katkı sağlamıştır. Bunlardan farklı olarak
sözlü ve yazılı edebiyat içerisinde gelişen ve halk irfanını
besleyen Dede Kokut Hikâyeleri, Hz. Ali Cenknâmeleri,
Hamzanâmeler, Battal-nâmeler, Fütüvvetnâmeler,
Menâkıbnâmeler, Sohbetnâmeler ve gaza fikrini oluşturan
bazı gazavatnâmeler de İslâm ahlak ve değerlerini aktaran
eserlerdir.

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (ö. 1273)’nin
Mesnevi’si, Âşık Paşa(ö.1333 )’nın Garibnâme’si,
Süleyman Çelebi (ö. 1422)’nin Vesiletü’n-necat’ı,
Yazıcızâde Muhammed Bîcân (ö.1451)’ın
Muhammediye’si ve Eşrefoğlu Rûmî (ö.1484)’nin
Müzekki’n-Nufûs’u gibi eserler, dinî-tasavvufi düşünceyi
geliştiren ve halk irfânını besleyen eserlerdir. Sanatı
öncelemekle birlikte kullandığı dil, sembol ve
mazmunlarla İslâm dinine ilginin oluşmasını sağlayan
eserler de yazılmıştır. Leylâ vü Mecnûn, Mantıku’t-Tayr,
Gül ü Bülbül, Şem ü Pervâne, Bülbülnâme ve Hüsn ü Aşk
gibi eserler; sanat ve estetik özellikleri öne çıkan
eserlerdir. Bu eserlerde ele alınan konu, tasavvuf
düşüncesinin aşk ve güzellik anlayışından; sabır, yalnızlık,
çile ve gaye gibi idealizmi besleyen fikirlerinden
yararlanılarak oluşturulan alegorik sembollerle
sunulmuştur. Türk-İslâm Edebiyatının en seçkin eserleri
olan bu türden aşk mesnevileri, İslâm sanatına ve
dolayısıyla İslâm düşüncesine ilginin oluşmasını
sağlamıştır. Bunlardan başka Hayriye gibi, sanat ve estetik
yönü hikmetle buluşturan öğretici eserlerin de bu ilgiyi
geliştirdiği söylenebilir.

Değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!