; Ünite: 3 - İslâm’ın Mekke Dönemi - Konu Anlatımı

Haberler:

2024-KPSS Lisans (Genel Yetenek-Genel Kültür, Eğitim Bilimleri)

Ana Menü

Ünite: 3 - İslâm’ın Mekke Dönemi - Konu Anlatımı

Başlatan Arif ARSLANER, Mar 07, 2024, 11:51 ÖÖ

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Arif ARSLANER

Elçilik göreviyle görevlendirilmeden önceki yıllarda Hz. Muhammed'in
davranışlarında bazı değişiklikler ortaya çıkmaya başladı. Yalnız kalmaktan
hoşlanıyor; Ramazan ayında Hira dağındaki mağaraya giderek düşüncelere
dalıyordu.

İlk vahiy tecrübesinden önceki aylarda, "sâdık rüyalar", yani takip eden
günlerde gerçekleşen rüyalar görmeye başladı. Zaman zaman "Allah'ın
selamı üzerine olsun Ey Allah'ın elçisi" şeklinde sesler duyuyordu. Yaşadığı
gariplikleri eşi Hz. Hatice'ye de anlattı ve cinlerin etkisinde kalmaktan
korktuğunu söyledi.

İlk Vahiy
Allah'ın Resûlü, vahiy tecrübesiyle 40 yaşında karşılaştı. 27 Ramazan'da (M.
610) Hira mağarasında yalnızken kendisine daha önce görmediği bir varlık
göründü. Gördüğü görüntü karşısında dehşete kapıldı.
Karşısına çıkan varlık, Cebrail isimli vahiy meleğiydi. Hz. Muhammed'e
"Oku!" emrini verdi. Hz. Muhammed, "Ben okuma bilmem." diye cevap
verdi. Cebrail onu tutarak sıktı, sonra yere bırakıp "Oku!" dedi. Bu konuşma
birkaç defa tekrar etti. Sonra Hz. Muhammed meleğe "Ne okuyayım?" diye
sordu. Bunun üzerine Hz. Cebrail şu ayetleri bildirdi:
"Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı yapışkan bir sıvıdan yarattı.
Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana
bilmediğini öğretendir." (Alak 96/1-5).

Hz. Peygamber gördüğü manzara karşısında korkuya kapılarak hemen
oradan uzaklaşıp evine gitti ve üzerinin örtülmesini istedi. Uyandığında
gördüklerini eşi Hz. Hatice'ye anlattı. Hz. Hatice, gördüklerinin kötü bir şey
olamayacağını söyleyerek onu teskin etmeye çalıştı. Eşini çok iyi tanıyordu.
Onun gibi iyi niyetli, dürüst, çevresine yardım eden bir insanın yaşadıklarının
basit olaylar olmadığından emindi. Ancak kocasının anlattıklarına bir anlam
da veremiyordu. Zira peygamberlik hakkında bilgisi yoktu.

Hz. Peygamber'in Varaka b. Nevfel ile Görüşmesi

Hz. Hatice, Hz. Peygamber'in anlattıkları hususunda görüşüne başvurmak
için amcasının oğlu Varaka b. Nevfel ile görüştü. Varaka, yaşı epey ilerlemiş;
Kitâb-ı Mukaddes'i bilen bir Hıristiyandı.

Hz. Hatice'nin anlattıklarını dinleyen Varaka, söyledikleri doğru ise Hz.
Muhammed'e görünen varlığın Musa'ya da gelen Cebrail isimli melek
olduğunu ve bu ümmetin peygamberi olacağını söyledi.
Takip eden günlerde Hz. Muhammed Kâbe'yi tavaf ederken Varaka b.
Nevfel ile karşılaştı. Varaka, duyduklarını Hz. Peygamber'e sordu. Hz.
Muhammed yaşadıklarını ona anlatınca Varaka, "Sana Musa Peygamber'e de
gelen melek geldi. Yalanlanacaksın, eziyete maruz kalacaksın ve yurdundan
çıkarılacaksın. Üstelik sana savaş açılacak. Eğer o günlere yetişirsem
Allah'ın dinine yardım edeceğim." dedi.

Hz. Peygamber'in nübüvvet öncesi ve sonrası hayatında, güzel ahlakî
özellikleri açısından önemli bir fark yoktu. Hz. Muhammed, peygamber
olmadan önce insanlarla iyi ilişkiler kurması, akrabalarına ve yoksullara
yardım etmesi, sözünde durması ve güvenilir olması gibi sebeplerden dolayı
Mekkelilerin takdirini kazanmış bir insandı.

Vahyin Bir Süreliğine Kesilmesi

Hz. Peygamber Hira dağındaki mağarada gördüğü varlığı merak ediyor;
sabırsızlıkla tekrar onu görmek istiyordu Ancak ilk vahiy tecrübesinin
üzerinden günler geçmesine rağmen beklediği şey bir türlü gerçekleşmiyordu.
Bu durum Hz. Peygamber'i üzüyordu. Bir süre sonra Cebrail ona Duha
sûresini getirerek üzüntüsünü giderdi:

"Kuşluk vaktine andolsun, karanlığı çöktüğü vakit geceye andolsun ki,
Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da. Muhakkak ki ahiret senin için
dünyadan daha hayırlıdır. Şüphesiz, Rabbin sana ihsanda bulunacak ve sen de
hoşnut olacaksın. Seni yetim bulup da barındırmadı mı? Seni yolunu
kaybetmiş olarak bulup da doğru yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup
da zengin etmedi mi? Öyleyse sakın yetimi ezme! Sakın isteyeni azarlama!
Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat." (Duhâ 93/1-11).

Gizli Davet Dönemi ve İlk Müslümanlar

Hz. Peygamber, "Ey örtünüp bürünen (Peygamber!). Kalk da uyar. Rabbini
yücelt. Nefsini arındır. Şirkten uzak dur." (Müddessir 74/1-5) ayetleri nazil
olduktan sonra çevresindeki insanlardan başlayarak tebliğe başladı. Bu
dönemde insanları Allah'ın birliğine inanmaya ve O'ndan başka varlıklara
ibadet etmemeye çağırdı. Önce aile bireylerini, samimiyetlerine güvendiği
bazı akrabalarını ve dostlarını İslâm'a davet etti.

Hz. Peygamber'in çağrısı yakın çevresinde yankı buldu. Yaklaşık üç yıl
süren bu dönemde Hz. Hatice, Hz. Peygamber'in kızları Zeyneb, Rukıyye ve
Ümmü Külsûm, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, Zeyd b. Hârise, Osman b. Affân,
Zübeyir b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Ebû
Vakkâs, Osman b. Maz'ûn, Said b. Zeyd, Ayyâş b. Ebû Rebîa ve hanımı
Esma bint Selâme, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Erkam b. Ebü'l-Erkam, Ebû
Seleme, Ca'fer b. Ebû Tâlib ve Ubeyde b. Hâris müslüman oldular.
(Fayda (2005), "Muhammed", DİA, XXX, 411).

Gizli tebliğ döneminde Hz. Peygamber Müslümanlarla dikkat
çekmeyecek yerlerde ve Erkam b. Ebü'l-Erkam'ın evinde bir araya gelip
sohbet etme imkânı buluyordu. Erkam'ın evi peygamberliğin 6. yılında (M.
615) Hz. Ömer'in Müslüman olmasına kadar önemli bir fonksiyon icra
etmiştir. Hz. Ömer Müslüman olduktan sonra Müslümanlar namazlarını
Kâbe'de kılmaya başladılar.

İslâm'a Açık Davetin Başlaması

"Ey Muhammed! Şimdi sana emrolunanı açıkça ortaya koy ve Allah'a ortak
koşanlara aldırış etme." (Hicr 15/94) ayeti, gizli tebliğ döneminin sona
erdiğini bildiriyordu. Hz. Peygamber açık tebliğe, "Önce en yakın
akrabalarını uyar." (Şuara 26/214) ayeti doğrultusunda akrabalarından
başladı. Akrabalarına bir ziyafet vererek onları İslâm'a davet etmek istedi.
Ancak yemekten sonra konuşmaya fırsat bulamadan davetliler dağılıp gittiler.
İkinci davette Hz. Peygamber konuşmak isteyince Ebû Leheb onun
kendilerini atalarının dininden saptırmak istediğini söyleyerek akrabalarının
Hz. Peygamberin getirdiği dine girmelerini engellemeye çalıştı. Hz.
Peygamber'in amcaları bu davet sırasında Müslüman olmayı kabul
etmemişlerse de Ebû Tâlib ölünceye kadar Hz. Peygamber'i korumuştur.

Hz. Peygamber, akrabalarından beklediği desteği göremeyince Kureyş
kabilesinin diğer mensuplarına yöneldi. Kureyşlileri İslâm'a davet etmek
amacıyla Safa tepesine çıkarak burada bir konuşma yaptı. Hz. Peygamber,
konuşmasında "Ben çetin bir azaptan önce uyarıcınızım (Sebe 34/46). Ey
Abdülmuttaliboğulları! Ey Abdümenâfoğulları! Ey Zühreoğulları! (diğer
boyları da tek tek saydıktan sonra) Allah bana yakın akrabalarımı uyarmamı
emretti. 'Allah'tan başka İlâh yoktur.' demeden sizin için dünyadan bir çıkar
ve ahiretten bir pay sağlayamam." dedi (Belâzürî, I, 120).

Hz. Peygamber'in bu çağrısı daha çok gençlerden ve zayıflardan karşılık
buldu. Kureyş kabilesine bağlı boyların liderleri Hz. Peygamber'in tebliğini
kabul etmediler.

Müşriklerin Yeni Dine Tepkileri

Hz. Peygamber'in tebliğine kulak verip onun getirdiği dine iman edenler çok
değildi. İlk Müslümanların çoğu gençlerden oluşuyordu. Özellikle
Mekke'deki Kureyş kabilesine bağlı boyların liderleri Hz. Muhammed'in
getirdiği mesaja sert tepki gösterdiler. Hz. Peygamber'in mesajına tepkiler
zamanla daha da arttı. Yeni dinin sadece inanç prensiplerinde değişiklik
yapmadığı, aynı zamanda sosyal, hukukî, ekonomik, siyasî ve hatta kültürel
hayata ilişkin toplumu topyekün değiştireceği anlaşıldıkça tutucu liderlerin
muhalefeti sertleşti.

Hz. Muhammed'in Mekke'deki 13 yıllık tebliğ faaliyeti sırasında kabile
liderlerinden, getirdiği mesajı kabul eden olmadı. Kabile liderleri bununla da
yetinmeyerek bir taraftan Hz. Peygamber'in tebliğ yapmasını engellemeye
çalıştılar; diğer taraftan kabilelerinden İslâm'a girenlere baskı yaptılar.
Müşrikler, Ebû Tâlib'in yeğenine müdahele etmesini rica ederek Hz.
Peygamber'i engellemeye çalıştılar. Bu çabaları sonuç vermeyince Hz.
Peygamber'e bazı önerilerde bulundular. Ancak bu şekilde de onu
engelleyemeyeceklerini kısa sürede öğrendiler. Bunun üzerine onu
karalayarak ve saldırgan bir tutum takınarak kendisini engellemeye çalıştılar.
Müşriklerin içinde Hz. Peygamber'e karşı sert tutum takınan Ebû Cehil,
Ümeyye b. Halef, Nadr b. el-Hâris ve Ebû Leheb gibi kimseler olduğu gibi,
daha yumuşak olanlar da vardı. Utbe b. Rebîa, müşriklerin ileri gelenlerine
Hz. Peygamber'le görüşerek ona bazı önerilerde bulunmak suretiyle kendisini
ikna edebileceğini söyledi. Onların da uygun görmeleri üzerine Hz.
Peygamber'e giderek nasihat etti; sonra da şu önerilerde bulundu:

"Yeğenim! Getirdiğini söylediğin din vasıtasıyla zengin olmayı düşlüyorsan
hepimizden daha zengin oluncaya kadar senin için mallarımızdan toplayalım.
Bununla soyluluk elde etmek istiyorsan senden habersiz herhangi bir hususta karar
vermeyecek şekilde önderliğini tanıyalım. Otorite sahibi olmak istiyorsan
seni başımıza geçirelim. Sana musallat olan şeyden kurtulamıyorsan seni
tedavi etmek için mallarımızı harcayalım." Hz. Peygamber onu dinledikten
sonra kendisine Kur'ân'dan bazı ayetler (Fussilet 41/1-13) okudu. Utbe,
duyduklarından çok etkilendi. Arkadaşlarının yanına döndüğünde onu
görenler renginin değiştiğini söylediler. Neler olduğunu sorduklarında, Hz.
Muhammed'den şiir, sihir ya da kehanet olmayan, daha önce bir benzerini
duymadığı sözler işittiğini itiraf etti. Ardından oradakilere Hz. Peygamber'i
söyledikleriyle baş başa bırakmalarını, Arapların ona üstün gelmeleri halinde
başkalarının eliyle ondan kurtulmuş olacaklarını, kendisinin üstün gelmesi
halinde onun liderliğinin kendi liderlikleri, şerefinin kendi şerefleri olacağını
söyledi. Utbe'nin bu sözleri üzerine, "Ey Velid'in babası! Allah'a yemin
olsun ki seni de diliyle büyüledi." diyerek önerisini reddettiler.
(İbn Hişâm, I, 313-314).

Müşrikler, Hz. Peygamber'e doğrudan saldırıda bulunmayı göze
alamıyorlardı. Çünkü fiilî bir saldırıda bulunmaları halinde Hâşimoğulları'nın
tepkisiyle karşılaşacaklarını biliyorlardı. Bununla birlikte birkaç kez sözlü ve
fiilî saldırıya da maruz kaldı. Nübüvvetin 6. yılında Hz. Hamza, Ebû Cehil'in
Hz. Peygamber'e hakaret etmesi üzerine Müslüman oldu.
Saldırılar daha çok zayıf Müslümanlara, kölelere ya da -aileleri
tarafından- genç Müslümanlara yapılıyordu. Bazı köleler, ağır işkencelere
maruz kaldılar. Bunlardan biri Bilal-i Habeşî'dir. Ümeyye b. Halef tarafından
öğlen saatlerinde kızgın kumların üzerine yatırılır; sonra da göğsünün üzerine
büyük taşlar konularak işkenceye maruz bırakılırdı. İşkenceden kurtulması
için Hz. Muhammed'in peygamberliğini reddetmesi istendiğinde ise "Allah
birdir, birdir." diyerek cevap verirdi (İbn Hişâm, I, 339-340). Hz. Ebû Bekir
tarafından satın alınıp özgürlüğüne kavuşturularak ağır işkencelerden
kurtarıldı.

Ammâr b. Yâsir'in annesi Sümeyye ve babası Yâsir uğradıkları işkence
sonucu hayatlarını kaybeden ilk Müslümanlardı. Ammâr, maruz kaldığı ağır
işkenceler sırasında Lât ve Uzza lehine ve Hz. Peygamber aleyhine sözler
söylemek zorunda kaldı. Müşriklerin elinden kurtulunca Hz. Peygamber'in
yanına giderek olanları anlattı. Hz. Peygamber o sözleri söylerken kalbinde
neler hissettiğini sordu. Ammâr, iman ile dolu olan kalbinde bir değişiklik
olmadığını söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber işkence altında söylediği
sözlerin mahzuru olmadığını ifade etti. Bu olayla ilgili olarak, "Kalbi imanla
dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah'ı inkâr eden
ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah'tan gazap iner ve onlar için büyük
bir azap vardır." (Nahl 16/106) ayeti nazil oldu.

Kureyşlilerin Yeni Dine Karşı Çıkmalarının Sebepleri

Kureyşli müşriklerin Hz. Muhammed'in getirdiği mesaja karşı çıkmalarının
çeşitli sebepleri vardı:

1. Müşriklerin ileri gelenleri toplum içindeki statülerini ve nüfuzlarını
kaybetmek istemiyorlardı. Zira İslâm insanlar arasında bir ayırım
yapmıyor; köle ile efendiyi insan olmaları hasebiyle eşit görüyordu.

2. Araplar tutucu bir kavimdi. Din anlayışlarının meşruiyetini atalarının dinî
tercihlerinde görürlerdi. Onlar için atalarının dini doğru olanıydı.
Müşrikler, "Doğrusu biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de
onların izlerinden gitmekteyiz." (Zuhruf 43/22) diyorlardı.
İslâm'ın inanç sistemi müşriklerin inancına benzemiyordu. Her şeyden önce
onların hayatlarında önemli bir yere sahip olan yarı tanrısal güçleri temsil
eden putları reddeden bir dinle karşı karşıya idiler. Öyle bir din ki, Allah
dışında hiçbir varlığın ilahî gücünü kabul etmiyordu. Öte yandan Hz.
Muhammed'in getirdiği din, ahiret hayatının varlığına ve ilahî adaletin
ahirette sağlanacağına inanılmasını istiyordu.

3. Arapların kabileci bir toplum olmaları Hz. Peygamber'in getirdiği dini
kabul etmelerinin önündeki en önemli engellerden birisiydi. Bir Arap
kabilesinin kimliğiyle yaşadığı için kolay kolay kabilenin görüşünün
dışına çıkamıyordu. Bu durum onun kabilesi tarafından korumasız
bırakılmasına neden olurdu. Kabilesinin korumasından mahrum
bırakılmış bir insanın ise Arap toplumunda yaşama şansı olmazdı.
Varlığını devam ettirebilmesi için başka bir kabileye sığınması gerekirdi.
Bu da o kabilenin kimliğini kullanması anlamına gelirdi. İşte bu
kabilecilik yüzünden Ebû Cehil Hz. Peygamber'in nübüvvetini kabul
etmeyi Hâşimoğullarının üstünlüğü olarak değerlendirmiş ve bu meseleyi
Mahzumoğullarıyla Hâşimoğulları arasındaki rekabet çerçevesinde ele
almıştır.

Ebû Cehil, kabile rekabetinin dinî tercihte de belirleyici olduğunu şu
sözleriyle ifade etmiştir: "Bugüne kadar Abdümenâfoğullarıyla şan ve şeref
için çekiştik. Onlar insanlara yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar
sorumluluk yüklendiler, biz de yüklendik. Onlar bağışta bulundular, biz de
bulunduk. Bizlerle onlar başa baş giden yarış atları durumuna gelince, 'Bizim
aramızda kendisine vahiy gelen bir peygamber var.' dediler. Biz bunun
dengine nasıl sahip olacağız? Allah'a yemin ederim ki, asla onu tasdik
etmeyeceğiz." (İbn Hişam, I, 338).

4. Mekkeli müşrikler açısından ticaret, hayatî bir öneme sahipti. Kâbe'de
müşriklerin saygı duydukları birçok put vardı. Araplar, bu putlara ibadet
etmek ve hac yapmak amacıyla her yıl Mekke'ye giderlerdi. Hac
mevsiminde kurulan panayırlarda ticaret yapılıyordu. Bundan dolayı hac
ibadeti ve putlara gösterilen saygı Mekke'nin ticaret hayatı için çok
önemliydi. Müşrikler ekonomik açıdan zarar görmek istemiyorlardı.

5. Müşrik Araplar, kendilerine liderlik yapacak bir kişinin zengin ya da güçlü
olmasını isterlerdi. Hz. Peygamber zengin olmadığı gibi bir kabilenin
lideri de değildi. Kur'ân'ın haber verdiğine göre müşrikler, "Bu Kur'ân
iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf
43/31) diyorlardı. Bu sözleriyle peygamber olmak istemelerinden çok Hz.
Muhammed'in peygamber olmasının imkânsız olduğunu
dillendiriyorlardı.

Hz. Muhammed'in tebliğinin ilk muhatapları olan Kureyşliler arasında, özellikle
sosyal ve siyasî statüleri ile ellerindeki ekonomik gücü kaybetme korkusu
yaşayanlar tebliğ edilen yeni dine tepki gösterdiler. Gençler ise Hz.
Peygamber'i dinlemeye daha istekliydiler. Nitekim ona şiddetle tepki gösteren
bazı müşriklerin çocuklarından Müslüman olanlar vardı.

Habeşistan Hicreti

İslâm'ın yayılması engellenip Müslümanlara yönelik baskılar artınca Hz.
Peygamber, nübüvvetin 5. yılında (M. 615) Müslümanların bir kısmını
Habeşistan'a göndermeye karar verdi. Habeşistan'da adil olduğu bilinen bir
hükümdar vardı. Hicret süreci yaklaşık iki yıl devam etti. İmkân bulan
Müslümanlar peyderpey Habeşistan'a gittiler.

Habeşistan'a hicret eden Müslümanların çoğu Mekke'nin saygın
ailelerine mensup insanlardan meydana geliyordu. Hz. Peygamber, bir
taraftan Müslümanların maruz kaldıkları baskıları hafifletmeye çalışırken bir
taraftan da müşriklerin Müslümanlara yönelik baskılarını azaltmalarını
sağlamak amacıyla Habeşistan'a hicreti mücadele aracı olarak kullandı.
İlk göç edenler, onbiri erkek dördü kadın olmak üzere onbeş kişiden
oluşuyordu. Bunlar arasında Hz. Peygamber'in damadı Hz. Osman ile kızı
Rukıyye de vardı. Daha sonra hicret edenlerle birlikte Habeşistan'a giden
Müslümanların sayısı yüzü aştı.

Hz. Peygamber'in Habeşistan'a gönderdiği Müslümanlar arasında, ailesi
tarafından baskı görmeyen Cafer b. Ebû Tâlib ve eşi Esma bint Umeys de
bulunuyordu. Bu da hicret edenlerin sadece baskıya maruz kalanlar arasından
seçilmediğini gösterir.

Mekkeliler Habeşistan'a giden Müslümanları orada da rahat bırakmadılar.
Habeşistan'a heyet gönderip Habeş hükümdarı nezdinde girişimde bulunarak
Müslümanların iade edilmesini sağlamaya çalıştılar. Ancak Habeş hükümdarı
Müslümanlarla görüşmeden karar veremeyeceğini söyledi. Müslümanları
temsilen Cafer b. Ebû Tâlib Necaşi ile yaptığı görüşmede şunları söyledi:

"Ey Hükümdar! Biz cahiliye karanlıkları içinde yüzen bir kavimdik.
Putlara tapar, ölü hayvan eti yer, günah işlerdik. Akrabalarla ilişkiyi keser,
komşulara kötü davranırdık. Aramızda güçlü olanlar zayıfları ezerdi. Allah
bize aramızdan soyunu, doğruluğunu, güvenilirliğini ve iffetini bildiğimiz bir
elçi gönderinceye kadar bu şekilde yaşamaya devam ettik. Allah'ın elçisi,
bizi Allah'ı birlemeye, O'na ibadet etmeye, bizim ve atalarımızın O'nun
dışında ibadet ettiğimiz putları ve taşları terk etmeye davet etti. Bize doğru
söylemeyi, emaneti yerine getirmeyi, akrabaları ziyaret etmeyi, komşulara iyi
davranmayı; haramlardan sakınmayı ve insanları öldürmemeyi emretti. Bize
kötü ve günah fiiller işlemeyi, kötü söz söylemeyi, yetimlerin malını yemeyi,
iffetli kadına iftira etmeyi yasakladı. Allah'a ibadet etmeyi ve O'na herhangi
bir şeyi ortak koşmamayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi ve oruç tutmayı
emretti. Onu tasdik ettik, ona inandık ve Allah'tan getirdiği mesajlar
doğrultusunda ona uyduk. Böylece sadece Allah'a ibadet ettik ve O'na hiçbir
şeyi ortak koşmadık. Bize haram kıldığını haram, helal kıldığını helal kabul
ettik. Yüce Allah'a ibadetten ayrılıp eskisi gibi putlara tapmamız ve daha
önce helal gördüğümüz kötülükleri helal görmemiz için kavmimiz bize
düşmanlık yaptı. Bizi işkencelere maruz bıraktılar ve dinimizi terk etmemiz
hususunda baskı yaptılar. Mekkeliler bize zulmedince ve baskılarını artırıp
dinimizi yaşamamıza izin vermeyince senin memleketine geldik. Birçok
hükümdar arasından seni seçtik ve sana komşu olmayı tercih ettik. Senin
yanında zulme uğramayacağımızı umarak geldik ey hükümdar!"
(İbn Hişâm, I, 358-359).

Hz. Peygamber Habeşistan'ı kalıcı bir yurt yapmak düşüncesiyle
Müslümanları oraya göndermemişti. Amacı, baskıya maruz kalan
Müslümanların sıkıntılarını hafifletmek ve Mekkeli müşrikleri baskı yapmaktan
vazgeçirmekti. Habeşistan'a gidenler arasında Kureyş liderlerinin
çocuklarından çok sayıda kimse vardı. Bu durum Habeşistan hicretinin, aynı
zamanda müşrikleri Müslümanlara baskı yapmaktan vazgeçirme amacı da
taşıdığını söylememize imkân vermektedir.

Kureyşlilerin Ambargosu

Müşrikler, Hz. Peygamber'i engellemesi için Ebû Tâlib'le görüşmeler
yaptılar. Israrlı talepler karşısında bunalan Ebû Tâlib Hz. Peygamber'e maruz
kaldığı baskılardan söz edip kendisine yüklenemeyeceği bir yük
yüklememesini istedi. Hz. Peygamber amcasının artık kendisine destek
olmak istemediğini düşündü. Bunun üzerine, "Bu davadan vazgeçmem için
güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de vazgeçmeyeceğim. Allah
bu dini üstün kılıncaya kadar çalışacağım ve bu uğurda öleceğim." dedi. Hz.
Peygamber üzülünce Ebû Tâlib onu yalnız bırakmayacağını söyleyerek teselli
etti (İbn Hişâm, I, 278).

Müşrikler, Hz. Peygamber'e yönelik baskılarıyla İslâm'ın Mekke'de
taraftar bulmasına engel olamayınca Hâşimoğullarının Hz. Muhammed'i terk
etmelerini sağlamak amacıyla onlarla sosyal, siyasî ve ekonomik ilişkilerini
askıya alarak ambargo başlattılar. Bu karara göre Hâşimoğullarına kız
verilmeyecek, onlardan kız alınmayacak; onlarla alışveriş yapılmayacak ve
konuşulmayacaktı. Hâşimoğullarıyla birlikte hareket eden amca çocukları
Muttaliboğulları da ambargoya dâhil edilmişti. Ancak Hz. Peygamber'e karşı
müşriklerle birlikte hareket eden amcası Ebû Leheb ve çocukları ambargo
dışı bırakılmıştı.

Müşrikler, bu kararlarını bir sayfaya yazarak Kâbe'nin duvarına astılar.
Ebû Tâlib, akrabalarının ambargodan daha az etkilenmesini sağlamak
amacıyla onları kendisine ait bir alanda bir araya topladı. Böylece sahip
oldukları imkânları paylaşarak oluşabilecek zararın etkilerini
azaltabileceklerdi.

Hâşimoğulları ile hısımlığı bulunan bazı kimseler gizliden gizliye onlara
yiyecek ulaştırarak ambargo altındaki insanlara yardım ediyorlardı.
Müslümanlara yardım edenlerin başında Hişâm b. 'Amr geliyordu. Hişâm,
gece develere zahire yükleyip Ebû Tâlib mahallesinin yakınına kadar
getirerek insanların bulunduğu tarafa sürerdi. Hz. Hatice'nin yeğeni Hakîm b.
Hizâm da ambargo altındakilere yardım götürenlerdendi. Bununla birlikte
imkânlar yetersiz olduğu için zaman zaman ciddi sıkıntılar yaşanmıştı. Bir
keresinde ambargo altındaki kadınlardan biri yolda gördüğü kurumuş deve
derisini suda saatlerce kaynatarak çocuklarına yemek olarak yedirmişti.
Yaklaşık üç yıl süren ambargo, artık bazı müşrikleri rahatsız etmeye
başlamıştı. Özellikle anneleri Hâşimoğulları'ndan olan bazı kişiler bir araya
gelerek ambargonun sonlandırılması için girişimde bulunmaya karar verdiler.
Bir gün sonra Kâbe'nin yanında ayağa kalkıp ilk tepkiyi gösteren Züheyr b.
Ebû Ümeyye Hz. Peygamber'in büyük halası Âtike bint Abdülmuttalib'in
oğludur. Hâşimoğullarının akrabalarından Hişâm b. 'Amr, Mut'im b. 'Adî,
Ebü'l-Bahterî b. Hişâm ve Zem'a b. Esved'in de ambargonun kaldırılmasında
önemli katkısı oldu.

Hüzün Yılı

Ambargonun kaldırılmasından yaklaşık sekiz ay sonra Hz. Peygamber'in
amcası Ebû Tâlib, ondan kısa bir süre sonra da eşi Hz. Hatice vefat etti. Hz.
Peygamber'in değer verdiği bu iki yakınını kaybetmesi onu çok üzdü. Bu
sebeple bu yıla hüzün yılı (senetü'l-hüzn) denir.

Bu iki insanın da Hz. Peygamber'in hayatında önemli yeri vardı. Amcası
Ebû Tâlib, dedesinin vefatından sonra onun bakımını üstlenmiş;
peygamberlikten sonra ise onu yalnız bırakmamıştı. Hz. Hatice ise Allah
Resûlü'nün hayatının 25 yılını paylaştığı eşi, çocuklarının annesi, kendisine
sadakatle bağlı olan bir müslümandı. Her zaman Hz. Peygamber'i
desteklemiş; peygamberlikten sonra ona ilk iman eden kişiydi.

Hz. Peygamber'in Tâif Yolculuğu

Mekkelilerin Hz. Peygamber'in tebliğine yönelik tepkileri, onlarla iletişim
kurabilmesine imkân vermez duruma gelmişti. Hz. Peygamber'in amcası Ebû
Tâlib vefat ettikten sonra diğer amcası Ebû Leheb Hâşimoğulları'nın lideri
olmuştu. Ebû Leheb, başından beri Hz. Peygamber'in getirdiği dine karşı
çıkmıştı. Kabile lideri olduktan sonra bir süre lider olmanın gerektirdiği
şekilde Hz. Peygamber'i koruduğu imajını verdiyse de daha sonra desteğini
geri çekti.

Hz. Peygamber Taif'e giderek burada yaşayan Sakif kabilesi
mensuplarından destek almaya karar verdi. Yanına evlatlığı Zeyd b. Hârise'yi
alarak Taif'e gitti (Nübüvvetin 10. yılı/M. 620). Şehrin ileri gelenleriyle
görüşerek desteklerini istedi. Ancak umduğu desteği bulamadı.
Taif'te görüştüğü kişiler ona destek vermedikleri gibi insanları kendisine
karşı kışkırttılar. Hz. Peygamber ve Zeyd şehirden ayrılırken saldırıya maruz
kaldılar. Saldırılardan kaçarlarken müşrik olan Mekkeli Utbe ve Şeybe
kardeşlerin bağına sığındılar.

Utbe ve Şeybe, köleleri Addâs'la Hz. Peygamber'e üzüm gönderdiler.
Addâs, Hz. Peygamber'le bir süre sohbet ettikten sonra Müslüman oldu.
Hz. Peygamber Mekke'ye dönünce şehirden birinin korumasına ihtiyaç
duydu. Koruma vermeleri için birkaç kişiye haber gönderdiyse de olumlu
yanıt alamadı. Son olarak Nevfeloğulları'ndan Mut'im b. 'Adî'ye haber
gönderdi. Mut'im, koruma vermeyi kabul etti. Hz. Peygamber geceyi
Mut'im'in evinde geçirdi. Sabah Mut'im ve çocukları silahlarını kuşanarak
Hz. Peygamber'le birlikte Mescid-i Harâm'a gittiler. Mut'im, Hz.
Peygamber'i himayesi altına aldığını ilan etti. Hz. Peygamber, tavaf yaptı ve
iki rekât namaz kıldı.

Hz. Peygamber, bundan sonra hicret edinceye kadar Mut'im'in verdiği
korumayla Mekke'de kaldı. Ancak müşrik Kureyşlilerin Hz. Peygamber'in
çağrısına verdikleri tepkide değişiklik olmadı.
Herkes ders anlatır ama Arif hocam öğretir.

Kitap okumadan meydan okunmaz
Soru çözmeden sınav kazanılmaz
İmkansız diye bir şey yoktur. Sadece zaman alır.
  •  

Arif ARSLANER


Akabe Biatları

Hz. Peygamber, Mekke'ye hac için gelen diğer kabileler arasında İslâm'ı
yaymaya çalıştı. Ancak tebliğden umduğu sonucu elde edemiyodu.
Kureyşliler, Hz. Peygamber'in davetini baltalamak için onu büyücü, kâhin,
şair ve deli olmakla itham ederek sözlerine itibar edilmemesi gerektiğini
söylüyorlardı.

Hacca giden kabileler arasında Medineli Araplar da vardı. Kısa bir süre
önce Medine'de yaşayan ve aralarında uzun zamandır kan davası bulunan
akraba iki kabile olan Evs ve Hazrecliler Buâs savaşında karşı karşıya
gelmişlerdi. Hz. Peygamber'in hicretinden beş ya da altı yıl önce meydana
gelen bu savaş, Evs kabilesinden bir kişinin Hazrec'e sığınan bir yabancıyı
öldürmesi üzerine başlamış; savaş, Evs'in zaferiyle sonuçlanmıştı. Bu
sebeple Hazrecliler müttefik arayışı içindeydiler.

Altı Medinelinin Müslüman Olması
Hz. Peygamber, bıkmadan Mekke'ye gelen kabileler arasında tebliğ
faaliyetini sürdürürken peygamberliğin 11. yılında (M. 620) Medine'den
gelen kafilenin içinde bulunan altı Hazrecli Müslüman oldu. Bunlar Mekke
yakınlarındaki Akabe mevkiinde Hz. Peygamber'le görüştüler ve onun
İslâm'a çağrısına olumlu cevap verdiler.

Birinci Akabe Biatı
Memleketlerine dönen altı Müslüman, peygamberliğin 12. yılında (M. 621)
daha kalabalık bir grup olarak Mekke'ye geldiler. Hz. Peygamber onlarla
Akabe mevkiinde bir toplantı yaptı. Bu toplantıya on Hazrecli'nin yanı sıra
iki de Evsli katılmıştı. Hz. Peygamber onlara nasihat etti ve İslâm ilkelerine
uyacaklarına dair onlardan biat aldı. Hz. Peygamber'e, "Allah'a hiçbir şeyi
ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını
öldürmemek, yalan uydurarak hiç kimseye iftira etmemek ve iyi olan hiçbir
hususta Allah Resûlü'ne isyan etmemek" üzere biat ettiler.

Hz. Peygamber, bu biattan sonra Medineli Müslümanlara dinlerini
öğretmek ve onlara imamlık yapmak üzere Mus'ab b. Umeyr'i Medine'ye
gönderdi. Mus'ab'ın Medine'deki çalışmaları çok başarılı sonuçlar verdi.
Onun daveti üzerine Evs kabilesinin liderlerinden Sa'd b. Muâz ile Üseyd b.
Hudayr'ın Müslüman olması, İslâm'ın Evs kabilesi arasında da yayılmasını
hızlandırdı.

İkinci Akabe Biatı
Birinci Akabe biatından bir yıl sonra (peygamberliğin 13. yılı/M. 622) yine
hac döneminde kalabalık bir Müslüman grubu Mekke'ye geldi. Hz.Peygamber, ikisi kadın olmak üzere 75 Medineli Müslümanla Akabe'de
tekrar görüşme yaptı. Gelenlerin çoğu Hazrec kabilesindendi.
Bu görüşmeye Hz. Peygamber'in henüz Müslüman olmayan amcası
Abbas da katıldı. Abbas'ın katılma sebebi, Hz. Peygamber'in Medine'ye
davet edileceği bu toplantıda yeğenini yalnız bırakmamak, onun güçsüz ve
zayıf olduğu izlenimini vermemekti. Abbas yaptığı konuşmada şöyle dedi:
"Bildiğiniz gibi Muhammed bizdendir. Onu, bizimle aynı görüşte olan,
kavmimizden kimselere karşı koruduk. Kendisi kavmi arasında izzet sahibi,
yurdunda ise koruma altındadır. Ancak o size katılmayı ve sizin yanınıza
gelmeyi istiyor. Eğer onu davet ettiğiniz hususta sözünüzü tutacaksanız ve
muhaliflerinden koruyacaksanız sizi yüklendiğiniz sorumlulukla başbaşa
bırakıyorum. Yok, eğer yanınıza geldikten sonra kendisini düşmanlarına
teslim edip ona ihanet edecekseniz, onu hemen terk edin. Çünkü o kavmi
arasında ve yurdunda izzet ve koruma altındadır." (İbn Hişâm, II, 50).
Görüşmeler sırasında Medineli Müslümanlar, kendi hanımlarını ve
çocuklarını korudukları gibi Hz. Peygamber'i koruyacaklarına dair biat
ettiler. Hz. Peygamber, Medineli Müslümanların aralarından oniki temsilci
(nakîb) seçmelerini istedi. Bunun üzerine dokuzu Hazrecli, üçü Evsli olmak
üzere oniki temsilci seçtiler. Hz. Peygamber Neccâroğulları'nın temsilcisi
Es'ad b. Zürâre'yi de onların reisi (nakîbü'n-nükabâ) olarak tayin etti.
Temsilci seçilmesi, Hz. Peygamber'in muhataplarına sorumluluk yüklemek
açısından önemliydi.

Birinci Akabe biatında daha çok ahlakî prensipler öne çıkarılmışken,
İkinci Akabe biatında siyasî hedefler amaçlanmış; böylece Hz. Peygamber'in
Medine'ye hicretinin ilk adımları atılmıştır.

İslâm'ın Medineli Araplar arasında hızla yayılmasında Medinelilerin Mekkeliler
kadar tutucu olmaması, Yahudilerle ilişkileri sebebiyle dinler konusunda biraz
bilgi sahibi olmaları, kabile ileri gelenlerinden bazılarının erken Müslüman
olması, Hz. Peygamber'i aralarındaki kan davasını çözebilecek bir kimse
olarak görmeleri ve İslâm'ın insan ruhunu tatmin eden mesajının önemli etkisi
olduğunu söyleyebiliriz.

İsrâ ve Mirâc

Hz. Peygamber'in Mekke'deki Mescid-i Harâm'dan Kudüs'teki Mescid-i
Aksâ'ya yaptığı gece yolculuğuna isrâ, Kudüs'ten göğe yükselmesine mirâc
denir. Mirâc, hicretten 8 ay kadar önce meydana gelmiştir. İsrâ hâdisesi, aynı
ismi taşıyan sûrenin başında zikredilmektedir: "Kendisine âyetlerimizden bir
kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Harâm'dan
çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah'ın şanı
yücedir. Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir." (İsrâ 17/1).
Mirâc olayı ise hadis ve siyer kitaplarında anlatılır.

Kaynaklarda İsrâ ve mirâcla ilgili birçok rivayet mevcuttur. Nasıl
meydana geldiği hususunda farklı görüşler bulunmakla birlikte hadis
kaynaklarındaki rivayetlere göre isra ve mirâc olayı şöyle meydana gelmiştir:
Hz. Peygamber, bir gece Kâbe'de Hicr (veya Hatîm) denilen yerdeyken
Cebrail gelerek göğsünü açtı; zemzemle yıkadıktan sonra içine iman ve
hikmet doldurup kapattı. Daha sonra Hz. Peygamber'i Burak adlı bineğe
bindirip Beytülmakdis'e götürdü. Hz. Peygamber burada iki rekât namaz
kıldıktan sonra Cebrail onu alıp dünya semasına yüksetti. Semaların her
birinde bazı peygamberlerle karşılaştı. Allah'ın huzuruna çıktığında beş vakit
namaz farz kılındı.

Müslümanların Hicreti

Müslümanların Medine'ye hicretleri İkinci Akabe biatından kısa bir süre
sonra başladı. Bazen yalnız, bazen gruplar halinde, kimi zaman gizlice kimi
zaman da açıkça ve meydan okuyarak hicret edildi.
Hz. Peygamber'in hicretinden Mekke fethine kadar hicret, hak-batıl
mücadelesinde taraf olmanın en önemli göstergesi olarak değerlendirildi.

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Kendilerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler, 'Ne işte
idiniz?' dediler. (Bunlar), 'Biz yeryüzünde çaresizdik.' diye cevap verdiler.
Melekler de, 'Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya?' dediler.
İşte onların barınağı cehennemdir; ne kötü bir gidiş yeridir orası! Yalnız
hiçbir çareye gücü yetmeyen ve göç için yol bulamayan, gerçekten zayıf
erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç. Çünkü Allah'ın onları affetmesi umulur.
Allah, çok affeden, çok bağışlayandır. Allah yolunda göç eden kimse,
yeryüzünde gidecek çok yer ve bolluk bulur. Kim Allah ve elçisi için göç
etmek amacıyla evinden çıkar da kendisine ölüm yetişirse, onun mükâfatı
Allah'a düşer. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ 4/97-100).
İmkân bulan Mekke'deki Müslümanların hemen hepsi Hz.
Peygamber'den önce hicret ettiler. Bunun istisnalarından biri Hz. Ebû
Bekir'dir. Hz. Ebû Bekir, daha önce Habeşistan'a hicret girişiminde
bulunmuş; ancak İbnü'd-Duğunne tarafından yoldan çevrilmiş ve onun
koruması altında Mekke'ye geri dönmüştü. Bir süre sonra Mekkeliler,
İbnü'd-Duğunne'den sesinin duyulmasından rahatsız oldukları için Ebû
Bekir'in evinde yüksek sesle ibadet etmesini engellemesini istediler. İbnü'dDuğunne
Mekkelilerin isteklerini Ebû Bekir'e iletince onun korumasından
çıkarak Allah'ın korumasına sığındığını ilan etti. Medine'ye hicret imkânı
ortaya çıkınca Ebû Bekir hicret etme arzusunu Hz. Peygamber'e birkaç kez
iletti. Ama Hz. Peygamber her seferinde Allah'ın ona bir yol arkadaşı
verebileceğini söyleyerek, kendi hicretini ima etmek suretiyle hicretine engel
oldu.

Medine'ye ilk hicret eden kişi Mahzûmoğullarından Ebû Seleme'dir. Ebû
Seleme'nin Akabe biatlarından yaklaşık bir yıl önce hicret ettiği nakledilir.
Ebû Seleme, eşi Ümmü Seleme ve küçük yaştaki oğluyla yola çıktı; ancak
amcazadeleri olan hanımının kardeşleri, eşini götürmesine izin vermeyince
kendi kardeşleri de küçük oğlunu annesinden ayırdılar. Bu ayrılık, bir yıl
kadar sürdü; daha sonra Ümmü Seleme'nin durumuna acıyan akrabaları,
kocasının yanına gitmesine izin verdiler. Bunun üzerine küçük çocuğunu da
yanına alan Ümmü Seleme, Medine'ye gitmek üzere yola koyuldu. Bir süre
tek başına yolculuk yaptı. Yolda karşılaştığı Abdüddâroğullarından -henüz
Müslüman olmamış- Osman b. Talha'nın refakatiyle kocasının yanına gitti.
Müslümanların çoğu birbirleriyle anlaşarak gizli bir şekilde Medine'ye
gitmek üzere yola koyulurken Hz. Ömer Kâbe'ye giderek meydan okuyup bir
grup akrabası ve arkadaşıyla yola çıktı. Müşrikler, Hz. Ömer'in meydan
okumasına karşılık vermediler.

Medine'ye daha zor şartlar altında hicret etmek zorunda kalan
Müslümanlar da vardı. Mekke'ye köle olarak getirilip Abdullah b. Cüd'ân
tarafından azat edilen Suheyb b. Sinân er-Rûmî hicret etmek isteyince
Mekkeliler tarafından engellendi. Maddî durumu iyi olan Suheyb'e malını
Mekke'de kazandığını, o malları bırakmadan hicretine izin vermeyeceklerini
söylediler. O da bütün mallarını onlara bırakarak hicret etti.

Süheyl b. 'Amr'ın oğlu Abdullah'ın hicreti ise epey maceralı oldu. Daha
önce Habeşistan'a hicret eden Abdullah, bir süre sonra Mekke'ye döndü.
Babası onu hapsederek hicretine engel oldu. Hapisten kurtulabilmek için
atalarının dinine döndüğünü söyleyince babası onu hapisten çıkardı. Daha
sonra da Bedir savaşına beraberinde götürdü. Bedir'de Müslümanlarla
müşrikler karşı karşıya geldiklerinde Abdullah savaş başlamadan bir fırsatını
bulup Müslümanların tarafına geçerek hicret edebildi.

Hicret eden müslümanlar, Mekke'den ayrılırken yanlarına alabildikleri
dışında, taşınır ve taşınmaz bütün mallarını kaybettiler. Müşrik akrabaları bu
mallara el koydular. Müslümanlar büyük sıkıntıları göğüsleyerek hicret
ediyorlardı; ancak onları daha başka sıkıntılar bekliyordu. Çünkü hicret
ettikleri yerde hayatlarını bir ölçüde kolaylaştıracak olan maddî imkânlarını
Mekke'de bırakmak zorunda kalıyorlardı. Bu durum müslümanların bir süre
maddî sıkıntı çekmelerine neden olacaktır.

Müşriklerin Hz. Peygamber'e Suikast Girişimi

Mekkeli Müslümanların Medine'ye hicreti, Kureyşli müşriklerin kısa sürede
işin ciddiyetini anlamalarını sağladı. Hz. Peygamber'in hicret etmesi, onlar
için büyük sorunlar doğurabilirdi. Meseleyi müzakere etmek amacıyla
Dârünnedve'de bir toplantı yapıldı. Toplantıya Kureyş'in bütün boyları
katılmadı. Katılımcı kabileler, daha önce meydana gelen, Mekke'deki
görevlerin dağıtılması gibi ihtilaflar sırasında gerçekleştirilen ittifakların
şekillendirdiği tarafgirlikle burada bulunmuşlardı. Abduşems, Nevfel ve Esed
boyları dışında kalan Abdüddâr, Mahzûm, Sehm ve Cumah boyları
Mekke'deki görevlerin dağıtımı sırasında Abdüddâroğullarını destekleyen elMutayyebûn
grubunu oluşturan kabilelerdir. Abdüşems ve Nevfel kabileleri,
Hâşimoğullarının akrabaları olmalarına rağmen daha önce aralarında vuku
bulan gerginlikler nedeniyle onlara karşı bir tavır almışlardı.
Nevfeloğullarından üç kişinin toplantıya katılması, ilginç bir durumdur.
Bunlardan biri Mut'im b. 'Adî'nin oğlu Cübeyr b. Mut'im, biri kardeşi
Tu'ayme b. 'Adî, diğeri ise amcasının oğlu Hâris b. 'Âmir b. Nevfel'dir. Hz.
Peygamber'e koruma verdiği halde Mut'im'in yakınlarının bu toplantıya
katılması, bir çelişki gibi görünmektedir. Muhtemelen bu sırada Mut'im b.
'Adî vefat etmiş olduğu için yakınları, korumaya aykırı bir tutum takınmış
olabilirler.

Görüşmenin temel konusu Hz. Peygamber'in nasıl etkisiz hale
getirileceğiydi. Kur'ân'da, bu görüşmeye şu ayette değinilmektedir: "Hani
kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke'den) çıkarmak için
tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah
tuzak kuranların en hayırlısıdır." (Enfâl 8/30).

Hz. Peygamber'in hapse atılması ya da sürülmesi yönündeki öneriler,
kabul görmedi. Kesin çözüm olarak görünen tek yol, öldürülmesiydi. Fakat
bunu gerçekleştirmek kolay değildi. Zira Hâşimoğullarından birisinin
öldürülmesi, Mekke'de önü alınamaz düşmanlıklara ve kan davalarına sebep
olabilirdi. Bunun için Ebû Cehil'in önerisiyle her kabileden güçlü bir gencin
bu iş için görevlendirilmesine karar verildi. Böylece Hâşimoğulları bütün
kabilelerden intikam alamayacakları için diyeti kabul ederek barış yapmak
zorunda kalacaklardı.

Suikast kararı alındığı sırada Hz. Peygamber'e hicret izni verildi.
Müşriklerin Hz. Peygamber'e suikast düzenlemeye karar vermeleriyle hicrete
izin verilmesinin aynı zamana denk gelmesi, Hz. Peygamber'in Mekke'de
mücadele etme imkânını sonuna kadar kullandıktan sonra başka bir yol
kalmadığında hicretine müsaade edildiğini söylememize imkân vermektedir.

Medine'nin Hicret Yurdu Seçilmesinin Sebepleri

1. Medine'nin hicret yurdu seçilmesinin önemli sebeplerinden biri, Mekke ile
ilişkiyi tamamen koparmayı gerektirmeyecek bir yer olmasıdır. Arapların
Kâbe'ye saygı göstermesi, Mekke'yi göz ardı edilemeyecek bir merkez
haline getiriyordu. Oraya hâkim olan kimse, Araplarla sıcak ilişkiler
geliştirme imkânına sahipti. Bu sebeple Hz. Peygamber'in Mekke'yi
ihmal etmesi düşünülemez. Medine ise Mekke ile ilişkilerin devam
etmesine imkân verecek bir konumdadır.

2. Medine'deki otorite boşluğu Hz. Peygamber'in burada rahat hareket
etmesine imkân veren bir etkendir. Bu sebeple Medine'nin tercih
edilmesinde tereddüt edilmemiştir.

3. Medine'de Hz. Peygamber'in ailesinin sıhriyet bağı olan Hazrec
kabilesinin yaşaması, destek sağlanması açısından önemlidir. Bilindiği
gibi Araplar arasında kabile dayanışmasının yanı sıra evliliklerle tesis
edilen akrabalık da toplumsal dayanışmada etkili olabiliyordu.

4. Nüfus potansiyeli bakımından Medine, Hicaz'daki en önemli yerleşim
yerlerindendir. Hicret sırasında burada hatırı sayılır bir nüfus yaşıyordu.
Bu da Medine'yi tebliğ için vazgeçilmez bir yer haline getiriyordu.

5. Medine'nin Habeşistan gibi alternatiflerle karşılaştırıldığında Mekke'ye
yakın sayılabilecek bir mesafede olması da hicret yurdu olarak
seçilmesinin sebeplerinden biri olarak değerlendirilebilir.

6. Kuşkusuz Hz. Peygamber'in Medine'yi tercih etmesinin en açık
sebeplerinden biri, buradaki Müslümanlardan gördüğü destektir. Bu
destek sayesinde, tebliğ yapmasına yıllarca engel olan Kureyş'e karşı
koyabilmiştir.

Medine'ye Doğru Yolculuk

Hicrete izin verilince Hz. Peygamber, âdeti olmadığı halde günün sıcak bir
zamanında Hz. Ebû Bekir'in evine giderek onunla görüştü; kendisine hicrete
izin verildiğini, Ebû Bekir'in onunla beraber hicret edeceğini bildirdi. Hz.
Ebû Bekir, daha önce iki binek devesi satın alarak onları hazırlamıştı. Bu
develerden birisini Hz. Peygamber'e hediye etmek isteyince Hz. Peygamber,
deveyi ancak bedeli mukabilinde kabul edebileceğini söyleyerek satın aldı.
Hz. Peygamber'in hicret yolcuğunu yaptığı bu devenin adı Kasvâ'dır.
Hicret kararı, Hz. Ebû Bekir'in ailesi ile Hz. Ali dışında kimseye
duyurulmamıştı. Zira kararın duyulması halinde müşrikler hicreti
engelleyebileceklerdi. Yolculuk sırasında kendilerine rehberlik yapmak üzere
Di'loğullarından müşrik olan Abdullah b. Uraykıt'ı ücretle yol kılavuzu
olarak tuttular.

Hz. Peygamber ile Hz. Ebû Bekir, üç gün sonra Sevr dağındaki mağarada
buluşmak üzere yolda binek olarak kullanacakları develeri Abdullah b.
Uraykıt'a teslim ettiler.

Hz. Peygamber, yola çıkmadan önce Mekkelilerin yanında bulunan bazı
emanetlerini sahiplerine vermek üzere Hz. Ali'ye teslim etti. Hz. Ali,
kendisine verilen görevleri yerine getirdikten sonra Medine'ye gidecekti.
Hz. Peygamber, Hz. Ali'den hicret edeceği gece yatağında yatmasını
istedi. Hz. Peygamber'i öldürmek üzere görevlendirilen Kureyşliler, gece
evinin önünde pusu kurdular. Önce evine saldırıp onu öldürmeyi düşündüler;
fakat daha sonra dışarı çıkmasını beklemeye karar verdiler.

Müşrikler, kapının önünde beklerken Hz. Peygamber yerden bir avuç
toprak aldı ve üzerlerine serperek aralarından geçti. Onların arasından
geçerken şu ayetleri okudu: "Yâsîn. Hikmet dolu Kur'ân hakkı için, sen
şüphesiz peygamberlerdensin. Doğru yol üzerindesin. (Bu Kur'ân) üstün ve
çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir. Ataları uyarılmamış, bu
yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için
indirilmiştir. And olsun ki onların çoğu gafletlerinin cezasını hak etmişlerdir.
Çünkü onlar iman etmiyorlar. Biz onların boyunlarına halkalar geçirdik. O
halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.
Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık
görmezler. Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar
(Yâsîn 36/1-10)." (İbn Sa'd, I, 228; Belâzürî, I, 260).

Müşrikler, sabah Hz. Peygamber'in yatağından Hz. Ali'nin kalktığını
görünce şaşırdılar.

Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir'in evine gitti. Onlar için Hz. Ebû Bekir'in
evinde yol hazırlığı yapılmıştı. Hz. Peygamber ile Hz. Ebû Bekir, gizlilik
içinde evin arkasındaki küçük bir kapıdan çıkarak oradan ayrıldılar.
Mekke'nin güneyinde, şehre yaklaşık bir saatlik mesafedeki Sevr dağının
tepesinde bulunan mağaraya gittiler.

Hz. Peygamber Sevr Mağarasında

Medine'ye gitmek üzere yola çıktığı halde Hz. Peygamber'in önce Sevr
dağına gitmeyi tercih etmesi, Mekkeli müşrikleri yanıltmak ve etrafın sakinleşmesini
beklemek içindi. Müşriklerin onu evinde bulamayınca
Medine yolunu kontrol altına alacakları belliydi. Bu sebeple Hz. Peygamber, zaman
kazanmak için Medine istikametine gitmek yerine güneye gidip izini
kaybettirdi.

Müşrikler, bütün aramalara rağmen Hz. Peygamber'i bulamayınca başına
ödül koydular. Onu yakalayana ya da öldürene yüz deve verileceğini ilan
ettiler. Bu arada müşrikler, iz sürücülerin yardımıyla Hz. Peygamber'i
yakalamaya çalışıyorlardı. İz sürücü Kurz b. Alkame bazı müşriklerle birlikte
Sevr mağarasının kapısına kadar geldi. Müşrikler, mağaranın kapısında kendi
aralarında Hz. Peygamber'in yakınlarında olup olmadığını konuşmaya
başladılar. Bu sırada Hz. Ebû Bekir'i bir telaş aldı; Hz. Peygamber ise onu
sakinleştirmeye çalışıyordu. Hz. Ebû Bekir, mağaradan dışarıya bakıp
müşriklerin ayaklarını gördüğünde heyecanla, "Ey Allah'ın Resûlü! Eğilip
baksalar bizi görecekler!" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Ey Ebû
Bekir! Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne zannediyorsun?" diye
cevap verdi (Buhârî, "Fedâilu'l-ashâb" 2; "Menâkıbu'l-ensâr" 45).

Olay Kur'ân'da şöyle tasvir edilmektedir:
"Eğer siz ona (Resûlullah'a)yardım etmezseniz (bu önemli değil);
ona Allah yardım etmiştir. Hani kâfirleronu,
iki kişiden biri olarak (Ebû Bekir ile birlikte Mekke'den) çıkarmışlardı;
hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına "Üzülme, çünkü Allah bizimle
beraberdir." diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan)
emniyetini indirdi; onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir
olanların sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten yücedir. Allah üstündür;
hikmet sahibidir."
(Tevbe 9/40).

Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir Sevr mağarasında üç gece kaldılar. Bu
sürede Hz. Ebû Bekir'in oğlu Abdullah akşamları mağaraya gelerek
müşriklerin konuşmalarını ve Hz. Peygamber hakkında söylediklerini onlara
naklediyordu. Gece mağarada kalan Abdullah, tan yeri ağarmadan yanlarından
ayrılıp geceyi Mekke'de geçirdiği intibaını vermek için şehre dönüyordu.
Abdullah ayrıldıktan sonra Hz. Ebû Bekir'in azatlısı 'Âmir b. Füheyre
mağaranın yakınlarına getirdiği koyunları peşinden sürerek onun ayak izlerini
kaybettiriyordu. Sürü oraya getirilince Hz. Peygamber ile Hz. Ebû Bekir,
ihtiyaçları olan sütü de alıyorlardı. Sevr mağarasında üç gün kaldıktan sonra,
üçüncü gecenin sabahında Abdullah b. Uraykıt mağaraya geldi.

Hz. Peygamber, peygamberliğin 14. yılı (M. 622) 1 Rebiülevvel Pazartesi
günü, Hz. Ebû Bekir, 'Âmir b. Füheyre ve yanlarında bulunan kılavuzla
birlikte yola çıktı.

Hz. Peygamber'in yol kılavuzu Abdullah b. Uraykıt, onları daha az
kullanılan, fakat bu yolculuk için daha emin olan sahil yolundan Medine'ye
götürdü. Hz. Peygamber'in bilinen ve kullanılan yoldan Medine'ye gitmesi
halinde yakalanma ihtimali yüksekti. Bundan dolayı ilk anda akla gelmeyen
ve pek kullanılmayan bir yol tercih edildi.

Sürâka b. Mâlik'in Hz. Peygamber'i Yakalama Girişimi

Kureyşlilerin Hz. Peygamber'i ölü veya diri yakalayana ödül verecekleri
haberi, Müdlicoğullarının bulunduğu bölgede de duyulmuştu. Hz. Peygamber
yola çıktıktan sonra Salı günü Müdlicoğullarının bölgesi olan Kudeyd'e
ulaştı. Sürâka b. Mâlik, kabilesi olan Müdlicoğullarından bazı adamlarla
otururken, yanlarına gelen birisinden, Kudeyd'in sahiline yakın bir yerden
geçen birkaç kişinin varlığını duyunca bunların Hz. Peygamber ile
arkadaşları olduklarını anladı. Adama göz kırparak susmasını istedi. Zira Hz.
Peygamber için belirlenen ödülü tek başına almak istiyordu. Kısa bir süre
daha oturduktan sonra kalkıp evine gitti. Zırhını giyip silahını kuşanarak yola
çıktı. Amacı, Hz. Peygamber'i yakalayıp Kureyşlilere teslim ederek yüz
develik ödülü almaktı.

Sürâka'nın geldiğini gören Hz. Ebû Bekir, tedirginlik içinde, "Ey Allah'ın
Resûlü! Yanımıza kadar gelindi!" dedi. Hz. Peygamber mağarada söylediği
sözleri tekrar etti: "Tasalanma! Allah bizimledir." (Tevbe 9/40)
Sürâka, Hz. Peygamber'in bir şeyler okuduğunu duyacak kadar
yakınlarına gitti. Bu sırada atının ön ayakları kuma batmaya başladı. Sürâka,
atından düştü; atını hareket ettirmeye gayret ettiyse de başarılı olamadı.
Karşılaştığı olay karşısında hayretler içinde kalan Sürâka, Hz.
Peygamber'in diğer insanlardan farklı bir özelliğinin olduğuna inandı. Ondan
eman diledi ve içinde bulunduğu durumdan kurtulması için Allah'a dua
etmesini rica etti. Hz. Peygamber dua edince Sürâka'nın atı kumdan kurtuldu.
Sürâka, Kureyşlilerin Hz. Peygamber'i ele geçirmek için yürüttükleri
faaliyetlerinden bahsetti. Onlara yol azığı vermek istediyse de Hz. Peygamber
kabul etmedi.

Sürâka, Hz. Peygamber'e kendisinden bir isteği olup olmadığını sordu;
Hz. Peygamber, peşlerinden gelecek kimseleri engellemesini istedi. Enes b.
Mâlik'in dediği gibi, "Sürâka, günün başında Allah'ın Elçisi aleyhine çalışan,
onun canına kasteden bir kimse iken, günün sonunda onun hayatını savunan
bir silah olmuştu!" (Buhârî, "Menâkıbu'l-ensâr" 45).

Büreyde b. Husayb'ın Müslüman Olması

Medineye Hicret sırsında Hz. Peygamber'le yolda karşılaşanlardan biri
Eslem kabilesinin liderlerinden Büreyde b. Husayb idi.

Hz. Peygamber'i yakalamak için bir müfrezeyle önünü kesti;
ancak kendisiyle bir süre sohbet ettikten sonra Resûlullah'ın
çağrısına olumlu cevap vererek Müslüman oldu.

Daha sonra mızrağına bağladığı sarığıyla Hz. Peygamber'e sancak açarak
arazilerinden çıkıncaya kadar ona refakat etti.

Hz. Peygamber Kubâ'da

Medineliler, Hz. Peygamber'in hicret etmek üzere yola çıktığını öğrenince
her gün sabah namazını kıldıktan sonra yüksek bir yere çıkıp Resûlullah'ın
gelişini gözetlerler, sıcaklık epey artıncaya kadar orada beklerler; gelmediğini
görünce de bir gün sonra tekrar gelip beklemek üzere evlerine dönerlerdi. Hz.
Peygamber'in Kubâ'ya ulaştığı gün de sıcak şiddetleninceye kadar
beklediler; daha sonra da evlerine gittiler. Bu sırada Resûlullah'ı kendisine ait
hisardan gören bir Yahudi, yüksek sesle bağırarak Müslümanlara bekledikleri
kervanın gelmekte olduğunu haber verdi. Bunun üzerine Müslümanlar tekrar
toplanıp şehir dışına çıkarak Hz. Peygamber'i karşıladılar.

Hz. Peygamber, 8 Rebiülevvel Pazartesi (20 Eylül 622) günü Medine
yakınındaki Kubâ'ya, 'Amr b. 'Avfoğullarının yanına ulaştı. Orada Külsûm
b. Hidm'in evine misafir oldu. Kubâ'da bulunduğu sırada, Müslümanlarla
sohbet etmek amacıyla Sa'd b. Heyseme'nin evine giderdi. Bekâr olan
Sa'd'ın evi, bekâr Muhacirlerin kaldığı bir yerdi.

Hz. Peygamber, Pazartesi gününden Cuma gününe kadar Kubâ'da kalarak
Cuma günü yola çıktı. Bu arada Hz. Ali, Mekke'de üç gün kalmış;
Resûlullah'ın verdiği emanetleri sahiplerine iade ederek yola çıkmış ve Hz.
Peygamber'e Kubâ'da yetişmiştir.

Hz. Peygamber Kubâ'dan Yesrib'e giderken Sâlim b. 'Avfoğullarının
arazisinde Rânûna vadisinde ilk Cuma namazını kıldırdı.

Buraya kadar anlattıklarımıza göre Mekkeliler 26 Safer (9 Eylül 622)
Perşembe günü Hz. Peygamber'e suikast düzenleme kararı aldılar. Durumu
öğrenen Hz. Peygamber, o gece şehri terk ederek Sevr mağarasına gitti. 27-
29 Safer (10-12 Eylül 622) Cuma, Cumartesi, Pazar günleri mağarada kaldı.
1 Rebiülevvel (13 Eylül 622) Pazartesi günü mağaradan ayrılarak yola çıktı
ve 8 Rebiülevvel (20 Eylül 622) Pazartesi günü Kuba'ya ulaştı. Orada birkaç
gün kaldıktan sonra 12 Rebiülevvel (24 Eylül 622) Cuma günü Medine'ye
girdi.

Hz. Peygamber Medine'de

Hz. Peygamber, Kubâ'dan hareket etmeden önce dayıları Neccâroğulları'na
haber göndermiş; onlar da kılıçlarını kuşanarak gelmişlerdi. Resûlullah
devesine binerek Ebû Bekir'i terkisine aldı; etrafında Ensâr ve Neccâroğulları
olduğu halde şehre girdi. Hangi kabilenin mahallesinden geçtiyse yanlarında
kalmasını teklif ederek, ona her türlü desteği sağlayacaklarını söylediler.
Ancak Resûlullah, devesinin yolunu açmalarını, deveye nereye çökeceğinin
emredildiğini söyledi. Resûlullah'ın devesi, Neccâroğullarından Sehl ve
Süheyl adlı iki yetim kardeşe ait olan bir araziye çöktü.

Muhtemelen Medinelilerin muazzam ilgisiyle karşılaşan Hz. Peygamber,
onları kırmamak için böyle bir çözüm yolu bulmuştu. Böylece Hz.
Peygamber, Medine'deki hassas dengelerin bozulmasına sebep olabilecek
davranışlardan kaçınıyordu. Şehre geldiğinde Evslilere konuk olsa
Hazrecliler, Hazreclilere konuk olsa Evsliler kırılacaktı. Bu hikmetli yolla iki
taraf da kırılmadan mesele halledildi.

Hz. Peygamber, devesinin çöktüğü yerin yakınında evi bulunan,
Neccâroğullarının bir kolu olan Hâriseoğullarından Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd
el-Ensârî'nin evine misafir oldu. Mescit inşa etmek üzere belirlenen yer de
Neccâroğullarının bölgesindeydi. Neccâroğulları, Hz. Peygamber'in dedesi
Abdülmuttalib'in annesi Selmâ'nın kabilesiydi. Selmâ, Neccâroğulları'nın
'Adîoğulları kolundandır. Hz. Peygamber'in dedesi Abdülmuttalib, burada
büyümüştü.

Hz. Peygamber'in babası Abdullah ticaret için Suriye taraflarına gittiği bir
yolculuk dönüşünde hastalanınca Yesrib'te, dayıları 'Adîoğullarının yanında
bir ay kalmış; vefat edince de oraya defnedilmişti. Yine Hz. Peygamber
küçüklüğünde annesiyle birlikte Medine'ye, dayızadelerinin yanına bir
yolculuk yapmış ve burada bir süre kaldıktan sonra dönüşte Ebvâ'da annesini
kaybetmişti. Bütün bunlar Hz. Peygamber'in ailesi ile 'Adî b. Neccâroğulları
arasındaki ilişkilerin hicretten önce de devam ettiğini göstermektedir.
Dolayısıyla Hz. Peygamber'in kendisine destek olabilecek dayılarının
yanında kalmayı düşünmüş olması da mümkündür. Öte yandan Arap
geleneğine göre Hz. Peygamber'in dayızadelerinin yanında kalmasının
isabetli bir karar olduğu görülmektedir. Çünkü Hz. Peygamber'i yanlarına
kabul etme ve koruma görevi öncelikle onlara düşer. Ancak Resûlullah,
meseleyi akrabalık ilişkilerine indirgememek istemiş olacak ki, 'Adî b.
Neccâroğullarının yanlarında kalması hususundaki tekliflerini reddetmiş;
onların yakınları olan Mâlik b. Neccâroğullarının yanına inmiştir.

Resûlullah'ın Medine'ye girişinden itibaren evinde kaldığı Ebû Eyyûb
Hâlid b. Zeyd, Hz. Peygamber'e hizmet etmek için azami derecede özen
gösterdi. Resûlullah'ı evinin ikinci katına yerleştirmek istediyse de o bunu
kabul etmedi. Hz. Peygamber, ev sahiplerinin rahatsız olmaması için elinden
gelen gayreti gösteriyordu. Bu arada Neccâroğulları, Hz. Peygamber'e
nöbetleşe yemek götürüyorlardı.

Mescidin inşasından sonra Hz. Peygamber, azatlıları Zeyd b. Hârise ile
Ebû Râfi'i Mekke'ye göndererek ailesini getirtti. Hz. Peygamber bunun için
Hz. Ebû Bekir'den 500 dirhem borç almış; ayrıca kendilerine iki deve
vermişti. Hz. Ebû Bekir de oğlu Abdullah'a haber göndererek ailesini
Mekke'den getirmesini istedi.

Zeyd b. Hârise, Hz. Peygamber'in hanımı Sevde, kızları Fâtıma ve Ümmü
Külsûm'u, kendi hanımı Ümmü Eymen ve oğlu Üsâme'yi Medine'ye
götürdü. Mekkeliler, şehirden ayrılmalarına engel olmadılar. Zeyd, Hz.
Peygamber'in diğer kızı Zeyneb'i Medine'ye götüremedi; zira o zamanlar
müşrik olan kocası Ebü'l-'Âs b. Rebî' tarafından alıkonmuştu. Hz. Ebû
Bekir'in oğlu Abdullah ise annesi Ümmü Rûmân, kız kardeşleri Esma ve
Âişe'yi Medine'ye götürdü.

Hz. Peygamber'in Medine'ye gidişi Kureyşlileri çok rahatsız etti. Orada
barınmasını engellemek için hemen girişimlere başladılar. Bu amaçla o sırada
Medine'de sözü dinlenen bir kimse olan Abdullah b. Übey'e tehditkâr bir
mektup yazdılar. Mektupta, Hz. Peygamber'le savaşarak onu öldürmelerini
veya şehirden çıkarmalarını, aksi takdirde Mekkelilerin onlara saldırıp
erkeklerini öldüreceklerini ve kadınlarını cariye olarak alacaklarını
söylüyorlardı. İbn Übey mektubu Medinelilerle müzakere ederken Hz.
Peygamber'in bundan haberi olmuş; Abdullah'a giderek böyle bir durumun
meydana gelmesi halinde kendilerinin zararlı çıkacaklarını hatırlatmıştır.

Hicretin Sonuçları

1. Hz. Peygamber hicret ederken bütün olanaklarını kullanarak ve gizlenmek
suretiyle bu yolculuğu gerçekleştirmiştir. Yolculuktan önce yerine Hz.
Ali'yi yatırması, Medine'ye hicret için kuzeye gitmesi gerektiği halde
önce güneye giderek düşmanı şaşırtması ve mağarada bir süre beklemesi,
devamlı kullanılan ve bilinen yolların dışındaki tali yolları kullanması
gibi yöntemlere başvurmak suretiyle insanların işlerinde gereğince
davranmaları gerektiğini hayatında göstermiştir.

2. Hicret, Hz. Peygamber'in Ashâbının fedakârlığını gösteren olaylardan
birisidir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali'nin fedakârlığını burada hatırlatmakta
yarar görüyoruz. Özellikle Hz. Ebû Bekir'in hem malıyla, hem canıyla,
hem de ailesiyle bu yolculukta Resûlullah'ın emrine amade olduğunu
görüyoruz. Yine Resûlullah'ın Medine'de karşılanışı, onun kendilerine
konuk olması için Ensârın gösterdiği fedakârlık da bunu gösteren başka
bir örnektir.

3. Hicret, Mekke'de zayıf olan müslümanların izzet bulmasının dönüm
noktasıdır. Müslümanların bu durumu Kur'ân'da şu ayette vurgulanmıştır:
"O vakti hatırlayın ki siz yeryüzünde güçsüz ve zayıf idiniz. İnsanların
sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Derken Allah sizi barındırdı,
yardımıyla destekledi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı ki
şükredesiniz." (Enfâl 8/26).

4. İslâm'ın kitlelere ulaşmasının önündeki engeller büyük ölçüde hicretle
ortadan kalktı. Mekke'de müşrikler Resûlullah'ın faaliyetlerini
engellemek için birçok yöntem denemişlerdi. Oysa hicretten sonra
Resûlullah'ın hem Medine'de, hem de Medine dışında faaliyet yürütmesi
kolaylaşmıştır.

5. Hz. Peygamber döneminde meydana gelen hicret olayı, İslâm Tarihine
Muhâcir ve Ensâr kavramını kazandırdı. Yurtlarını terkederek Medine'ye
hicret eden bu ilk müslümanlar Allah yolunda hiçbir fedâkârlıktan
kaçınmayan insanlar olduklarını, canlarıyla ve mallarıyla Allah yolunda
cihâd ederek gösterdiler. Muhacirleri destekleyen Medineli kardeşleri de,
onlarla birlikte Allah yolunda hizmete devam ettiler. Böylece tarihte
ender görülen bir dayanışma örneği sergilediler.

6. Hz. Peygamber, hicretin hemen ardından Muhâcirlerle Ensâr arasında
kardeşleştirmeyi gerçekleştirdi. Böylece kan bağına dayanmayan, temeli
inançbirliği olan bir toplum oluşturmanın en önemli adımı atılmış oldu.
Kardeşleştirmeyle, farklı kesimlerden gelen insanların kaynaşması ve
aradaki bağların kuvvetlenmesi hedeflenmişti.

7. Medine şehri, Hicâz bölgesinin dağınık köy ve mahallelerden meydana
gelen mütevazı bir kasabası iken dünya tarihinin gidişatına tesir eden çok
önemli bir merkez oldu. Resûlullah döneminde ve onun döneminden
sonraki üç halifenin iktidarında İslâm dünyasının merkezi oldu.
8. Hz. Peygamber'in hicretiyle birlikte yıllardan beri devam eden Evs-Hazrec
düşmanlığı yerini, Resûlullah'ın etrafında kenetlenmiş bir ümmete bıraktı.
Böylece Medine istikrara kavuştu ve bölgenin en önemli siyasî merkezi
haline geldi.

9. Hicret sırasında Medine'de önemli bir potansiyele sahip olan Yahudiler,
Evs ve Hazrec arasındaki mücadelede taraf olarak fitnenin içinde yer
alıyorlardı. Hz. Peygamber Medine'ye geldikten sonra çok azı müslüman
oldu. Hicretten kısa bir süre sonra Resûlullah, Yahudilerle Medine
sözleşmesini imzaladı. Böylece onları İslâm ümmetinin yanında kendi
değerlerini koruma ve yaşama hakkına sahip, ayrı bir ümmet olarak kabul
etti. Yahudilerle yapılan bu anlaşma Medine devletinin temelini attığı gibi
Yahudileri de bu devletin en önemli unsurlarından biri haline getirdi;
ancak barış havası uzun sürmedi ve Yahudi kabilelerinin ihanetleri
onların Medine'deki varlıklarının da sonu oldu.

10. Hicrete kadar Hz. Peygamber'le yürüttükleri mücadelede önemli bir
başarı elde edemeyen müşrikler, bundan sonra daha da çetin mücadeleye
girişmek zorunda kaldılar. O güne kadar sorun, sadece Kureyş'in kendi iç
sorunuydu; hâlbuki hicretten sonra problem daha geniş bir bölgeyi ve
daha fazla kabileyi ilgilendirir oldu. Bu da müşriklerin işini zorlaştırdı.

11. Medine'ye göç eden müslümanlar Mekke'deki müşriklerle mücadele
ederken onlara ekonomik açıdan zarar verebilme imkânı buldular. Zira
Medine, Mekkelilerin Şam ticaret yolu üzerinde bulunan bir yerleşim
yeriydi (Demircan (2000), s. 152-157).

Hz. Peygamber'in Medine'ye hicreti, dünya tarihinin dönüm noktalarından
biridir. Hz. Peygamber'in yetiştirdiği samimi Müslümanlar, onun vefatından
sonra yaklaşık on yıl içinde, o gün bilinen dünyanın önemli bir bölümüne İslâm
mesajını ulaştırmayı başardılar. Hicretin öneminin farkında olan ilk
Müslümanlar, Hz. Ömer döneminde hicreti tarih başlangıcı yaparak, onun hak
ile batılın arasını ayıran bir dönüm noktası olma özelliğini tescil ettiler.
Herkes ders anlatır ama Arif hocam öğretir.

Kitap okumadan meydan okunmaz
Soru çözmeden sınav kazanılmaz
İmkansız diye bir şey yoktur. Sadece zaman alır.

Benzer Konular (5)